Doğu Anadolu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Doğu Anadolu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ekim 2007 Pazar

Ağrı Dağı Tırmanışı (3)

Hani çadırda serum bağlanmasını isteyen dağcı arkadaşım Bora vardı ya... Adam dokuz canlı olsa gerek, birinci can serumla uğraşırken adam Zombi gibi benim arkamdan gelmiş, zirve inişi karşılaştık. Hikayesi ise pek hoş:

Ben sabah 03.00'de zirveye gelip gelmeyeceklerini sorduğumda uykulu bir sesle hayır demişti. Benden hemen sonra tekrar uykuya dalmış, rüyasında ise apartman kapıcılarını görmüş. Kapıcıya nereye gittiğini sormuş; adamdan "Ağrı'ya zirveye çıkıyorum" cevabını alınca "Nee! Ben burda yatarken Mehmet Efendi zirve mi yapacak, hayatta olmaz!" diyerek soğuk terler içinde uyanmış, apar topar giyinmiş. Bunu gören Yasin de dolduruşa gelip Bora'nın peşine takılmış, ama dik çıkışın ilk metrelerinde tekrar istifra ederek projeden istifa etmiş.... :)

Neyse, buzuldan sonra aşağı iniş başladı. Ancak, iniş her zaman olduğu gibi çıkıştan daha zor. Fren yapmaktan bacaklar titremeye başlıyor. Kaçkarlar'dan farklı olarak, burada patika-vari yerlerden inerken ufalanmış, kum gibi olmuş toprak devamlı kayıyor, bastığın taşlar toprak yığınıyla birlikte aşağı doğru iniyor, insanlar zırt pırt düşüyor.

4.200 metredeki kampa geliyorum. Çadırda beni bekleyen arkadaşlar sayesinde (Sekiz canlı Bora uçup geleli çok olmuş) biraz dinleniyorum. Ancak, yaklaşık 10 saatlik çıkış-iniş henüz sonra ermedi, çünki, programa göre aynı gün 3.200'deki ilk kampa ulaşmak gerekiyor. Önceden anlaştığım katırcı, Dağcılık Federasyonu'ndan birilerinin "yanlışlıkla" sıraya kaynaması yüzünden benim sırt çantasını alamıyor...

Bu arada, eşeklerin üzerine, taşıdıkları yüklerin sahiplerinin isimleri yazılmış... Üzerinde “Alaattin Bey” tabelası olan katırı görünce gülmekten kasıklarımıza ağrılar giriyor.


Hemen herkes gittiği için de ortada kalakalıyoruz. Neyse ki, aynı Federasyon yetkilisi imdada yetişiyor, katırcının birini zorla ayarlıyor. Fakat bunun diyetini birinin ödemesi gerekecek: Kamptaki dağcıların yanlarında götürmedikleri çöpleri bana toplattırıp koca bir torba yaptırıyor ve 1.000 metre aşağı indirmemi söylüyor. Ben de iniş sırasında, arkamda 6 kg'lik foto çantam, ona bağlı kocaman siyah çöp torbası, elimde kazma, 1.5 litrelik su şişesi, zırt pırt düşe kalka kampa iniyorum.

İniş sırasındaki en dikkat çekici olay ise, önümde yürüyen birinin ufak bir taşı yuvarlaması sonucu hareketlenen orta boy bir kayanın, bayır aşağı hızlanarak, hoplaya zıplaya inmesi... Allah'tan yolunda kimse yok, yoksa kaçma imkânı mevcut değil. Kaya gittikçe hızlanıyor. En aşağıda karlara ulaşıyor. Ben kara saplanıp kalmasını beklerken sanki sektirmek için denize atılmış taş gibi hızlanıyor ve mermi hızında uçurumda gözden kayboluyor. Vay canına...

Ben ise ağzım açık, bakakalıyorum. Sonra birden dank ediyor, panik içinde arkamı dönüp, tepenin üzerinde bize doğru inmekte olanlara korkuyla karışık bakıyorum. Allah’tan korktuğum olmuyor…

Aşağı kampa yaklaştığımda, o ana dek farketmediğim bir gerçekle yüzleşme zamanı: Bizim 250 kişilik kampımıza nadiren jet hızı gelen ve yine jet hızıyla kaybolan, birkaç kişilik gruplar halindeki komandolar vardı. Meğer bunlar, kampımızdan 1-2 dakikalık uzaklıkta, yukarıda kayalar içinde kamufle olmuş, bizi korumakla görevli, kocaman, tam teçhizatlı bir komando birliğinin üyeleriymiş. Bizi sabah akşam gözetim altında tutarlarmış. Fedakâr Mehmetçik, "zıpır" dağcılar yüzünden dağda azap çekiyormuş...

Kampa vardığımda, artık bitap haldeyim. Önceki gün 6-7 saatlik çıkıştan sonra gece 2-3 saat uyuyup, o gün sabah 3'de kalkarak 12 saat yürümek, masabaşı çalışan bir finansçının olağan günlük programına göre bir nebze yüklü sayılır.

Akşam menüsü mükemmel: kızların yaptığı ton balıklı salata, oksijen eksikliğinden yanmayı yine reddeden ocakta pişememiş blok hamur halindeki makarna, ve… komşulardan araklanmış çikolatalı bir sufle! Kat kat giyinmiş olmama rağmen titreme geliyor, ardından kayalıklar arasında klasik WC molası ve hemen hoooorrrr..

He he he... Tabii ki değil...

Çünki, birkaç gündür uyku tutmadığı için planladığım Zihni Sinir projesini hayata geçiriyorum. Omuzlar yüzünden iki kişilik çadırda üç kişi sığışamadığımız için, ben ortada ters yönde yatıyorum. Çadır aşağı doğru meyilli bir arazide kurulmuş, bu yüzden matın başa gelen tarafını giysi v.s. ile dolduruyorum, düzleşsin diye. Tabii evdeki hesap Ağrı'ya uymuyor, hâlâ baş aşağı kaldığım için gece burnum tıkanarak uyanıyorum. Uyku tulumundan çıkıp iki kişi arasındaki dar yerde ayağa kalkmadan ters dönmek pek kolay değilmiş. İşin komiği, benim ters yatmamdan kaynaklanan boşluğu arkadaşlar baş ucunda gayri ihtiyari yayılarak doldurmuşlar. İte kaka aralarına girip onları köşelere yolluyorum.

Ertesi sabah, Federasyon üst düzey yöneticileri halimize acıyıp bizi sucuklu yumurtaya davet ediyor. Hayatımın en lezzetli kahvaltılarından biri...

( yazarımızı merak edenlere: en önde yere çömelmiş durumda)

Suyumuz bitince iş başa düşüyor, çadır çadır dolaşıp su dileniyorum. İçlerinden biri ise aklimda yer ediyor. Verebilecek fazla suyu olmamasına rağmen matarasını benimle paylaşan, İzmir Dağcılık Kulübü'nden bir hanım... Valide tarafindan memleket kanı çekti herhalde.. :-)))

İniş sırasında, ayaklarımın su topladığı ortaya çıkıyor. Yürümek pek rahat değil.

Ağrı ise muhteşem. Oldukça nadir karşılaşılan bir berraklıkta, çıplak, bulutsuz bir zirve.. Deklanşör fazla mesai yapıyor.


O sırada, fazla mesai yapan başka bir şey daha var.

Bingooo... Bağırsaklarım...

Taşlarla çevrilmiş ve hayvan sürüsü sahiplerinin geçici olarak kullandığı barakalardan birini gözüme kestiriyorum, yukarıdan gelen grupların menzil dışı olduğunu gördüğüm anda oturup hacet gidermeye başlıyorum. Ancak, anlaşılan, uzakları kollarken yakındaki birini atlamışım. En heyecanlı yerinde önümden geçiyor. Ben adama "buraya sakın bakma, bakma, bakma" diye içimden haykırırken, bahtsız benden habersiz yanımdan geçip gidiyor. Aklıma o ünlü Temel fıkrası geliyor:

Bültenlerinde flaş haber olarak "dört ayaklı uzaylıların dünyaya geldiği" duyurulur ve bütün Karadenizlilere, bir uzaylı ile karşılaşmaları halinde ilk önce isimlerini, sonra o anda ne yaptıklarını söylemeleri salık verilir.

Haber bültenini can kulağıyla dinlemiş olan Temel, karanlıkta yerden bitme bir yaratıkla karşılaşınca hemen tavsiye edilen şekilde seslenir:

"Merhaba uzaylı, ben dünyadan Temel, Tirabzon'a gideyrum".

Yaratık cevap verir:

"Merhaba Temel, ben Rize'den Tursun, siçayrum"...

...

Sağ salim indik. İshal 2-3 gün daha devam etti. 5 kg vermişim.

Geriye de bu hoş anılar ve dialar kaldı...

Eylul 2002
Erdem'in son derece eğlenceli ve harika yazısı burada bitiyor. Buradan bir kez daha çok teşekkürler. Eğer bu arada sizlerin de paylaşmak istediği gezi fotoğrafları ve yazılarınız varsa, mavilimon sizi de misafir etmekden çok keyif alacaktır...

27 Ekim 2007 Cumartesi

Ağrı Dağı Tırmanışı (2)


Sabah karargâh merkezinde toplandık ve MAN marka kamyonların arkasına doluştuk, açıkta ayakta gittik, bir süre sonra ana yoldan ayrıldık. Ağrı'ya çıkan toprak yol ise felâket, 2.000 metre civarında kamyonlar daha fazla gidemediler. Annesinden süt emen tayın fotosunu çekerken yukarı zirveye doğru baktım. Ve bir anda soğuk ter boşandı. Mağrur ve heybetli Ağrı herkesi aşağılıyordu.

Orada bekleyen onlarca katırcıya eşyalarımızı emanet ettik. Ağrı'daki mevcut katırcı mafyasının başının o sene rakip katırcıyı nasıl vurdurtup katır cennetine yollattığını öğrendik. Ayrıca, elindeki tapuda "Ağrı Dağı" yazan bu ağanın bu bölgedeki en nüfuzlu kişi olduğunu da..:-)

3.200 metredeki ilk kampımıza kadar 1.000 küsur metreyi hızlı tempoda çıktık. Çadırları kurduk. Bir sonraki kamp yeri olan 4.200 metrede 250 kişilik çadır yeri olmadığından zirveye çıkış için ekibi ikiye böldüler. Biz orada kalan ikinci ekipte yer aldık. Benim 5 kişilik arkadaş grubum, tortulu kaynak suyunun ve yüksek rakımın da etkisiyle telef oldu: İlk gün akşam itibarıyla hemen herkes bağırsak ve mideyi bozup baş ağrısına yakalanmıştı.

Ödünç aldığım çadırı arkadaşlarıma verip, iki kişilik çadırda iki kişi kalan, tecrübeli iki dağcı olan Bora ve Yasin'e katıldım.

O gece çadırdaki kadar bunaldığımı pek hatırlamıyorum.

Uyku tulumu zaten klostrofobik bir şey, ayaklarınız yapışık, içeride hareket edemiyorsunuz. Üstelik ben “sazan gibi” kıyafetimle yatmışım. Gecenin birinde uyandım. Hareket edemiyorum. Çadırı meyilli arazide kurmuşuz, uyku tulumu üzerinde bulunduğu mattan aşağı dogru kaymış. Sağımda ve solumda nefes mesafesinde iki kişi, ortadayım, adamları uyandırmamak lazım... Yarabbi!

Uyku tulumundan nasıl zar zor çıktığımı, bacaklarımı ve kollarımı nasıl oynattığımı hatırlamıyorum. Doğrulup biraz nefes almaya çalıştım. Çadırın içi buz gibi. O sabahı nasıl ettim bir ben bilirim.



Ertesi gün (28 Ağustos) herkesin sağlığı düzeleceğine bozuldu, bende ise pek bir farklılık yok: Sabah iki, akşam iki posta kamp civarında gizlenecek kayalık arayıp doğayı şenlendiriyorum. Bağırsakların durumu vahim, çok etkili bir ilacı (beton ilacı diye tabir ettiğimiz Lomotil) çifter çifter almama rağmen beni sadece gün içi idare edebiliyor.

Bu arada ilginç şeyler olmuyor değil. Mesela, Bora ile gün batımını seyredelim dedik, biraz kamptan uzaklaştık, bir anda 3-4 metre önümüzde kayalıkların ardında bir adam telaşlı bir şekilde ayağa kalkıp pantalonunu çekiştirmeye başladı. Bilmeden adamın hususi WC'sine girmişiz. :-))



29'u sabahı üst kamp icin yola koyulduk. Yolda bizim 15 kişilik ekibin liderinin yanlış rota seçimleri yüzünden “çarşak”lara (taşlık zemin) girmemiz dışında vukuatımız yok. Ancak, 4.200 metreye önceden varıp çadır yeri seçmiş olmamıza rağmen, grup dökülüyor. Biri ishal, tuvalet için acil yer arıyor; diğerleri istifra ediyor (nazik Arapların kusma faaliyeti). Bora ise çadırdan başını çıkaracak durumda değil, Doğubeyazıt'a gidip serum bağlatmaktan söz ediyor.

Akşam bizim gazlı ocak tutuşmayınca yan çadırdan ödünç ocak alıp Bora ile çorba yapıyoruz. Ben çadırın önünde çömelmişim, o da içeride doğrulmuş çorbayı karıştırıyor. O sırada olan oluyor, biraz önce "miden kötü ise torba al yanına" dediğim Yasin tepkili motor gibi dışarı sarkıp üzerime...

...kusuyor.

Ayağa fırlamakta yeteri kadar hızlı hareket edemiyorum maalesef, polar pantolon batıyor. İşin kötü tarafı pantalonu ertesi gün zirve çıkışında giymek zorundayım. Nitekim, pantalonu temizlememe rağmen, ertesi gün her sol adım atışımda burnumun direği kırıldı.

İşin bir başka yönü ise çorba. Acaba Yasin istifra ederken hemen yanındaki çorba tenceresine sıçrattı mı? Fenerle tencereye bakıyorum, bir şey göremiyorum. Bardağımı daldırıp içini çorba ile dolduruyorum ve içmeye başlıyorum. Vee, ağzıma gelen bir parça ile sorunun cevabını öğreniyorum.

Maalesef, çorbaya yabancı bir madde karışmış... :-((

Çadır önündeki “kuskus”lu bölgeyi toprakla kapatıyorum, çorba yapılan tencere ve bardakları da elde kalan son su ile temizliyorum. Bu arada, Murphy kanunları hâlâ geçerli olsa gerek ki hava karardığında el fenerimin pili bitiyor. Çanta hafiflesin diye yedek kalem pilleri Doğubeyazıt'ta bırakan ultra zeki zat-ı muhterem'e (yani ben :-)) ) saygılar.....Fener bitince de çadırın kazıklarına ayağım takılıyor ve yeni yıkadığım kap-kacak paldır küldür yeri boyluyor...

O gece karnım doymayınca, çadır kurulan bölgeleri ayıran kayalardan atlayıp yan komşunun makarnasına dadanıyorum. Yağsız ve tuzsuz makarna yanında çay! Bu mükellef akşam yemeği kaskatı kesilmiş pide ve krem peyniri ile şenleniyor. Yatmadan önce, çadır arkadaşımdan kafaya monte edilen feneri ödünç alıp kayalar üzerinde akrobasi yaparak, Doğubeyazıt'a nazır tuvalet güzel bir fikir. Bacaklarımın arasından süzülen “meltem” sayesinde popomun bu kadar üşüdüğünü ise hiç hatırlamıyorum. :-)))

Yattıktan 2 saat kadar sonra, Yasin'in böğürmesiyle zirve öncesi derin bir uyku çekme hayalim suya düşüyor.

Sabah 03.00'de kalkış... Zirve için son etap… ama çadırdakilerin gelecek halleri pek yok.. Koca gruptan bir tek ben çıkacağım! Foto çantasını boşaltıp su, emniyet kemeri gibi malzemeleri dolduruyorum. Yine yan çadırdan arak bir bardak çorba ile sabah kahvaltısını edip karanlık ve ayazda Robocop gibi kat kat giyinip yukarı yollanıyorum. Yukarı kamp yeri hareketli, ben kazmayı sabitlemek için bir ip sorunca, grup lideri kazmayı sırtımdan aşağı sokuveriyor.

"Şükür Allah’ıma, bir de aşağıdan soksaydı halim nice olurdu?" diye avunuyorum.. ;-)

Liderimiz canlı bir sesle, "Herkes hazır mı, kuvvetli kahvaltı ettiniz mi?" diye sorduğunda ben "keh küh, ben pek edemedim" diye geveliyorum. Karanlıkta yüzü seçilmiyor ama cevabındaki ses tonundan beni ilk görüşte çok sevdiği anlaşılıyor.

Karanlık.... Kimse fenerini kullanmıyor, öndekinin konsantrasyonunu bozmamak için. Çok dik bir yamacı, kayaları tırmanarak yürüyerek çıkıyoruz. Açlığı ballı çubuk yiyerek gidermeye çalışıyorum. 1.5 saat kadar sonra gün ağırıyor. Hava serin ama manzara bunu unutturuyor. Manzara dediysem önde yürüyen hanımın narin hatları. Şaka şaka... ;-)

Bu arada son derece sakin gözüken 4.200 metre kampında, arkamda yürüyen dağcının kolunun incindiğini öğreniyorum. Önceki gece çadırlarının üstüne bir kaya parçası düşmüş !

Zirveye doğru yavaş fakat herkesi geride bırakan bir tempo ile çıkıyorum. Herhalde ishal turbo etkisi yaratmış olmalı...Bakıyorum da, çıkarken rakım (yükseklik) hastalığına yakalanan bir doktor, herkese tavsiye ededurduğu tedaviyi kendisi için uyguluyor: İyi hissedene kadar yokuş aşağı inerek basınç dengesini yakaladıktan sonra o seviyede biraz dinlenip, sonra tekrar çıkmayı deniyor yani.

4.900 metreye gelince, o ana kadar sabreden kalbim fazla mesai yapmaya başlıyor. Geri inme metodunu pas geçip sık sık mola veriyorum. Kelebek kalbim bir süre sonra ancak duruluyor.

5.000 metreye gelince, artık her yer karla kaplı. Tecrübeli bir dağcı çıkışın en tehlikeli noktası olan geçit öncesi bana yardım ediyor, emniyet kemerimi takıyor... İpin nasıl bağlanacağını, klipsin nasıl takılacağını, botların altına geçirilen kramponların nemenem birşey olduğunu öğreniyoruz. En ilginci ise kazma: eğer ayağımız kayar da buzulda düşersek, emniyet kemeri tutmadığı takdirde hayatımızı kurtaracak alet bu. Kazmayı kara bütün gücümüzle saplamamız gerek... Yoksa aşağı doğru yuvarlanıp oradan gözükmeyen uçuruma düşebilirmişiz. Tıpkı Atlas Dergisi’nden tecrübeli dağcı İskender’in fotoğraf çekerken ayağının kayıp Cehennem Deresi denilen bu yerde birkaç ay önce hayatını kaybetmesi gibi. Çok sevimli.


Tek başıma hafif yana meyilli tepede, emniyet kemerinin klipsini ipe geçirip yürüyorum. Bu ip hattını sabah ilk çıkan tecrübeli grup döşemiş. Her 20 metrede bir kazık olduğu için durup klipsi eski ipten çıkarıp yeni ipe bağlamak gerekecek.

O anda ayağım kaysa? Kazmam var ya!

Aslında sandığınız kadar zor birşey değil, uçurumu görmediğimiz için çok heyecanlı da sayılmaz.:-))

Asıl zorluk ise, dik tepeyi çıkarken sağdan esen rüzgâr. Dondurucu! Yorulunca durmak istiyorsun, ama, o kadar soğuk ki, durmak donmak demek. Hava süper, istisnai bir şekilde gökyüzü açık ve mavi. Dağcıların hep dedikleri gibi: Ağrı'nın zirvesindeki hava durumunu aşağıdan kestirmek neredeyse imkânsız. Aşağıda yaz varken burada kış kıyamet olabiliyor, ya da tam tersi...

Buzullaşmış karların şekilleri ise gerçeküstü görüntüler arz ediyor...


En sonunda Türkiye, Orta Doğu ve “Balkanlar”ın zirvesine ulaşıyorum. 5.137 metre.


Küçük Ağrı, neredeyse 4.000 metre ama, ufacık gözüküyor.


Dünyaya tepeden bakmak ilginç bir duygu. "Becerdim" diyorum.

Birkaç foto çektikten sonra bir kareyi de oradakilerin beni çekmeleri icin ayırıyorum. Ancak, foto çekmek için eldivenlerimi her çıkardığımda ellerim donuyor ve hissizleşiyor. Morardıklarını gördüğümde ise inmeye karar veriyorum.




Yarın, üçüncü ve son bölümde dağdan iniş ve ekip üyelerinin durumu....

26 Ekim 2007 Cuma

Dağlar Yılı’nda, Ağrı Dağı’na tırmanışın öyküsü - (1)

Daha önce fotoğrafları ile mavilimon'un konuğu olan sevgili arkadaşım Erdem Kütükoğlu bu kez Ağrı Dağı tırmanışı ile burada. Ben okurken çok keyif aldım sizlerin de yorumlarını merak ediyorum. Erdem biraz mütevazi davranmış, ama koca dağ öyle de çok kolay bir şey değil gibi geldi bana. Bugün ilk bölüm, tırmanış ve iniş ise sonraki iki bölümün konuları.


Tamam, kabul, dünyanın en kolay yürüyüşü değil ama, Ağrı Dağı deyince gözünüzde çok büyütmemelisiniz.

Her şeyden önce, öyle kayalara iple tırmanmak zorunda değilsiniz, bizim kullandığımız Batı tarafından zirveye yürüyerek ulaşılabiliyor.

Etrafta ağaç ve yeşillik 3.500 metreden sonra yok. Her yer taş ve toprak.



2002 senesinin 26 Ağustos günü Van'dan Doğubeyazıt'a geldim, İran sınırının dibinden, Tendürek Dağları'ndan geçerek.

Minibüsten indiğimde sırt çantam için bir taksi kiraladım. Bu, 10 yaşlarında bir seyyar satıcının tekerlekli arabası idi. Taksimetre 250 bin TL yazdı. Malum sıfırları attık, şimdilerin parasıyla 25 kuruş... :-))



İsfahan Otel, Dağcılık Federasyonu tarafindan düzenlenen bu organizasyonun harekât merkezi idi. İşin aslı şu: her sene geçmiş Cumhurbaşkanları şerefine Türkiye'deki belli başlı zirvelere tırmanışlar düzenleniyor. En onemlisi, Atatürk adına Ağrı'ya yapılan tırmanış. 2002 senesi, üstüne üstlük UNESCO tarafından "Dağlar Yılı" ilân edildiği için hem yerli hem yabancı katılımcı çok fazla olmuş: geçen senenin iki katı, neredeyse 250 kişi.

O gün, onlarca minibüse doluşup İshak Paşa Sarayı'nı ziyarete gittik.



Yıllar önce rehberlik yaptığım dönemde birkaç defa görmüş olmama rağmen İshak Paşa’nın adam akıllı fotoğraflarını çekememiştim. Etraf kalabalık iken fotoğraflamak nafile bir uğraş olduğu için, bu sefer arkadaşların toparlanıp gitmelerini bekledim. Bu arada, bir onceki günki gibi sağanak fırtına geliyordu, şansıma son anda orayı teğet geçti.



Millet gitti, ben yalnız başıma kaldım. Vasıta bekleyen kır sakallı, beyaz sarıklı, tek gözü âmâ amcayla kısa bir sohbet ve susamlı çubuk ikramı: Malum, fotoğraf çekmeden önce arayı ısıtmak gerek. Ama, o da ne? Amca ben “fot” demeden fotoğraf çekmek istediğimi anladı ve kendiliğinden "hepsi çekti zaten, sen de çek istersen" deyiverdi. :-)


Çoban kızlarla sohbet ettim, tek elmayı paylaştık, görüntülerini objektifimden geçirdim.


Onlardan ayrıldıktan sonra dere tepe düz gittim. Amacım İshak Paşa ve Ağrı Dağı’nı aynı kareye almaktı. Tepelerden birinden inerken az kalsın aşağı yuvarlanıyordum. Ne zaman ki, hedefler tam aynı kareye girdiler, bu sefer de çoban köpeklerinin saldırısına uğradım. Beni melek yüzlü Acem güzeli bir genç kız kurtardı. Sohbet sırasında, onun daha önce fotoğraflarını çektiğim çoban kızların ablaları olduğunu öğrendim. :-)Dünya küçük, İshak Paşa doğal olarak daha da küçük…

Sonra saraya geri dönmek için oto-stop çektim, oto yerine bir minibüs stop etti. Kayan kapıyı açıp arkaya atladım, bir baktım ticari bir araçmış, bindiğim yerde koltuk yok, arka ile ön taraf arasında ise bir demir parmaklık var.

Seyir halindeyken adamlarla ayakta demir parmaklıkların arasından sohbete başladım. Klasik "memleket nere kardeş?" sorusuna ben "Ürgüp" diyince, "Ben çok iyi bilirim Ürgüp'ü" dedi şöför olan, "çok gittim oralara".. Dumura uğramış vaziyette "Hayrola?" dedim, "İş için mi?". "Yok" dedi, "benim abim Nevşehir kapalı cezaevinde yatıyordu, onu ziyarete giderdim"... Sordum "Pekeke mi?".. "Hee" dedi, "Pekeke"... Ben de demir parmaklıklara tutunarak dengemi sağlamaya çalışırken kendi kendime söylendim, "Oğlum, var ya, sen bittin..."

Oysa, adamlar "savaş"ın bitmesinden memnuniyetlerini belirtip beni istediğim yere kadar götürdüler. Ülkenin doğusunda teröre, "terör" değil "savaş" diyorlar.

Neyse, Ishak Paşa'da gün batımını ayazda izleyip yine otostopla Doğubeyazıt'a döndüm.

O akşam sindirim sistemim iflas etti, herhalde başıma güneş geçmiş gün batımında da üşütmüş olmalıyım, geceyi tuvaletle yatak arasında geçirdim. Enteresan bir rotaydı, monoton filan ama... Ertesi sabah 1-2 kilo hafiflemiştim.
Erdem'in diğer fotoğrafları için: