Meksika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Meksika etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Mart 2009 Cumartesi

Meksika'dan geçen bir kadın..

Frida Kahlo, hayatında ve eserlerinde, ülkesinin tüm renklerini bulduğum, biografisini yutarcasına okuduğum, Meksika’nın en önnemli simgelerinden biri oldu benim için. Ama bu seyahatten geriye bir başka inanılmaz kadını daha tanıyarak dönecektim. Fotoğraf sanatçısı Tina Modotti. Öncelikle 1920’li yıllarda Meksika kırsalında çektiği siyah beyaz fotoğraflar büyüledi beni, sonra da değme Hollywood filmlerine taş çıkartacak hayat hikayesi. Gerçi bir ara Hollywood’da da ünlenmişti ama o sadece hayatının kısa bir dönemiydi.

İşte Tina’nın bir solukta hayat hikayesi: 1896 yılında İtalya’da doğdu. Daha henüz 14 yaşındayken babası Amerika’ya gidince, yerel ipek fabrikasında uzun saatler çalışarak geride kalan ailesinin geçimini tek başına sağlamak zorunda kaldı.

Kardeşleri ve annesiyle Amerika’ya babasının yanına göç ettiklerinde 17 yaşındaydı. Terzi olarak iş bulduktan kısa bir süre sonra etkileyici güzelliği sayesinde model olarak çalışmaya başladı. 19 yaşında ressam ve şair Roubaix de A’brie ile tanıştı ve kısa bir süre sonra Los Angeles’ta evlendiler. Yerel İtalyan tiyatrolarında oyunculuk yaparken, Hollywood tarafından keşfedildi. O dönemin çeşitli filmlerinde başrol oynadı. Bu sıralarda tanıştığı Amerika’lı fotoğrafçı Edward Weston ile olan ilişkisi ona fotoğrafın büyülü dünyasının kapılarını açtı. Kameranın önünden, arkasına geçti.

Kocasının ölümünden sonra yerleşmeye karar verdiği Meksika’da Edward Weston’ın yardımıyla kendi stüdyosunu kurdu. Mexico City’de ki evleri devrim sonrası Meksika’lı sanatçı ve entellektüellerin uğrak merkezi oldu. Diego Rivera ve zaman zaman da Frida Kahlo evinde verdiği ünlü Cumartesi gecesi davetlerinin misafirleri arasındaydı. Diego Rivera’ya pek çok kez modellik yaptı, karşılığında onun devasa duvar resimlerini fotoğraflayan kişi oldu.

30 yaşına geldiğinde yaşadığı sosyal çevrenin de etkisiyle sosyal olaylara ve Latin Amerika’daki devrimci harekete duyarlı bir kadın haline gelmişti. Bu yeni Tina ile, Amerika’lı fotoğrafçı bu noktada yollarını ayırdılar. Sürgünde yaşayan Kübalı devrimci lider Julio Antonio Mella ile yaşamaya başladı. Ancak bu ilişkinin ömrü sadece birkaç ay oldu. Mexico City sokaklarında yürüdükleri bir akşam, Mella politik rakiplerince vuruldu ve Tina’nın kolları arasında oracıkta öldü.

Bu cinayeti Meksika’lı komünistlere saldırmak için fırsat bilen yetkililer, öncelikle cinayeti Tina’nın üzerine yıkmaya çalıştılar. Dava sırasında bütün hayatı ve ilişkileri didik didik edildi. Weston’ın çektiği çıplak fotoğrafları ahlaksızlığının kanıtı olarak ortaya kondu. Kişiliği ve kariyeri derin yara aldı. Bu sancılı dönemin sonunda aklandıysa da, komünist partinin bir sempatizanı olarak çıktığı yola, Mella’nın izinden giderek, aktif olarak katılmaya başladı. Fotoğrafçılık becerilerini Meksika Komünist Partisi’nin yayın organı El Machete’nin hizmetine sundu.

36 yaşındayken, Komünist Partisi tarafından devlet başkanına yapılan bir suikast girişimi sonrası Tina’da tutuklandı ve sınır dışı edildi. İlk durağı, altı ay kaldığı Berlin’di. Meksika’nın renklerinden ve ışığından sonra gri Almanya’ya çok fazla dayanamadı. Bir sonraki durağı Meksika’dayken tanıştığı Sovyet ajanı Vittorio Vidali’nin daveti ile Moskova oldu. Kendi sanatı ile Stalin’in devrimci sanatını bağdaştıramayınca fotoğraf makinesini bir daha eline almamak üzere dolaba kaldırdı ve kendini tamamen faşizm ile savaşmaya adadı.

Değişik kimlikler kullanarak gizlice faşist yönetim altındaki ülkelere girdi, siyasi tutukluların ailelerine yardım etti. Yakalanması işkence, belkide ölüm demekti. İspanya iç savaşı sırasında Maria takma adı ile Cumhuriyetçilerin yanında savaştı. Uluslararası yardımların, Cumhuriyetçilere ulaştırılmasındaki kilit isimdi.

1939 yılında Franco’nun galibiyeti sonrası Meksika’ya Dr. Carmen Sanchez takma adı ile geri döndü. İlk yıl, 1920’li yıllarda tanıdığı arkadaşları ile temas kurmasa da, 1941 yılında yeniden onlarla görüşmeye başladı. Tekrar fotoğraf çekmeye başlamak istiyordu, hatta bir fotoğraf makinesi arayışına bile başlamıştı. Ancak sanatındaki ikinci dönem ne yazık ki başlayamadı. 1942 yılı Ocak ayında geçirdiği bir kalp krizi sonu 46 yaşında öldü.
Bu arada Tina Modotti'ye hayran olan bir başka hayran olunası kadında Madonna. Sanatçı 1996 yılında Tina Modotti'nin fotoğraflarının Philadelphia Museum of Art'da sergilenmesi için gerekli mali kaynağın bulunması amacıyla 1963 model Mercedes arabasını müzayede ile satmış.
Tina Modotti’yi daha yakından tanımak isterseniz,
Fotoğrafları : Köneman Yayınları – Aperture Masters of Photography Tina Modotti
Biografisi: Shadow, Fire, Snow – Patricia Albers

8 Mart 2009 Pazar

Frida Kahlo ve Diego Rivera

Onlarınki güvercin ile fil’in evliliğiydi. Meksika’nın binbir renk ile bezeli ruhuna dokunmakta biraz onların resimlerinden geçiyordu.

Fil güvercin ile evlendiğinde tarih 21 Ağustos 1929 du. Diego Rivera 42 yaşındaydı, Frida Kahlo ise sadece 22. Damat döneminin en önemli ressamlarından biriydi. Hani hayattan da büyük insanlar vardır derler ya, işte o onlardan biriydi. Hem cüssesi bir devi andırıyordu, hem de resimleri dev boyutlardaydı. Duvara yapılan büyük boyutlu resimlerin, mural’ların Meksika’daki en önemli isimlerindendi. Ülkesindeki öğrencilik yıllarının ardından gittiği Paris ve Madrid’te resim çalışmış, sergiler açmıştı. Meksika komünist partisinin tutkulu bir üyesi, sanat çevrelerinin en aranılan ismi, ve kadınlara düşkünlüğü herkesce bilinen bir erkekti.

Güvercin gelin Frido Kahlo ise altı yaşında geçirdiği çocuk felci sonrası, sağ ayağındaki inceliği uzun eteklerin altına gizlemeyi adet edinmişti. Onsekiz yaşında geçirdiği bir otobüs kazası ise bedeninde neredeyse hiç sağlam yer bırakmamıştı. Omuriliğinde meydana gelen kırık hayatının sonraki yıllarında onu çelik korselerin içine hapsedecekti. Resim yapmaya, kaza sonrası yatakta geçirmek zorunda kaldığı uzun aylarda başladı. Resimlerindeki model kendisi, ve tuvale yansıyanlar ise hayatındaki fiziksel ve ruhsal acılardı.

Karşılaştılar, aşık oldular ve evlendiler. Birbirlerinde ne bulduklarını sadece onlar bilebilir ve bize de sadece duygularımızla tahmin etmek düşer. Frida, Diego’nun çalkantılı ve pırıltılı hayatı aracılığıyla dış dünyaya dev bir kapı açmıştı. Sanatçı Diego’ya hayrandı, kocası Diego’ya ise aşık. Ve bu aşk hiç bitmedi.

Diego ise belkide bu zayıf ve kırılgan kadının yüzüne ve ruhundakilere gerçekten ilk kez Frida’nın resimlerinden bakmıştı. Frida’nın naif ve küçük resimlerindeki Frida, inanılmaz bir duygu yumağına sarılmıştı ve kullanılan ana renk hüzündü. Diego’nun içindeki sanatçı, bir başka büyük sanatçıyı anında tanımıştı ve ona hayran olmuştu. Frida’yı hayatı boyunca Meksika’nın en büyük resamlarından biri olarak tanımladı. Ona olan hayranlığı hiçbir zaman için bitmedi. Aşkı mı? İşte o biraz vefasızdı.

Evlenmelerinden kısa bir süre sonra Diego hızla eski alışkanlıklarına döndü. Frida’nın kız kardeşi de dahil olmak üzere sayısız kadın hayatına girdi. Kavgaların ve duyguların deli dolu estiği bir evlilikti onlarınki. Diego hayatına giren diğer kadınlar gibi Frida’yı da resimlerinin bir köşesine yerleştirmeyi ihmal etmedi. Frida’nın resimlerindeki her bir fırça darbesi ise, hep Diego’yu ve ona duyduğu aşkın beraberinde getirdiği derin hüznü resmetti. Diego’dan çocuk istiyordu ama sakatlıkları izin vermiyordu. Diego’yu kucağında kocaman bir bebek gibi çizdi ve ortaya benim hayatımda şu ana kadar gördüğüm en hüzünlü resimlerden birini çıkardı. Zihnini ele geçiren Diego tutkusu, aşkı ise bir başka resmin konusuydu. Aşkı böylesine güzel tarif eden başka bir resim görmedim.

Yıllar geçtikçe Frida’nın fiziksel sorunları arttı. Otuz kadar ameliyat oldu. 1939 yılında evlilikleri bitti, ancak bir yıl sonra tekrar evlendiler. İkinci evliliğin de birincisinden çok farkı olmadı, çoğu kez ayrı evlerde yaşadılar. Frida, 1954 yılındaki ölümünden birkaç gün önce günlüğüne şu satırları yazacaktı.’Umarım gidişim neşeyle dolu olur ve bir daha asla geri dönmem’

Frida Kahlo hayatı boyunca ve ölümünden sonraki yıllarda hep Diego Rivera’nın karısı olarak tanındı ancak 1980’li yıllardan sonra sanat çevrelerinde yeni bir doğuş yaşadı. Bugün Meksika’nın en önemli ressamlarından biri olarak kabul edilmektedir.

28 Şubat 2009 Cumartesi

Chichen Itza

Yucatan yarımadasının en ünlü ören yeri kesinlikle Chichen Itza. Ünlü olması çok iyi restore edilip korunmuş olmasının yanısıra, kitle turizminin Meksika’daki merkezi olmasındanda kaynaklanıyor.

Bizim Chichen Itza’ya ulaştığımız sabah, İspanyollar öncesi Yeni dünya’nın en nitelikli mimarlık örneklerinden biri olarak sayılan kent, çoğunluğu Amerikalı olan gürültücü turistlerce işgal edilmiş durumdaydı. Chitcen Itza, gerek Yucatan sahillerinde ucuz tatil yapan Amerikalıların, gereksede yine bu sahillerde dolanan büyük tur gemilerinin bir numaralı günü birlik tur adresi.

Kentteki Maya yerleşimi 550 yıllarında başlıyor. 10.yüzyılda, 100 yıl kadar terk edilse de, Mayalar bu kente tekrar dönüyorlar ve 14. yüzyıla kadar burada yaşamaya devam ediyorlar.

Şehrin en görkemli yapısı 24 m. Yüksekliği ile yılan tanrı Kukulcan’a adanmış El Castillo piramidi. Birkaç yıl önce hatırlarsınız, dünyanın yedi yeni harikası seçilmişti. Biz Türk internetçilerin başaramadığını, Meksikalılar başardılar ve bu piramidi dünyanın yedi yeni harikası arasına soktular. Aya Sofya ile ne mimarisi nede tarihi aynı kefeye konabilir ama bu tabi tamamen ayrı bir konu.

Kalabalıktan şikayet ettiğimi duyan yerli rehberlerden biri, sen asıl burayı ilkbahar ekinoksunda gör, kimi yıllar yürümek adeta imkansızlaşır diyor. Güney yarımkürede 21 Eylül’e denk gelen günde ışıklar bu piramisdin üzerine öyle bir düşermiş ki, piramidin merdiveninin kenarına yapılmış olan tüylü yılan heykeli adeta aşağıya doğru hareket eder gibi görünürmüş.

Kentin bir zamanki sahipleri kendilerini yine adeta her taş parçasına işlemiş gibi. Elimdeki kitaba göre bu yazıtlarda diğer Maya kentlerindeki gibi hanedan öykülerinin yanı sıra, kan akıtma, ateşi başlatma gibi soyluların yerine getirdiği tapınak kutsama ayinleride anlatılıyor. Hakikaten biraz dikkali bakınca kalbe saplanmış bıçaklar, kesik kafalar her yerde.

Bana göre Chichen Itza’daki en hoş yapı, İspanyolca anlamı Salyangoz olan Caracol. Buradaki mimari olarak en sıra dışı yapı olan Caracol, bir zamanlar gözlemevi olarak kullanılmaktaymış. Maya astronomları güneşin, ayın ve hepsindende öte Venüs gezegeninin doğuş ve batış hareketlerini saptamak için bu yapının platformlarıyla, kapı ve pencere pervazlarındaki gözlem hatlarını kullanırlarmış. Mayaların o zamanlar Venüs’ün görünür hareketlerine ilişkin mükemmel bilgilere sahip oldukları biliniyor.

Chichen Itza’dan sonra yakınlardaki Izamal şehrinde bulunan katedrale gidiyoruz. Yucatan yarımadasının koruyucu Meryem’inin heykeli burada bulunuyor. Aslında İspanyol Fransisken rahipler tarafından kurulan katedralin ünü büyük ölçüde 1524 – 1579 yılları arasında yaşayan dördüncü piskoposu Diego de Landa’dan geliyor. Landa, Hristiyanlığı kabul etmeyen yerlilere uygulattığı vahşi fiziksel işkencelerden çok, Temmuz 1562 tarihinde, kentin meydanında binlerce Maya kitabını yada söylendiği biçimiyle kodeksini yaktırması ile ünlü.

Böylesi bir uygarlıktan dünyada şu anda üçü tam biri yarım, 3,5 Maya kodeksi kaldığı ve sadece bunların çözümlenmesi ile 22 Aralık 2012 yılında yaşadığımız çağın sona ermesini merakla beklediğimizi düşünecek olursak, bu kodekslerin binlercesi yakılmasaydı kimbilir neler bekliyor olacaktık.

20 Şubat 2009 Cuma

Campeche - Merida

Meksika’da günler adeta otobüse in bin, in–bin aralarında Mayalardan Azteklerden ve her daim düşmanları İspanyollardan kalanları gör, akşama doğru ise margaritaları içmeye başla gibi bir akış içinde geçmekteydi. Bu program dahilinde bir önceki yazımda anlattığım Palenque’den ayrılır ayrılmaz otobüse binip Campeche’ye doğru hareket ettik.


Campeche 1540’lı yıllarda İspanyollarca eski bir Maya balıkçı köyünün üzerine kurulmuş kolonyal bir kent. Bir zamanlar şehri kuşatan surları ve artık iyice tanıdık hale gelen renk renk kolonyal dönem binaları ile İspanyollar döneminde Yucatan yarımadasında önemli bir liman kenti olmuş.

Campeche’de bir gece kaldıktan sonra in-bin seansları yine başlıyor. Merida yolu üzerindeki ilk durağımız Kabah. Bir sonraki durağımız Mayaların ünlü şehri Uxmal’in uydu kentlerinden biri.

Birkaç kat yükseklikteki binaların dış yüzleri geometrik çizimler ve çeşitli tanrı figürleri ile süslenmiş. Buradaki en etkileyici yer saray duvarı olduğu söylenen ve yağmur tanrısı Chac’ın 250’den fazla maskesinin taşa işlendiği Codz Poop. Chac’ın fil hortumuna benzeyen ancak pek azı günümüze kalabilen burnu gerçekten ilginç.

Uxmal ise geç klasik dönem Maya şehirleri arasında en önemlilerinden biri. Günümüze ulaşan pek çok yapının 7 -10. yüzyıllar arasında yapıldığı düşünülüyor. Uxmal’deki en etkileyici yapı süper güçlere sahip bir cüce tarafından bir gecede yapıldığına inanılan cüce’nin piramidi. Oval biçimli tabanı ile çok farklı bir piramit mimarisi sergilerken, 35 metre ile buradaki en yüksek bina.

Ormanın içine inşa edilmiş şehirdeki binaların pek çoğu ayakta. Taş işçiliği ile yapılan süslemeler insanı her köşede şaşırtıyor. Yağmur tanrısı Chac burada da en çok işlenen motiflerden birisi. 900’lü yılların başında birden bire terk edilen Uxmal, otarihten sonra ormanın insafına kalmış. Şehrin terk edilmesinin en önemli nedenlerinden birinin su kıtlığı olduğunu düşünülüyor. Chac’ın ne kadar kabartmasını yaparsa yapsınlar, yağmur tanrısını mutlu edememiş anlaşılan Uxmal’liler.

1542 yılında yine bir Maya şehri kalıntılarının üzerine kurulan Meriada, Yucatan eyaletinin başkenti. Şehrin kolonyal bölgeleri kısa süreli turistlere keyifli görüntüler sunsa da, artık bir ticaret merkezi olan şehrin dünyanın diğer kentelerindeki benzerlerinden çok da bir farkı yok.

7 Şubat 2009 Cumartesi

Palenque

Palenque bizi sıcak ve nemli bir sabah'ta karşıladı. Yoğun orman tabakası tarafından çevrelenen şehir görkemli yapıları ile daha ilk andan çarpıyor insanı. Şehrin ormanın örtüsü altından çekip çıkartılmış binaları yemyeşil çimenlerin ortasında adeta birer mücevher gibi duruyor.




10 yüzyıl başlarında terk edildikten sonra uzunca bir süre yemyeşil bir orman örtüsünün altında kalan Palenque Maya'ların büyülü kenti olarak kabul ediliyor. MS 500 - 700 yılları arasında en parlak dönemini yaşayan şehir 800'lü yıllarda o dönem Maya şehirleri arasında sıkça yaşanan savaşlar sonucu yavaş yavaş bir gerileme dönemine giriyor. İlk İspanyollar Palenque'ye ulaştıklarında ise sadece bulabildikleri orman tarafından adeta yutulmuş bir şehirdir.

Eski şehirlerde genellikle ilk yaptığım şey, eğer mümkünse en yüksek yapıya tırmanıp etrafı olabildiğince yüksekten görebilmektir. Bütünü sindirdikten sonra detaylara inmeyi seviyorum. Dolayısıyla ilk hedef 69 basamak ile tırmanılan Yazıtlar Tapınağı oluyor. Tepeden şehri çepeçevre ve sımsıkı kuşatan ormanın yeşili nefes kesici. Karşımda ise halen ayakta duran kulesi ile saray binası. Tapınağın tepesinde sakin bir köşede elimdeki rehberden şehrin
tarihini okuyorum. En önemlik kralları Pakal (Güneş ve Kalkan). Binaların çoğunu yapan ise oğlu Chan Balum (Jaguar ve Yılan) Ne kadar güzel ve de mistik isimler. Sırf isimlerinden çıkarak hayal kurabildiğin kadar kur...



Palenque kabartmaları ile ünlü. Bende elimdeki kitapta resimlerini gördüğüm iki kralın peşine düşüyorum şehirde. Dolaşa dolaşa ve tabii biraz yardımda alarak iki kralla gözgöze gelmeyi başarıyorum. Daha doğrusu benim iki gözüme karşılık onların tek gözü. Baba oğul arasındaki benzerlik özellikle burun bölgesinde hık demiş burnundan düşmüş misali.. Eğer hayal gücünüz fazlaca genişse Maya'lar Laz'lardan gelmedir diye bir tez ortaya sürebilirsiniz bile..



BABA OĞUL



Bana göre Palenque'yi eşşiz yapan özellik ise şimdilik sadece %5 inin ortaya çıkartılmış oluşu. Ormanın muhteşem yeşilinin sakladıkları ise şimdilik sır.

31 Ocak 2009 Cumartesi

Chamula Kilisesi - San Cristobal

1528 yılında İspanyollar tarafından kurulan San Cristobal kenti tek katlı evleri, güzel sokakları ile kolonyal dönemin izlerini taşıyan keyifli ve huzurlu bir şehir görünümünde. Ancak şehrin sokaklarında dolaşırken, yerel sanatçıların eserlerini sattığı küçük dükkanlardan alışveriş yaparken, kentin bulunduğu Chiapas eyaletinin Meksika’nın en sorunlu bölgelerinden biri olduğunu hayal edebilmek güç. Kökenleri İspanyollara dayananlar ve yerliler arasında yüzyıllardır süren sorunlar halen bu güzel kentin arka planında. 1994 yılında ünlü maskeli liderleri Subcomandante Marcos liderliğinde başyan Zapatista isyanında, şehir isyancılarca ele geçirilen ilk yerdi.


Ancak San Cristobal’i benim için unutulmaz yapan ne kolonyal geçmişi ne de isyancıları. Yaptığım tüm seyahatler içinde beni en etkileyen yerlerden biri olan San Juan Chamula köyü ve küçük kilisesi.

San Cristobal’in 10 km kadar dışında yer alan ve Tzotzil yerlilerinin yaşadığı Chamula’ya ulaştığımızda bizi ilk karşılayan rengarenk bir pazar yeri oldu. Her ne kadar turistlerce çok ziyaret edilen bir yer olsa da, kilisenin önünde kurulmuş pazar yeri, otantikliği ile Meksika’da hatta tüm bölgede gördüklerim arasında en iyilerden biriydi.



Haftalık alışverişlerini tamamlamaya çalışan yerliler, sırtlarına bağladıkları çocukları ile satış yapmaya çalışan kadınlar, uzaklardan biryerden gelen kıpır kıpır bir müzik, tezgah aralarında tembel tembel dolanan sıska köpekler, biraz ileride yolun kenarında bir sandalyeye oturttuğu müşterisini traş etmeye başlayan seyyar berber. Tüm sesler, kokular ve görüntüler birbirine karışıyordu. Seyahatlerde olmayı en sevdiğim ortamlardan birindeydim ve açıkcası biraz ilerideki kilise beni çok da ilgilendirmiyordu.


İçeride fotoğraf çekilmesinin kesinlikle yasak olduğu bu kiliseye girerken, şimdiye kadar yüzlercesini gördüğüm örneklerinden bir farkı olacağını düşünmüyordum, ama bir insan bu kadar mı yanılır….

Öncelikle etrafta ne çarmıha gerilmiş İsa figürleri verdı, nede klasik kilise mobilyaları olan halkın oturduğu sıralar ve rahibin vaaz verdiği mihrap. Eğer hafızam beni yanıltmıyorsa etrafta hristiyanlığı çağrıştıracak her hangi bir simge de yoktu. Kapıdan girer girmez tam karşınızda mihrabın olması gereken yer ağır ve koyu renk perdelerle kapatılmıştı.

Kilisenin boş zemini ise tamamen çam ağaçlarından toplanmış iğne yapraklarla örtülmüştü. İçerideki loş ışıkta sert bir orman zemininde geziniyor gibiydiniz. Etraftaki tütsülerin yanında yerde pek çok renk renk mum da yanıyordu ve ilk korkum dolaşırken bu mumlardan birini devirip zemini yakmak oldu.

Bir süre sonra sessizce bir köşeye çekilip oturdum ve hayatımda ilk defa yerli kuranderoları yani şamanları iş üzerinde izlemeye başladım. Bir grup insanın yanına yere oturmuş fısır fısır dua mı ediyorlardı, yoksa konuşuyorlarmıydı bilemiyorum ama etrafındaki insanların beklenti dolu, saygılı ve ürkek gözleri mistik olandan, bilinmeyenden, inanılandan haber alındığını anlatıyordu. Sanırım yapılan seremoninin bir parçasıda, yanlarında getirdikleri içkileri yada kolaları içmekti. Bir grupla işini bitiren kurandero, daha sonra sabırla beklemekte olan diğer bir grubun yanına gidiyordu.

Büyülenmiş bir şekilde etrafta olanları izlerken, garip bir şekilde bende kendimi bilinmeyene inanılmaz derecede yakın hissettim. Şamanlara göre enerji herşeydi ve herşeyde enerjiydi ve hayatımızın her anında çevremizdeki dünyadan enerji alıyor ve veriyorduk. O sırada benim verdiğim enerji neydi bilmiyorum ama aldığım enerji inanılmazdı Tıpkı yüzyıllardır gizlenen bir sırra ortak olmak gibi bir şeydi.

Garip ama gerçek bu kilisenin bir rahibi de vardı. Giriş kapısının hemen sağına yerleştirdiği ufak bir vaftiz çanağına, annelerinin kucağında bekleyen ve kimide avaz avaz ağlayan bebekleri sokup sokup çıkartıyordu. Tüm olanlar arasında kilisenin ortamına uymayan galiba bir tek oydu. Sonradan öğrendiğime göre rahip o kilisede çalışmıyormuş ve sadece ayda bir kez gelip çevrede doğan bebekleri vaftiz ediyormuş.

Aşağıdaki resim internetten bulabildiğim kilisenin içini gösteren birkaç fotoğraftan biri ve 1950’li yıllarda fotoğrafçı Gertrude Duby Blom tarafından çekilmiş.Bir fikir vermesi açısından buraya koyuyorum ancak daha öncede yazdığım gibi benim ziyaretimde mihrap kısmı perde ile kapatılmış durumdaydı.

19 Ocak 2009 Pazartesi

Oaxaca'dan Lezzetler..



Hayatta çok fazla keşki’leri olmayan bir insanım ama en büyük keşkilerimden biri Oaxaca’da kaldı.

Bu bölgenin en meşhur tatlarından birine ilk kez şehirde Pazar yerinde rastladım. Kavrulmuş çekirge. Sarımsak, limonsuyu ve acı biber ile harmanlanarak kavurulan hayvancıklar yaklaşık 3000 yıldır bölge insanlarının damaklarını şenlendirmekteymiş. Başta pek ciddiye almasam da, baktım ki chapulines adı verilen bu lezzet, sokaklarda el arabalarında kapış kapış satılıyor. Çoluk çocuk herkes gazete kağıdından yapılmış külahlara koydurdukları çekirgecikleri afiyetle yiyorlar. Dayanamayıp seyyar satıcıların birinden rica edip bir tane aldım ama sonrasında uzun uzun çekirge bana baktı, bende ona, ama nedense, gözlerimi kapasamda bir türlü ağzıma atamadım. Sonra günlerce tüh diye gezsemde, chapulineslere bir daha rastlayamadım, ama öğrendiğime göre lezzeti tavuk etine benziyormuş…


Pazarda satılan bir başka bize tanıdık ürün ise çukulata. Ancak benim için muhteşem olan bu lezzet, anavatanında pek muhteşem değil. Bir kere açıkta kocaman hamur topakları halinde satılıyor, ve bildiğimiz çukulataya hiç benzemiyor. Yine buralarda çok sevilerek içilen çukulata içeceği ise, çok tatlı ve bol sulu kakao kıvamında.

Akşam otelde hayatıma giren yeni bir kavramda mezcal oldu. Buralarda söylendiği gibi tekila’yı gringolar, mezcal’i ise gerçek Meksika’lılar içermiş. Sadece Oaxaca bölgesinde üretilen mezcal, tekila gibi agave bitkisinden üretiliyor. Tekila tek bir cins agave’den ve çift damıtılarak üretilirken mezcal, 5 çeşit ayrı agave’den üretilebiliyor ve bir kez damıtılıyormuş.


Mezcal küçük bardaklarda şat olarak sunuluyor ve yanında da bir sürprizi var. Mezcal yapılan agavelerde yetişen ve yine bu bölge mutfağının lezzetlerinden olan bir tür larva. Ama Allahtan mezcal’in yanında bütün bütün vermiyorlarda, kurutulup toz haline getirilmiş, tuz ve acıbiber ile harmanlanmış halini sunuyorlar. Önümde gözlerini dikmiş direkt bana bakan bir hayvan olmadığından olsa gerek, limon ve larva tozu eşliğinde mezcalleri büyük bir keyifle içtim. Sonrasında küçük paketler halinde Türkiye’ye getirdiğim bu kıymetli tozu, aile efradım ve arkadaşlarım da severek denediler.

Bu arada içinde kurtcuk – larva gördüğünüz tekilalara aldanmayın, çünkü bu larvalar sadece mezcal yapılan agavelerde yaşarmış. İllaki kurtlu tekila içeceğim diyorsanız bir şişe mezcal bulmanız lazım.

Tekila hakkında son bir not ise, aslında Meksika’lıların değilde buraya gelen İspanyolların buluşu oluşu. Beraberlerinde getirdikleri brandy’leri biten İspanyollar, o sıralar Azteklerin fermente ederek içecek haline getirdikleri agave suyunu damıtarak ilk tekilayı üretmişler

13 Ocak 2009 Salı

Oaxaca


Adının yazıldığı gibi değilde, genizden gelen seslerle Vohaka olarak okunduğunu ancak Meksika’ya geldikten sonra öğrendiğim şehir, onu uzaktan ilk gördüğüm sabahın erken saatlerinde pırıl pırıl bir güneşin altında şıkır şıkırdı.

Yeşil bahçelerle çevrelenmiş, şehri kuş bakışı gören güzelim otelimiz Victoria’nın terasında bu sıcak güneş altında yaptığım keyifli bir kahvaltı Mexico City’nin bütün yorgunluğunu bir çırpıda atıvermişti.Çok kısa sürede anladığım gibi, Meksika çok renkli bir ülkeydi ve bugün bambaşka bir rengin günüydü.

Zapotek ve Mikstek yerlilerinin anavatanı olan şehir, bu garip adını etrafta bolca yetişen guaje ağaçlarından alıyor. Aztek dilinde guaje ağaçlarının yetiştiği yer anlamına gelen Huaxyacoc kelimesi sonradan gelen İspanyollarca dillerinin daha kolay dönmesi için Oaxaca olarak söylenivermiş.

Neredeyse her Meksika şehrinde olduğu gibi burada da bir katedralin önünde uzanan ve şehrin merkezi olan meydanın adı Zocala. Meydan turistler ve neredeyse her turiste iki tane düşen satıcılarla dolu. Satıcılar, dünyanın her tarafındaki meslektaşları gibi, ısrarları ile sizi hafiften bunaltsa da, renkli yerel giysileri ile çiçekten çiçeğe konan kelebekler gibiler. Onların elde dokunmuş kemerlerine özenip sıkı pazarlıklar sonrası birkaç tane kemer alıyorum.

Kolonyal dönemde, İspanyolların güney Meksika’daki en önemli yerleşim yeri olan şehirde bu geçmişin izlerini son derece iyi korunmuş kolonyal yapılarda görebilmek mümkün. Renk renk evlerin süslediği sokaklarında avare avare gezip – kötü – İspanyollardan izler aramak mümkün. Tahmin edebileceğiniz gibi dünyanın bu bölgesindeki filmde kötü adam rolü İspanyollara düşüyor. Kötü adamların başı, görkemli Aztek imparatorluğunun sonunu getiren kişi Hernan Cortes’e ise Oaxaca bölgesi İspanya Kralı tarafından hediye verilirken 1. Oaxaca Markizi olarakta ödüllendirilmiş. Kötü adamın sonunu getiren kişi ise şaşırtıcı bir biçimde bizden biri. Cortes, Meksika sonrası döneminde, son savaşını Andrea Doria komutasındaki İspanyol donanmasında, Barbaros Hayrettin Paşa’ya karşı 1541 yılında yapar. Boğulmaktan son anda kurtularak kısa bir süre sonra askerlik hayatına, sonrasında da hayata veda eder.


Türkçe’ye çevrildimi bilmiyorum ama eğer bir gün yolunuz Meksika’ya düşerse, bu istilaya katılan askerlerden biri olan Bernal Diaz del Castillo’nun The true history of the conquest of New Spain adlı kitabı mutlaka okumanızı öneririm. Bu dönemi ilk elden anlatan, güçlü Aztek imparatorluğunun nasıl sadece 530 askerle yenildiğini anlatan masalsı bir kitap.


Oaxaca yakınlarında iki önemli eski şehir bulunuyor. İlki Zapoteklerin en büyük şehirlerinden biri olan Monte Alban. MÖ 500 yıllarında kurulmaya başlanan şehir MS 800 yıllarında o zamanki filmlerin kötü adamları Azteklerin baskıları yüzünden terk edilmiş. Değişik köşegen yapısı ile gözlem evi, bu şehrin en tanınan binası. Ayrıca burada National Geographic kanalında defalarca izleyip, her seferinde de dehşet içinde kaldığım, futbol benzeri bir oyunun oynandığı stadyumlardan birinide görüyorum. Bu oyunda yenilen takımın oyuncuları, hemen oracıkta tanrılara kurban edilirmiş. Zamanımızda milyonlarca dolar alıpta, sonra sahada deyim yerindeyse uyuklayan kimi futbolcuları, bir zaman tüneli aracılığı ile oraya gönderip, sonrada izlemek çok keyifli olurdu her halde…

Oaxaca yakınlarında bir başka önemli ören yeride Mitla. Önce Zapotekler, sonrada Mikstekler tarafından kullanılan şehir, geometrik desenli taş işçiliği ile ünlü. Dedim ya İspanyollar bu bölgede kötü adam,işte burayı ele geçirince ilk iş buradaki tapınakların çoğunu yıkarak, taşlarından kendileri için San Pablo kilisesini inşa etmişler. Eski şehrin kalıntıları arasından yükselen kilise, Vatikan’ın bu ülkede yüzlerce yıldır süren kısmen beyhude mücadelesinin simgesi gibi.

Akşamüzeri tekrar kente döndüğümüzde, kendimi hemen her şehirde en sevdiğim yerlerden biri olan Pazar yerine atıyorum. Çeşit çeşit sebzeler, meyveler, bol bol acı biberler arasında gördüğüm birkaç ilginç (!) lezzet bir sonraki blog yazısının konusu olsun.

Akşam otele döndüğümde günün son ışıklarına harika margaritalar eşliğinde veda ederken, o gece hayatıma yeni bir kavram giriyor. Efendim, Tekila’yı gringolar içerken, gerçek Meksika’lılar mezcal içermiş. Eeee, madem Meksika’dayız, harbi Meksikalılar gibi içelim derken, gece odamı nasıl bulup, kapısını nasıl açtığımı hatırlamıyorum..

Oaxaca ateşi mezcal’de bir sonraki yazımda….