.jpg)
Bu fotoğraflarla şimdilik Myanmar hakkında yazacaklarımda burada bitiyor. Bir sonraki yazıda bambaşka bir ülkede, başka renkler, kokular ve görüntüler arasında buluşmak üzere...
.jpg)
Bu fotoğraflarla şimdilik Myanmar hakkında yazacaklarımda burada bitiyor. Bir sonraki yazıda bambaşka bir ülkede, başka renkler, kokular ve görüntüler arasında buluşmak üzere...
Ocak ayı başlarında annemin Myanmar’da çektiği fotoğrafları yayınlarken, yaşlı bir kadına ait.bir fotoğraf varki, hikayesi de olması gerekenlerden biri o diye yazmıştım. Annemin fotoğraflarına bakarken, adeta bir tanıdığın resmine rastlamışcasına sevinmiştim. İki yıl önce ben Myanmar’dayken, başkent Yangon’daki Şvedagon tapınağında onun oturduğu basamakların hemen karşısına oturup, uzun uzun onun sabırlı bekleyişini seyrettiğimi hatırlıyorum. Küçücük sepetinde getirdiği gülleri, tapınağa gelenlere satmaya çalışıyordu. Çalışıyordu belki iddalı bir söz oldu, aslında hiç kıpırdamadan, konuşmadan oturup, elinde güller tutan bir kadın dı o. Belki de sabır’ı fotoğraflamıştım o zaman.. Karşısında oturduğum 10-15 dakika içinde hiç bir şey satamamış ve de satmak içinde en ufak bir hamle de bulunmamıştı. Bari ben bir şeyler alayım diye düşünürken, başka bir şeyin peşine takılıp oradan uzaklaşmış ve onu unutmuştum...jpg)
Benim için bir ülkeyi anlamaya giden yollardan biride onu, orayı yaşamış ve de şanslıysak sonrasında yazmış birinin satırları arasında dolaşmaktır. Özellikle geçmiş zamanların hayatlarıdır beni çeken, hayaller arasında dolaştıran, hayaletlerle tanıştıran. Doğru yada yanlış kurduğum hayallerdir çoğu kez bir coğrafyayı beynimin bir köşesine kazıyan. Yazılarımı okuyan sevgili dostlarım bilirler, o hayallerde ben şekilden şekile girerim...
yazılmış bir roman ve herşeyi bırakıp sadece yazma isteği ile döndü..jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
Budist bir ülkede olduğunuz için, suyun üzerinde olsanız bile tapınaklardan kaçma ihtimaliniz yok. En önemlisi Pong Do U Pagodası. Burada 12. yüzyılda kalma, kutsal kabul edilen 5 adet Buda heykeli var. Bunlar altınla kaplanmış, büyükçe patateslere benzeyen figürler. Her tarafta kocaman ve aynı tarz Buda heykellerini gördükten sonra bu ufak ve modernize edilmiş figürler bana son derece hoş ve değişik gelmişti. Meğerse işin aslı öyle değilmiş, altın varakla kaplana kaplana bu ufak heykeller zaman içinde irice patateslere dönüşmüşler, sanırım eski hallerini de hatırlayan kalmamış olacak ki, Pagoda’nın içinde sergiledikleri eski fotoğraflarında da yine bu patates hallerindeler.
Ziyaret ettiğimiz bir başka yer ise, bence kesinlikle bir pazarlama başarısı olan, gölün üzerine inşa edilmiş, Sıçrayan Kediler Manastırı. İçerde tembel tembel yatan rahiplerden ve kedilerden başka pek bir şey yok ama bir zamanlar yaratıcı gücü yüksek olan rahiplerden biri nasılsa kedilere bir halkanın içinden atlamayı öğretmiş. Kediler biraz huysuzlansalar da, ödül olarak verilen kuru mamanın hatırına 3-5 kere halkanın içinden atlıyorlar. Bütün şov bundan ibaret, ama herkes bunu görmek için orada...jpg)
.jpg)
köprünün korkulukları yoktu..Aval aval sağa sola yada havaya bakılarak atılan bir kaç adımda insanın kendini gölün sularında bulması içten bile değildi. 1.2 kilometreyi farkında olarak yürümek bende henüz daha gelişmemiş olan sıkı bir meditasyon eğitimini ve disiplinini gerektirir ama tabiki o tamamen bambaşka bir konu..
‘ 19 Aralık 2005
Mandalay’dan Mingun’a Ayeyavardi nehri üzerinde mavna’ya benzer bir tekne üzerinde yaptığımız yolculuk, belki de güvertede oturmakta olduğum geniş hasır koltuğun etkisi ve rahatı ile bana nedense kolonyal dönemleri çağrıştırıyor, bazı şeyler çok tanıdık. Önceki hayatlardan birinde Burma’daki İngiliz kuvvetlerinde çalışan kocası ile buluşmaya giden, uzun etekler giymiş, hasır şapkası, beyaz eldivenleri tam, bir İngiliz kadın mıydım acaba?.jpg)
Limandan biraz açılınca etraf kısmen sakinleşiyor. Teneke evler yerini saz damlı kulübelere bırakıyor. Nehir kenarında pirinç yetiştirenlerde var.
.....Tekne’nin üst güvertesindeki gölgeliklerin altında hafif esen rüzgarında etkisi ile , sıcağıda fazlaca hissetmeden 1 saat sürdü yolculuk. Bitmemiş tapınağı ve beyaz boyalı pagodaları ile uzaktan görünmeye başladı Mingun.
.jpg)
Sahile iniş gemiden kıyıya atılan bir kalas üzerinden, trabzan ise iki kişinin uçlarından tuttuğu bambu bir çubuk. Mingun’un satıcıları ise tüm ülke içinde en ısrarlı olanları. Geniş bir grup olarak hep beraber dolaştık.
.jpg)
Mingun’daki en görkemli yapı kesinlikle Mingun Paya, yani bitmemiş tapınak. 1790’da kral Bodavpaya’nın yapımına başlattığı tapınak, eğer tamamlanabilseymiş 150 m. yüksekliği ile dünyanın en büyük tapınağı olacakmış ancak kralın ölümü ile 1819 yılında daha 1/3 ü tamamlanmışken durdurulmuş. 1838 yılındaki bir deprem ise binada derin bir yarık açmış ve şu anda dünyanın en büyük tuğla yığını olarak durmakta bitmemiş tapınak...
Tamamlanamamış bir rekor denemesinden sonra, bu küçüçük yerde birde gerçekleştirilmiş bir rekor var. 1808’de yine Kral Bodavpaya tarafından tapınak için yaptırılan çan 90 ton ağırlığı, 4 metre yüksekliği ve 5 metre çapı ile dünyanın en büyük kırılmamış çanı. Moskova’daki bundan daha büyükmüş ama bir de çatlağı varmış... ‘
.jpg)
Dolayısıyla mutfakta harikalar yaratan kimi blog komşularımın pişirip bizlerle paylaştıklarını, sanki uzaya bir mekik fırlatmışlar, ya da bilinmeyen bir diyarı keşfetmişler gibi hayranlıkla izlerim ve laf aramızda çaktırmadan da içten içe kıskanırım.. Ne de olsa şu ana kadar benim yapabildiğim en karışık yemek risotto’dan öteye gidememiştir...
Mutfak her ne kadar benim için evin karanlık bir bölümü olarak kalsa da, nedendir bilmem pazara gitmeye ve alışveriş etmeye bayılırım.. Sanırım beslenme içgüdüsünden daha çok renkler ve kokular ve dokunduklarımdır beni çeken.. Bir de tabi satıcılar...Özellikle tarlalarında, bahçelerinde yetiştirip satmaya getirdikleri ürünleri öylesine bir gururla ve keyifle sunarlar ki, bir kaç kilo bir şey almadan geçmem mümkün olmaz.. Hele satıcı hanım ise, yanında mutlaka tarifinide verir..Ben de sanki eve gidip hemen yapacakmışım gibi bütün ciddiyetimle dinler ve kafamda notlar alırım...Yaz aylarını geçirdiğim Datça’da Cumartesi günleri kurulan pazara gitmek neredeyse tüm haftanın en önemli aktivitesidir...
.jpg)
Seyahat ederken de yerel pazarlara yapılan kısa ziyaretler, tüm gezinin en keyifli anlarından biri olur benim için..Meraklı kedi misali, farklı gelen her şeye dokunur, koklar, elimde evirir çevirir ve çoğu kez de cesur yürek olarak tadına bakarım.. Şu ana kadar harika şeyler keşfettiğim gibi, ne olduğunu sormaya korktuğum felaket tatlar ile de karşılaştığım olmuştur. Bu konuda ki derin yaşam felsefem, aklımda kalacağına, midemi bozsun gibi bir şey olduğu için, neredeyse canlı olmayan herşeyin tadına bakmışımdır. Korkalık ettiğim tek şey Meksika’da kızartılmış çekirge olmuştu, o zamandan beride onların tadını merak eder dururum..
.jpg)
Tabii bir gezgin olarak Pazar yerlerinin önemli bir özelliği daha vardır.. İnanılmaz renkler yakalayıp harika fotoğraflar çekersiniz.
.jpg)
Myanmar’da da Bagan bölgesinin en büyük yerleşim yerlerinden biri olan Nyaung Oo ‘nun pazarında geçirdiğim zaman da, tüm duyularıma şölen çeken harika bir deneyim olmuştu...İşte bugünkü yazımda sizlerle fotoğraflar aracılığı ile bu pazarı paylaşmaya çalışıyorum..Renkleri görüp, kokuları hayal edebiliyor musunuz? Bu arada merak edenler için Myanmar mutfağının Hint dokunuşları taşıyan, Çin mutfağı benzeri bir tadı ve görüntüsü olduğunu eklemeliyim..
.jpg)
Ya Myanmar’lı kadınlar? Fotoğraflara biraz daha yakından bakıp ve yüzlerine sürdükleri sarı kreme dikkat ettiniz mi? Ne olursa olsun kadınız işte, ne kadar zor şartlarda olursa olsun, kendimize gösterdiğimiz özeni, yaşama bağlılığın simgesi olarak görürüm hep..
.jpg)
Kadınların yüzlerine sürdükleri tanakha adı verilen bu kozmetiği, Myanmar’lı kadınların çoğunda görmek mümkün. Aynı adı taşıyan ağacın dallarının taşla öğütülüp, toz haline getirilmesi ve sonrasında buna bir miktar su ilave edilmesi ile yapılıyormuş. Bu işlemden sonra macun kıvamına gelen bu ürün en çok güneşin zararlı ışınlarını önlüyormuş. Cildi serinletmesi, gözenekleri küçültüp, sivilce oluşumunu engellemesi ise diğer faydaları.. Çoğu kadın bu macunu yanak bölgesine sürerken, daha yaratıcı olanlar bununla da yapacak bir şey bulmuşlar..
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
Bagan ilk kurulan Burma krallığının başkenti ve eskiden 4 milyon pagodalı kent olarak biliniyormuş. Ancak bu sayının bir hayli abartılı olduğunu biliyoruz, o zamanlar birileri her halde uydur gitsin, hiç olmazsa namımız yürür hesabı bu ismi bulmuşlar. Bir de tabi kim buralara gelecek de, kim sayacak diye düşünmüş olabilirler ama birileri saymış işte. 13. yüzyılın sonunda yapılan resmi bir sayımda sayıları 4446 imiş, şu anda tanımlanabilenlerin sayısı ise 2217.
.jpg)
Peki neden bu kadar çoklar? Bunun cevabı aslında binlerce yıldır insanoğlunun genlerine kazınmış korkularla zaaflarla ilgili. Ne kadar çok sevap kazanırsan, bir sonraki yaşamında ya da öbür dünyada o kadar rahat edersinin hesabı tüm bu yapılanlar. Budistler için de hayır işlemenin en iyi yolu bir tapınak veya stupa yaptırmak.. Herkes tabi bütçesine göre yaptırmış. Kimi devasa boyutlarda son derece usta işi yapılar, kimi ise mütevazi bir kulübecik ayarında..Ama eminim dünya alem görsün en büyük sevabı ben yapıyorum işte diye inşaatı gereğinden daha büyükçe tutanlarda olmuştur aralarında. Hani şu bizim Ramazanlarda televizyon kameraları eşliğinde fakir fukaraya verilen iftar yemekleri hesabı..
.jpg)
Ama o akşam üzeri büyükçe bir tapınağın balkonundan dört bir yanımda uzanan muhteşem manzarayı izlerken aklımdan geçenler bunlar değildi. Etrafımda gördüklerimin bir zamanların ihtişamlı Bagan kentinin sadece bir gölgesi olduğunu biliyordum ve ben hayalimde o eski kenti yaratmaya çalışıyordum. Kubilay Han yönetimindeki Moğol ordularının kente gelişi öncesi buradaki sarayların ve tapınakların pek çoğunun ahşaptan yapıldığı biliniyor.Bu yapıların neredeyse tamamı ise zaman içinde yok olup gitmiş. Geriye kalanlar tuğladan yapılmış olanlar. İnanılmaz bir biçimde dünyanın pek çok yerinde karşımıza çıkan Moğol savaşçılarının da, yağmaya ve kıyıma başlamada önce bir an için nefeslerini tutup o muhteşem kenti uzaktan şöyle bir seyrettiklerini düşünmek garip bir biçimde hoşuma gitti o akşam üzeri...
.jpg)
Bugün Bagan’daki pek çok büyük tapınak onarılmış ve kullanılır durumda. İki yıl önce benim orada bulunduğum zaman etrafta çok fazla onarım çalışması yoktu ancak annemin bu yılın aralık ayı sonunda çektiği resimler şu anda yağun bir restorasyon çalışmasının sürdüğünü gösteriyor. Ama yine inşaatta çalışanların arasında kadınların olması düşündürücü değil mi? Bu da bu inanılmaz toprakların başka bir gerçeği.. .jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)
.jpg)