22 Temmuz 2010 Perşembe

Çöl Pazarı - Aşkabat

Bu yılın Mayıs ayında bize oldukça yakın iki ülkeye, Türkmenistan ve Özbekistan’a seyahat ettim. Yorucuydu, şaşırtıcıydı, sürprizlerle doluydu.


İlk hedefimiz Türkmenistan’a bizim ülkeden çok fazla şirket ve işçi gittiği için olsa gerek, sanki elimizi kolumuzu sallayarak gidebiliyormuşuz gibi geliyordu bana. Meğer ne büyük yanılgıymış…Meğer Türkmenistan turistler için dünyada vize alınması en zor ülkelerden biriymiş. Alınmış vizelere rağmen küçük grubumuzun pasaport kontrolden geçmesi bir saati geçti. Şimdiye kadar pasaportumu sanki bir sanat eseriymiş gibi uzun uzun inceleyen kimse olmamıştı.

Yerel rehberimiz Mergen ‘Ata yurduna hoş geldiniz’ diye karşıladı bizi. Hoşuma gitti. Otele vardığımızda saat sabahın dördü olmuştu ve biz birkaç saatlik uyku için odalarımıza çekilirken, otelin giriş katındaki disco’dan yanlarında sivri topuklar üzerinde tıkır tıkır yürümeye çalışan sarışın kız arkadaşları ile çıkan yurdum erkeklerini görmek oldukça tanıdık bir durumdu.

Sabahtan adını daha öncede duyduğum Tolkuçka Pazarı olarak bilinen çöl pazarına gittik. Tolkuçka, Rusça, birbirini itme kelimesinden geliyormuş. Hakikaten adına oldukça uygun bir Pazar. Yağmurlu bir gün olmasına rağmen ana giriş kapısından itiş kakış giriyoruz.






Burası şehrin 12 km. kadar dışında çölde kurulmuş ve neredeyse her şeyin satıldığı kocaman bir Pazar. İkinci el araba da var, canlı hayvanda, don da var inşaatlık kereste de. Orta Asya’nın en büyük pazarı.









Girişte Türk olduğumuzu anlayan küçük kasetçi bangır bangır bir İbrahim Tatlıses şarkısı çalmaya başlıyor. Biraz evvel otelde kahvaltı etmemize rağmen, mangallarda pişen etlerin kokusu ağız sulandırıcı ama burada fazla oyalanmadan pazarın içlerine doğru yol almalı ve bol bol fotoğraf çekmeli, ne de olsa mavilimon bu fotoğrafları bekliyor..









Bir zamanlar ipek yolunda kervanların tıngır mıngır ilerlediği yollarda uzun bir yolculuk bekliyor bizi. Hepsi yakında mavilimon’da :))

Eğer acele edenler varsa seyahatin kimi fotoğraflarına İngilizce blogum http://www.turquoisediaries.blogspot.com'dan/ bakabilirler..

15 Haziran 2010 Salı

Ganden Manastırı

Tibet’teki son günümüzde 4400 metre yükseklikteki Ganden Manastırına gittik. Lhasa’dan yaklaşık 45 dakika uzaklıkta ve bir değişiklik olarak yol asfalt ve oldukça güzel. Ana yoldan ayrılıp, manastıra ulaşmak için tırmanmaya başlayınca yol tekrar toprak ve bozuk bir hale döndü.


Ganden sanırım Tibet’te beni en çok etkileyen yer oldu.1417 yılında kurulmuş manastır sadece dağların ve gökyüzünün olduğu bir yere, bir dağın yamacına inşa edilmiş ve karşıdan inanılmaz görkemli bir görüntüsü var.

Ganden aynı zamanda Dalai Lama’nın bağlı olduğu Gelugpa tarikatının merkezi, bu yüzden Çinliler, manastırın politik önemini de göz önüne alarak, burayı yıkmak için oldukça uğraşmışlar. Önce top ateşine tuttuktan sonra, tek tek binalardan kalan taşları ve briketleri aşağıya atmışlar. O koca topları Lhasa’dan buralara kadar getirdiklerine göre Ganden’i ortadan kaldırmak Çinliler için gerçekten önemliymiş. Tarikatın kurucusu Tsongkhapa’nın mezarı da burada bulunuyor. Ancak zavallı Tsongkhapa’nın öldükten sonra başına gelenler , hani denir ya pişmiş tavuğun başına gelmemiş. Yüzyıllardır mumyalanmış olarak burada huzur içinde yatan Tsongkhapa’nın bedeni Çin işgali sırasında önce parçalanmış sonra da yakılmış. O olaydan sonra bir rahip tarafından kurtarılabilen birkaç kafatası parçası ve külleri üzerine bugün yeni bir mezar yeri yapılmış durumda.

20 yüzyılın başlarında 6000 rahibin yaşadığı söylenen manastır, 1959 ve 1966’daki yıkımlardan sonra tekrar inşa edilmiş. Bugün bu manastırın yüzyıllar boyunca Tibet toplumunda yerine getirdiği eğitim çalışmalarının devamı için, bir benzeri Tibet’in sürgündeki hükümeti tarafından Hindistan’ın Karnataka kentinde kurulmuş. Bugün yaklaşık 13.000 kişinin dini eğitim aldığı bir yer olarak biliniyor.

Burası gezdiğimiz tüm manastırlar içinde en rahat dolaşıp fotoğraf ve film çekebildiğimiz bir yerdi. Bizimle birlikte manastırı gezen bir haylide yerli hacı vardı. Tahminen bir kiloluk paketler halinde satılan yak yağından birer kaşık, Buda heykellerinin önünde duran büyük şamdanlara koyuyorlardı. Sanırım yıllardır adanan bu yağlardan dolayı, Tibet’teki tüm manastırlar ve tapınaklar çok yağlı. Yağ kokusu beni çok az yerde rahatsız etse de, pek çok yerde yerler yağdan dolayı oldukça kaygan ve dikkat edilmesi gerekiyor.

Manastırın binaları arasında dolanırken, yakınlarda bir yerden gelen konuşmalar ve el çırpma sesleri üzerine sesin geldiği yöne doğru ilerliyorum. Ağaçların gölgeliklerine sığınmış rahip adayları felsefe tartışması yapıyorlar. İzlemesi oldukça ilginç. Öğrencilerden biri karşısındaki arkadaşına bir soru soruyor, sonrada hadi sıkıysa bil bakalım gibilerden ‘çak’ ellerini karşısındakinin gözüne sokarcasına bir kez şaklatıyor. Eğer sorunun yanıtı biliniyorsa, o da kocaman bir el şaklatma eşliğinde geliyor. Öğrenciler ikili gruplar halinde bu çalışmayı yapıyorlar, ne sorduklarını, nede cevaplarını anlamak mümkün olmasa da seyretmek yine de çok eğlenceli..


27 Mayıs 2010 Perşembe

Gyantse - Şigatse / Panchen Lama

Gyantse, Lhasa ve Sigatse’den sonra Tibet’in üçüncü büyük şehri. Gyantse Tibet’in Çin etkisini en az almış kentlerinden birisi. Sabahtan buradaki Pelkor manastırı ve Kumbum stupasına gidiyoruz. Her ikiside 1440’lı yıllardan kalma. Pelkor manastırına giden yoldaki iki katlı tipik Tibet evleri bir harika. Kimisi alt katını bakkal dükkanı gibi kullanırken, kimiside ahır olarak kullanıyor.




Pelkor manastırı ve Kumbum stupası yan yana iki yapı. Daha önceden burada Budizmin diğer kollarınıda temsil eden 15 ayrı manastır varmış ama bunlardan şu anda sadece bu ikisi ayakta. Burada rahipler tarafından beslenen bir sürü köpek var, hepside güneşin altında tembel tembel uyuyorlar.

Pelkor manastırındaki heykellerin çoğu kilden yapılmış. Kumbum stupası ise sekizgen tasarımı, teraslı dış mekanı ve çok katlı iç mekanı ile Tibet mimarisinin en çarpıcı örneklerinden biri. Yeni restore edilmiş olduğu için dış kısmındaki boyalar pırıl pırıldı.


Öğleye doğru 2,5 saatlik bir yolculuktan sonra Şigatse’ye ulaştık. Yol yine çok kötüydü ve yer yer su taşmaları sonucu yok olmuştu. Şigatse Tibet’in ikinci en büyük kenti ve buradaki Taşilhunpo manastırıda şu ana kadar gördüklerimizden farklı olarak gerçekten yaşayan bir manastır. Burayı 1. Dalai Lama kurmuş. Tibet’te Kültür Devriminden en az etkilenen manastırlardan biri olduğu söyleniyor, kim bilir belkide Çinlilerin bir şekilde 10. ve 11. Panchen Lama’ları kontrolleri altında tutmalarından kaynaklanıyor bu durum.

Şigatse Panchen Lama’ların şehri. Panchen Lama’lar Tibet’te Dalai Lama’dan sonra gelen ikinci önemli ruhani liderler ve reenkarne olarak yeniden doğan Dalai Lama’ları tespit etmede önemli bir görevleri var. Şu an da iki ayrı kişi Panchen Lama olarak kabul ediliyor. İlki 1989 doğumlu Gedhun Choekyi Nyima. 1995 yılında Dalai Lama tarafından 11. Panchen Lama olarak tespit edildikten kısa bir süre sonra ailesi ile birlikte Çinliler tarafından gözaltına alınmış ve o tarihten sonra kendisinden ya da ailesinden bir daha haber alınamamış. Çinli yetkililere göre şu anda 20 yaşında Tibet’te mutlu mesut yaşayan bir adammış ancak dünya kamuoyunun elinde onunla ilgili olarak sadece altı yaşında çekilmiş bu fotoğraftan başka bir şey yok.

İkinci ve ortalıkta olan Panchen Lama ise 1990 doğumlu Gyaincain Norbu. Çinliler tarafından Tibet’li yetkililere seçtirilen Panchen Lama. Anne ve babası komünist parti üyesi olan bu genç bu yıl içinde Çin Halkları Politik Konsültasyon Komitesine üye olarak atanmış ve sıkı bir gözetim altında Beijing’de yaşıyor. Şu anda 75 yaşında olan 14. Dalai Lama’nın ölümünden sonra yerini alacak reenkarnasyonunun bulunmasında danışılacak en önemli kişilerden biri olması Çinlilerin bu konudaki inadını açıklamaya yeter sanırım.


Şigatse’de ki Taşilhunpo manastırı ise geleneksel olarak Panchen Lama’ların evi. Eskiden bu manastırda 5000 civarı rahip yaşarken, şu anda bu sayı 700-800 civarındaymış. Rahiplerin yaşadıkları binalarda manastırın içinde olduğundan burası adeta büyükçe bir köy görünümünde. Bizim gittiğimiz saatlerde daha çok 11-12 yaşında çocuklar etrafı süpürerek temizlik yapıyorlardı. Benim gittiğim tarihte 9 yaşında olan Çinlilerin Panchen Laması ise henüz bu geleneksel evini görmemişti.

23 Nisan 2010 Cuma

Tibet'te otobüs yolculuğu..

Lhasa’dan ayrılmadan bir gün önce karaları bağlamıştım.Ertesi gün yapacağımız Gyantse yolu küçük bir otobüste tam 10 saat sürecekti, ve ben uzun otobüs yolculuklarından çok sıkılırım. 1-2 saat sağa sola bakınıp, kitap okumaya çalışıp, müzik dinleyip zaman geçirsem de sonrası adete sonsuz bir boşluk gibi gelir. Nedense yolda pek uyuyamam da.

Ama yolcu yolunda gerekti ve ertesi gün Lhasa’dan ayrıldıktan kısa bir süre sonra asfalt yol bitti ve Gyantse’ye kadar uzun toprak bir yolda gitmeye başladık. O ilk anlarda bilemezdim ama bu yolculuk unutamayacağım yollardan biri olacaktı. Yolun kimi kısımları sellerden ve yağmurlardani yok olmuştu, midibüsümüz ise adete dört çeker bir jeep gibi yol alıyordu.Yolda bir iki kere ufak derelerin içinden bile geçtiğimizi hatırlıyorum.


Bu yoldaki manzara çok rahat bir şekilde söyleyebilirim ki şu ana kadar gördüğüm en güzel şeydi. Bu kadar uzun bir mesafeyi ilk defa bir şeyler kaçırırım korkusuyla uyuyamadan geldim. Sayılacak olurca sadece dağlar, gökyüzü, bulutlar, nehir veya göller ve çokta kısıtlı bir bitki örtüsü var ama hepsi birleşince inanılmaz bir güzellik ve vahşi bir doğa yaratıyorlar.


İlk önce 4700 metrelerdeki Kamba La geçidini geçip Yamdrok Gölüne geldik. Burası 4485 metrede ve Tibet’in dört kutsal gölünden biri. Tibet’liler burada öfkeli Tanrıların yaşadığına inanıyorlar ve ayrıca yine inançlarına göre burası yaşamın uğurudur ve suyu kuruduğu zaman Tibet artık yaşanılmaz bir ülke olacaktır. Tüm renkler yine inanılmaz bir netlikteydi. Rüzgarsız bulup durduğumuz bir yerde ise dağların ve bulutların göl üzerindeki silüeti tam bire birdi. Muhteşem turkuaz rengi ise sanırım asla unutulmayacak bir şey.

Öğle yemeğimizi lunch box’lardan Yamdrok’un kenarında yedik.

Daha sonraki geçit Karo La’da ise kendi yükseklik rekorumu kırdım. 5010 metre. Burası Tibet’in en kutsal yerlerinden biri sayılıyor ve bende ilk gün verilen dua eşarbını buradaki yüksek bir kayanın üzerine bağladım. Ancak eklemeliyim ki, Tibet’te yükseklik beni Peru’da ya da Bolivya’da olduğu kadar rahatsız etmedi.Evet, yine hızlı hareket ettikçe insan derin nefes almakta zorlanıyor ama burada daha yükseklere çıkmama rağmen, belki de etrafın açıklık olmasından dolayı fazlaca zorlanmıyorum.

Üçüncü olarak geçtiğimiz yüksek geçit ise Gyanse’ye yaklaşırken geçilen Simila, yanlış hatırlamıyorsam 4200 metrelerdeydi. Tüm bu tepelerde bol miktarda dua bayrakları, eşarpları ve üst üste dizilmiş taşlardan oluşan minik stupalar vardı.

Yolculuk sırasında pek çok yaşam yerinden geçtik. Genelde tarımla uğraşıyorlar ve kullandıkları yöntemler çok ilke. Kara sabanla toprağı sürüp ,rüzgara karşı samanla tohumu ayırmaya çalışıyorlar.




Yol boyunca çok komiğime giden bir şeyde koyunlar oldu. Bu çevrede çok fazla araba görmediklerinden olsa gerek, bizim otobüsten inanılmaz korktular. Yol kenarından uzakta, oldukça emniyetli mesafede duranlar bile, otobüsü görür görmez çılgınlar gibi kaçmaya başlıyorlardı, hatta kimileri tepelere tırmanmaya çalışırken patır kütür gerisin geriye düşüyorlardı.

Akşam Gyantse’de yatağa yattığımda sanki hala otobüsteymişim gibi sarsılıyor hissediyordum kendimi , ama kim bilir belki de Tibet’in inanılmaz doğasının renkleriydi , deliksiz bir uykuya dalmadan önce hala başımı döndüren.

14 Nisan 2010 Çarşamba

Lhasa - Jokhang Tapınağı

Lhasa’da bir öğleden sonra rahatlıkla şehrin kalbi olarak nitelendirilebilecek Jokhang Tapınağı ve onun hemen önündeki Barkor meydanında geçti. Jokhang bu bölgedeki en eski tapınak ve Tibet’in en kutsal dinsel objesi olarak kabul edilen Sakyamuni Buda’sı da burada bulunuyor. Bu heykeli zamanın Tibet kralıyla evlenen Çinli bir prenses beraberinde yeni ülkesine getirmiş. Tapınağın içinde ayrıca Budizm’in bütün okullarını temsil eden heykeller bulunuyor. Yine tüm heykeller çok güzel ve bol miktarda altın ve kıymetli taşlar kullanılmış.



Ama asıl ilginç olan tapınakta bulunan ve çalışan hacılardı. Tibet’in çeşitli yerlerinden burayı ziyarete gelenler tapınakta gönüllü olarak çalışıyorlardı. Çeşitli temizlik işlerinin yanı sıra kimi gruplarda yerlere oturmuş içine yak yağı konulan küçük kandilleri temizliyorlardı. Kimileride boşalan kandillere çaydanlıklardan tekrar yağ dolduruyordu. Yak yağı Tibetliler için kutsal bir adak, ancak yanan kandillerin oldukça ağır bir koku yaydığını eklemeliyim.

Tapınağın giriş kapısında ,içinde ve çevresinde yerlere yatıp kalkarak ibadet eden hacıları ise hiç sıkılmadan saatlerce izleyebilirsiniz. Hacıların bu kendilerini yere atma hareketi oldukça ilginç. Önce Buda’yı selamladıktan sonra hızla yere doğru emekleme pozisyonu alıyorlar sonrada boylu boyunca yüz üstü uzanıveriyorlar. Kimileri bu hareketi yaparak tapınağın çevresini belki yüz kez soldan sağa dönmeye çalışıyormuş. Bu tapınağın çevresini dönen kimileri yere yatarken becerikli bir hareketle altlarına bir hasırda sermeyi de beceriyorlardı. Bir diğer büyük grupta aynı hareketi tapınağın giriş kapısında yapıyordu. Bunlarda yine Buda’ya adadıkları belli sayıda bu hareketi tamamlamaya çalışıyordu. Tapınağın girişindeki taşların aşınmasının nedeni ise bu hareketin yüzlerce yıldır milyonlarca kez tekrarlanmasından başka bir şey değil.




Jokhang tapınağında şu anda her şey yerli yerinde gözükse de, Çin işgali ve sonrasında da Kültür Devrimi sırasında buradaki tüm objeler oldukça zarar görmüş, bir kısmı da yok olmuş. Hatta Çinliler işi iyice ileriye götürerek ülkenin bu en kutsal tapınağını bir süre domuz ahırı olarak bile kullanmışlar.

Barkor meydanının etrafı ise çok canlı bir Pazar yeri. %50 si turistik eşya satıyorsa, diğer yarısı da yerli halka yönelik. Pazar yerindeki satıcıların çoğu ise her daim tüccar olan Çinliler. Her zaman olduğu gibi en ufak bir şey almak için bile insafsızca pazarlık etmek lazım.





Tapınak ve meydandaki en olağanüstü şeyse insanlardı. Hacı olacakları için en güzel giysilerini giyip, daha da önemlisi en güzel takılarını takmışlardı. Erkekler kırmızı ip ve 1-2 parça turkuazlı yüzük benzeri tokalarla saçlarını toplarken, kadınlar kırmızıdan yaptıkları bantları kullanmışlardı. Bu bantların üzerinde ise ceviz büyüklüğünde turkuaz parçaları var. Kulaklarındaki iri küpelerin dışında, kimilerinin saçlarından da turkuaz dizili sicimler sarkıyor. Barkor meydanındaki insan zenginliğine sanırım bir başka yerde rastlamak çok zor. Pek çok rehber kitap bu meydana geldiğinizde kendinizi orta çağa gelmiş gibi hissedeceksiniz diye yazıyor. Kesinlikle haklılar.




20 Ocak 2010 Çarşamba

Potala Sarayı

Aylar önce Tibet’e doğru diye yazmaya başlamıştım değil mi? Kim bilir beklide akıbetimi Tibet’te 7 yılın yazarı Alman dağcı Heinrich Harrer’e benzetmiş olabilirsiniz, ama merak etmeyin ben Tibet’e gittim ve döndüm, hem de yıllar önce..

Tibet eminim ki pek çok gezginin aklında ve gönlünde en üst sıralardaki yerini korumaktadır. İster gidilmiş görülmüş olsun isterse de gidilmeyip hep hedeflenen. Bu gezinin en hit noktası ise eminim her daim Potala Sarayı olacaktır. Yüzyıllar boyunca Tibet’in dini ve siyasi lideri olarak kabul edilen Dalay Lamalar’ın evi.

Potala gerçekten altın kubbeleri ile olağanüstü bir yapı. 13 katlı olan bu bina 20. Yüzyılın gökdelenleri yapılmadan önce uzun süre dünyanın en yüksek binası ünvanını elinde tutmuş. 5. Dalay Lama burayı daha önceden burada var olan bir sarayın üzerine 1645 yılında inşa ettirmeye başlamış.

İçerisi oldukça karanlık ve bir dolu labirent gibi giriş çıkışlardan oluşuyor. Ben Çin istilasından sonra içerisinin çok boş olacağını tahmin etmiştim ama başka yerlerde gömülü olan 2. ve 3. Dalay Lamalar hariç diğerlerinin hepsinin mezarları burada. Hepsi ayrı odaların içine yerleştirilmiş ve neredeyse tümü de oldukça görkemli bir biçimde inanılmaz derecede çok sayıda kıymetli taşlarla süslenmiş. Kıymetli taşlar çoğunlukla bu ülke insanlarının çok sevdiği mercan ve turkuaz. En büyük mezar ise en önemli Dalay Lama olarak kabul edilen 5.’ye ait. Bu mezarlar eski saray kabul edilen kırmızı bölümlerde bulunuyor.

Fotoğraflardan da rahatlıkla ayırt edilebilecek sarayın kırmızı bölümlerinde tapınaklar ve geçmişteki Dalay Lama’ların mezarları bulunuyor. İlk olarak inşa edilen ve daha sonra da 13. Dalay Lama tarafından yenilenip büyütülen beyaz bölüm ise daha çok 13. Ve 14. Dalay Lama’lar tarafından yaşama alanı olarak kullanılmış.

1959 yılında Çinlilerden kaçarak Hindistan’ın Dharamsala kentine sığınan 14. Dalay Lama Tenzin Gyatso’nun meditasyon ve yatak odaları da bu bölümdeydi. Son derce mütevazi odalar olduğunu eklemeliyim.

Size bu yazımda Sarayın iç kısımlarından fotoğraf gösteremiyorum çünkü Potala Sarayında fotoğraf ve video çekmek inanılmaz pahalıydı. Hala öyle mi bilmiyorum ama benim gittiğim dönemde odaları tek tek fiyatlandırmışlardı. Fotoğraf genelde her bir oda için 90 Yuan (13 USD), video ise yine oda başına 540-1450 Yuan ( USD 80-200) arasında değişiyordu. Dünyanın hiçbir yerinde şimdiye kadar böylesine yüksek fiyatlarla karşılaşmadım.

Yazılanlara göre sarayda 1000 adet oda, 10.000 adet tapınak ve 200.000 adet de heykel bulunuyormuş. Tüm bunların önce Çin istilasından, sonrada Kültür Devriminden kurtulmuş olması ise tüm insanlık için büyük bir kazanç. Özellikle Kültür Devrimi sırasında yakıp yok edilen tüm tapınaklarının arasında olmamasını ise zamanın başbakanı Zou En Lai ‘a borçlu Potala. Ancak yine de bu dönemlerden kurtulamayan 100.000 adetten fazla doküman ve sanat eseri olduğu da biliniyor. Kimi Çin’e götürülmüş, kimileride yok edilmiş.

Bir zamanlar hükümet merkezi ve pek çok insanın evi olan bu büyük yapı bugün sessiz ve terk edilmiş. Etrafta dolaşan pek çok turist ve Çin’li müze bekçileri bile bu büyük boşluğu dolduramıyor. Bir zamanlar buradaki tüm koşuşturmayı, insanları, sesleri, kokuları hayal etmeye çalışmak ise sonrasında burada yaşayanların başına gelenler nedeniyle hüzünlü ve de boşuna bir çabalama oluyor.