30 Mayıs 2011 Pazartesi

Orta Asya'da farklı inançlar..

Aslinda kimileri hiç de farklı değil, bize çok aşina olanlar: mesela türbe, mezar ziyaretleri..İçinde çoğu kez kimin yattığı pek de bilinmeyen mezarlara okunan milyonlarca dua, milyonlarca umut...(fotoğraflar Türkmenistan'dan)




ya da rüzgarda savrulan yüzlerce paçavra, her birinde ayrı bir özlem gizli...
kutsal olduğuna inanılan mekanların yakınlarında ev isteyenler,

ya da bebek....


kimi zamanda ulu kişinin altında oturduğuna inanılan ama sonradan devrilmiş ağacın altından geçerken dilenen dilekler, ya da adaklar..( takip eden 2 fotoğraf Özbekistan Bahauddin Nakşibendi türbesinden)



ya da biraz daha beceri ya da inanç isteyenler: eğer taşı düşürmeden parmaklarınızın üzerinde tam bir tur attırabilirseniz dileğiniz gerçekleşecek.. (fotoğraflar Türkmenistan'dan)


ya melekleri görüp, konuşabileceğiniz bir kuyuya ne dersiniz?? Böyle bir fırsat olurda denenmez mi, tabiki denedim. Tam karanlık sağlanması ve her hangi bir yerden ışık sızmaması için önce sıkı sıkı yorganlarla örtüldüm..




peki ne mi oldu?? Söylersem dileğim gerçekleşmezmiş :))

Ya da bir macera turuna dahil edilebilecek kadar tehlikeli olanlar:
Tepenin üzerinde oturan adam sizi önce biraz para karşılığı önce sıkı sıkı yorganlara sarıyor, sonra da aşağıya doğru yuvarlayıveriyor. Eğer düz giderseniz dileğiniz gerçekleşiyor, sola giderseniz hiç şansınız yok ama eğer sağa doğru giderseniz de bir daha deneyebiliyorsunuz..

Bu tehlikeli işi yapanları fotoğraflamak için uzun süre etrafta dolandım ama yabancıların fotoğraf çekmemesi konusunda çok hassastılar, dolayısıyla son fotoğraf bu olayı önceki yıllarda fotoğraflamayı başarmış tur rehberimiz Yıldırım Büktel'den..



Tüm dileklerinizin gerçekleşmesi dileği ile.....

21 Mayıs 2011 Cumartesi

TAŞKENT

Bizim Ankara’mız gibi Özbekistan’ın başkenti Taşkent de turistik açıdan şanssız bir şehir. Eğer bir iş güç yoksa, ya da uçağınız oradan kalkmıyorsa kimse uğramak, gezmek, tanımak için özel bir çaba sarf etmiyor.


Bizim içinde durum aynıydı. Hiva, Buhara, Semerkant gibi buram buram tarih kokan, eski zamanlara ait ne varsa doya doya içimize çektiğimiz muhteşem şehirlerden sonra, Taşkent biraz fazlaca yeni ve günümüze aitti. Aslında böyle olması önemli ölçüde doğanın da suçuydu. Yoksa Batı’ya ve Doğu’ya giden kervan yolları üzerinde önemli bir ticaret ve el sanatları merkezi olarak yüzyıllarca hüküm sürmüştü. Ancak gerek geçen yüzyılın başlarında Rusya’da gelişen siyasi olaylar nedeniyle, gerekse de 1966 yılında geçirdiği büyük depremden sonra şehir adeta sıfırdan yeniden inşa edilmişti..




Belki de İstanbul’da bizim yeşile hasret gözlerimizden dolayı, ben bu yeni Taşkent’i çok sevdim. Taşkent yemyeşil bir şehir. Her yer parklarla, bahçelerle dolu demek te yanlış olur. Sanki şehrin bulunduğu yere önce kocaman yemyeşil bir park inşa etmişler, sonrada içine binaları, yolları ve orada yaşayan insanları yerleştirmişler gibi. Şehirde dümdüz olduğundan, insan hiç yorulmadan ağaçların gölgesinde saatlerce yürüyebilir gibi geldi bana.




Taşkent’de öğleden sonra yaptığım uzun bir yürüyüş sırasında, çocukluğumda yaz aylarımı geçirdiğim Yalova’yı düşündüm. Harika bir sahil kasabasıydı, deniz kenarı boyunca uzanan tarlalarda, bahçelerde ne mutlu ve kaygısız zamanlarım geçmişti. Sonra Taşkent gibi, Yalova’da depremle adeta yerle bir olmuştu. Ama bu talihsiz olayın ardından Taşkent adeta küllerinden yeniden doğarken, Yalova ne olduğu belirsiz, adeta kimliksiz bir varoşa dönüşmüştü. Yıllardır ne zaman oradan geçsem, hep içimde bir yerler sızlar.. Sevgili ile neredeyse 30 yıl önce orada tanışmıştık ve hep bir gün adam akıllı vakit ayırıp da gidip görelim dememize rağmen , belki de 30 yıl önceki hali ile hatıralarımızda kalsın diye de gitmeyi hep erteledik ve tahminim o ki, hiçbir zamanda gitmeyeceğiz…



Tekrar Taşkent’e dönecek olursak, şehirdeki yapıların çoğu yeni. Eski sayılabilecek yapılar Barak Han medresesi ve Kafalı Saşi türbesi. Bu yapıların bulunduğu kısma ise aynı mimari tarzda büyük bir cami inşa edilmiş. Caminin içine girme isteğimize ise, eğer namaz kılmayacaksanız etrafta fazla dolanmayın diyen caminin imamı kibarca engel oldu. Yıllardır türlü dine ve inanca ait pek çok tapınağı ziyaret ettim, dini ritüellerine saygı duymak koşulu ile Tanrı’nın evlerinde hep hoşça karşılandım, hiçbir sorun yaşamadım. Kadınların giremediği birkaç yer hariç, bu işin istisnasını nedense bir Müslüman olarak hep camilerde yaşadım…Birkaç kez Müslüman olduğuma inanmayan hocaları besmele çekerek ikna ettimse de, kimi kez böylelerine de rastladım..


Taşkent, Özbekistan’daki son durağımdı. Haftaya Orta Asya’daki farklı inançlarla ilgili bir yazı yayınladıktan sonra bu ülkeye veda edip, bambaşka bir coğrafyaya, hem çok bildik hemde pek bilmedik bir ülkeye; İngiltere’ye doğru yola çıkacağız..

8 Mayıs 2011 Pazar

Semerkant

Semerkant çok güzel bir şehir, bizim Türkiye’de hep özlemini çektiğimiz cinsten çok yeşil bir şehir. İklimi de insanı yakıp kavuran Buhara’ya göre çok daha iyi. Tarih boyunca da hep böyle olmuş. Marakanda adıyla anıldığı yıllarda, MÖ 329 yılında Büyük İskender burayı ele geçirdiğinde, tarih kitaplarında anlatıldığına göre, yol ve savaş yorgunluğunu uzunca bir süre burada dinlenerek geçirmiş. Hatta tek çocuğunun annesi olacak kadına da burada aşık olmuş..



16. yüzyıla ulaşıldığında, Semerkant Orta Asya’daki en büyük ve en zengin şehirdir. 17. Yüzyıla ulaşıldığında, şehrin en ünlü meydanı Registan artık bugünkü halini almıştır. Meydandaki en eski yapı, sol tarafta kalan Timur’un torunu ve devrin ünlü astronomu Uluğ Bey adına 1417 yılında yaptırılan medrese. Tam karşısında 1617 yılında yaptırılan bir başka medrese Şirdar ve tam ortalarında da 1661 yılında yapılan Tilyekari medrese.


Uluğ Bey kendi adını taşıyan medreseyi astronomi çalışmalarını yürütmek ve öğretmek için yaptırmış, ve burada kendisinin de ders verdiği biliniyor. Bugün Uluğ Bey’i ders verirken gösteren çok güzel bir heykel grubu da medresenin içinde. Medresenin kapısında ise yazan yazı çok hoş ‘’Bu kapıdan geçen, gökyüzünün sırrına erecektir’’ Ancak tabi ki bu işler sadece kapıdan geçmekle olmayacağı için, Uluğ Bey’in ölümünden sonra Semerkant’da yaptırdığı ve o günün koşullarında dünyanın en iyi gözlemevi olarak kabul edilen ünlü rasathanesi, içinde yaşayan kırk cini kovmak amacıyla yıkılır. Bugün cin kovucuların adı sanı bilinmez ama Uluğ Bey’in Galile’nin 200 yıl sonra yapacağı gibi dinsel katkıya şiddetli bir eleştiri getirmek amacıyla söylediği şu sözler, anlayabilenlerin ruhlarına yüzyılların ötesinden meltem gibi eser. ‘’ Dinlerin getirdiği sis gibi dağılabilir, krallıklar yok olur, ancak bilimin çalışmaları ile ortaya çıkarılan sonuçlar sonsuzluğun hanesine kaydedilir.’’

Özbekistan’daki her tarihi yapıda olduğu gibi medreselerin içi turistik eşya satıcıları ile dolu. Hatta müze görevlilerinin bile, size bir şeyler satmak istemesini, bir süre sonra yadırgamamaya başlıyor insan. Ama renk renk Özbek suzenilerine de bakmadan geçmek neredeyse imkansız..

Bu yapıların tamamlandığı yıllar artık Semerkant’ın son parlak yıllarıdır. 1700’lü yıllara gelindiğinde artık tüm medreseler boşaltılmış ve binalar yaklaşık 300 yıl kendi kaderine terk edilmiştir. Rus araştırmacılar burasını neredeyse bir toprak yığınının altında bulmuşlar ve sonrasında uzun bir restorasyon çalışması sonucu bu hale getirmişler. Sovyetler Birliği döneminde de Registan meydanı halk mahkemelerinin ve infazların yapıldığı yer olmuş.Hikayeleri, hayaletleri çok olan bir yer burası..





Semerkant tarihi eserlerle bezeli bir şehir olsa da, görsel medyada en çok kullanılan yeri bir mezarlık, ama tabi sıradan bir mezarlık değil burası. Şahı Zinde isimli bir evliyanın türbesinin etrafı 9.yüzyıldan beri Semerkant’ın mezarlık alanı olarak gelişmiş.14. ve 15 yüzyıllarda Timur ailesinin kadınları da buraya gömülmüş. Etrafı bugün de mezarlık olarak kullanılmakta. 40 merdiven ile ulaşılan ana yolunun sağı ve solu, adeta değerli bir kolyenin taşları gibi yan yana dizilmiş, mavinin her tonuna bulanmış türbeler ile dolu. Orta Asya’da bizde olduğu gibi türbe ziyaretleri çok seviliyor, dolayısıyla Semerkantlılarla da günün her saatinde burada.

Semerkant’ın bir başka güzel yapısı da 36 metre yüksekliğe, 46 metre genişliğe sahip kapısı ile sizi karşılayan Bibi Hanım Cami. Bibi Hanım Timur’un Çin’li olduğu tahmin edilen eşi. Timur, Hindistan seferinden elde ettiği filler dolusu altınla 1397-1398 yıllarında, 1,5 yıl gibi çok kısa bir sürede bu camiyi inşa ettirmiş. Çok hızlı yapıldığı için, çok da sağlam olmamış ve ileriki yıllarda içinde çatlaklar oluşmaya başlayınca, meydandaki cami kullanılmaya başlanmış.




Efsanevi Timur ve güzelliği dillere destan bir Bibi Hanım olur da, İpek Yolunda onların hikayeleri anlatılmaz mı??? Asırlar boyunca kulaktan kulağa aktarılırken, hikaye ne kadar değişikliklere uğradı bilinmez ama benim kulağıma anlatılana göre Timur, Bibi Hanım’a çok güvenir ve sefer için Semerkant’dan ayrıldığında tüm işlerini ona devredermiş. Yine bir başka seferde olan Timur bu caminin inşaatını da Bibi’ye emanet etmiş ve döndüğünde bitmiş olmasını istemiş.

Timur’un seferden dönmek üzere olduğunu haber alan Bibi, bakmış ki cami de işler çok yavaş ilerliyor, bu işin sorumlusu olarak gördüğü mimarı yanına çağırmış ve bir an önce inşaatı bitirmesini emretmiş. Ama bizim mimar Bibi’ye sevdalı, gönlü ne ferman dinliyor ne de Timur’un dillere destan gazabını.

‘’Cami’yi bir şartla bitiririm’’ demiş mimar, ‘’eğer bu kulunuza bir öpücüğü çok görmezseniz..’’ Bibi mimara başka kızlar, büyük paralar önerdiyse de, onu kararından caydıramamış ve sonuçta razı olmuş. Derler ki mimar Bibi’yi tüm hasreti ve tüm aşkı ile öptüğünde, yanağında bu öpücüğün izi kalmış ve Bibi ne yaparsa yapsın bu izi silememiş. Tabi bu işi önce gören,sonra da öğrenen Timur hem Bibi’yi, hem de mimarı bu caminin kapısının üzerinden attırıvermiş, ve yine anlatılanlara göre Bibi gitti giderken, mimar kanatlanıp kuş olup Hicaz’a uçmuş. Kadınların yazgısı bu coğrafyada hiç değişmiyor galiba. Bu tarihten sonra da Timur’un talimatı üzerine, kadınlar yüzlerini başkalarına göstermemek için peçe takmaya başladı derler.

İpek Yolu’nda masalların hiç sonu yok değil mi???

Son fotoğraflar aslında en çok sevdiğim yerden: Semerkant pazarı



27 Nisan 2011 Çarşamba

Datça'da yeni bir mevsim..

Birkaç yıl önce gazetelerin seyahat eklerinden biri benimle yazlarımı geçirdiğim Datça, yaptığım seyahatler ve gezme tutkum hakkında bir röportaj yapmıştı. İki saatlik keyifli sohbetimiz ise sonunda gazeteye şu başlıkla çıkmıştı. ‘’Yaz aylarında dünya seyahati bile önerseniz Datça’dan ayrılmam’’


Uzun yıllardır yaz tatillerimi Datça’da geçiriyorum. Çalışma hayatında olduğum dönemlerde buranın bana her zaman verdiği sessizliğin, huzurun enerjisini biriktirip biriktirip, kendimi yeniden büyük şehrin kucağına atardım. Sonrasında iş hayatımı sonlandırdığımda aslında gerçekten burada mutlu ve üretken olduğumu anladım. Şimdilerde ise İstanbul’daki hayatımızın ve evimizin büyük bir kısmını buralara taşıma heyecanlarında ve çalışmalarındayız.



Bu önemli karara ise son iki yıldır aralıklarla baharları ve kışı burada geçirmemiz neden oldu. Yağmurun, sırılsıklam olmak isteyeceğiniz cinsten adam gibi yağdığı, deli gibi esen fırtınanın, her geçen dakika sahile daha da büyüyerek vuran dalgalarında hayal kurmaya doyulmadığı, egzos kokusunun hiç bilinmediği yollarda yapılan uzun yürüyüşlerden sonra dönülen sıcacık bir şömine karşısında yapılan uzun sohbetler bizi yavaş yavaş bu karara ulaştırdı.



Şimdi mevsimlerden ilkbahar, bir yağmur yağıyor bir güneş çıkıyor ama ben hava durumu ile uğraşmayı çoktan bıraktım yeni bir hayalin peşindeyim. Ayaklarımızda plastik çizmeler, yanımızda ne olur ne olmaz diye bir yağmurluk, elimizde kürekler sevgili ve küçük köpeğimiz Hera ile kendimizi çayırlara, tepelere vurup lavanta peşine düştük. Hayalim ise küçük bahçemi lavanta çiçekleri ile bezemek. Marketlerde satılan lavanta tohumlarının yarattığı hayal kırıklıklarından sonra bizim dilimizde karabaş otu olarak bilinen ve bu mevsim dağları bayırları süsleyen Fransız lavantası fideleri yeni umudum, yeni hayalim....



Biliyorum bu yazım bir ‘’gezi’’ yazısından çok, ‘’ben’’ ile ilgili oldu ama merak etmeyin önümüzdeki aylarda Datça ile ilgili yazılar bol bol gelecek. Şimdilik derim ki, eğer büyük şehrin hara güresinden bunaldıysanız, her şeyden uzaklaşıp, kafanızı boşaltıp alacağınız tek bir nefes, bin nefes yerine geçecekse atlayın otobüse, uçağa, arabaya bu mevsim buralara gelin…

Giyin ayağınıza eski plastik çizmelerinizi, vurun kendinizi sadece size ait olan kumsaldaki dalgalara. Uzun uzun yürüyün, hele bir de şansınıza yağmur öncesiyse…Emin olun ki denizi renkten renge sokan mavi mor bulutların sihri sizi de hemen etkisi altına alacak ve verilmesi gerekli zor kararlar ya da söylenmemiş şarkılar, yazılmamış şiirler, romanlar bir anda zihninizde yerini bulup, kelimelere dökülmeye başlanacak..

NOT: Bu yazım 25.Nisan 2011tarihinde World Travel Channel'ın blogunda yayınlanmıştır. Buradan ulaşabilirsiniz..

20 Nisan 2011 Çarşamba

Bir efsanenin izinde : ŞEHRİSEBZ

1980’li yıllarda TRT’de yayınlanan İpek Yolu belgeseli, her halde hayatımda beni etkileyen tek televizyon programı oldu. Sürekli batıyı merak eden ben, o belgesel sayesinde doğunun farkına varmıştım. Programı izlemek adeta bir düşte gezinmek gibiydi ve sonraki yıllarda yapacağım seyahatlerin de rotasını, bilinçaltında o yıllarda çiziyordum.

Yüzyıllardır kervanların insanları, malları, kültürleri, inançları taşıdığı, o uzun yolun orasına burasına sonraki yıllarda fırsat buldukça gitmeye çalıştım. Çin’de, Özbekistan’da, Türkmenistan’da, Suriye’de, İran’da o eski kervanların peşinde, beynimde Kitaro’nun o muhteşem fon müziği ile unutulmaz zamanlar geçirdim. Şimdi nereden başlamalı ki anlatmaya……

Belki de en iyisi, bu efsane yolun geçtiği topraklarda, yaşarken efsane olmuş bir insanı anlatmakla başlamalı: Timurlenk


1336 yılında Semerkant ile Buhara arasında bir şehir olan Şehrisebz’in yakınlarında bir aşiret reisinin oğlu olarak dünyaya gelir Timur. Gerçekten de adı gibi yeşil bir şehir Şehrisebz. Yemyeşil bereketli toprakları, kerpiç evleri, ekine bürünmüş tarlaları, etrafta dolaşan koyun sürüleri ile görüntü olarak Anadolu’yu çok fazla çağrıştıran bir yer. Timur göçebelikten yavaş yavaş toprak düzenine geçen bir topluluğu idare eder ve bu şehirde onun ilk merkezi olur.

Ünlü acımasızlığı Timur için aslında bir taktik olmuştur. Onun adını duyan karşısındakiler titremeye başlamış ve çoğu kezde savaşmadan şehrin kapılarını ona açmışlardır. En önemli özelliği dindar bir kişi olmasına rağmen dini, askerlik ve devlet işlerine karıştırmamasıdır. Timur’un kimi savaş taktikleri de halen harp okullarında okutulmaktadır.

Hayattayken bir efsaneye dönüşmüş ve tarihte tek bir insanın kurduğu en büyük imparatorluğu yaratan Timur ilk sarayını Urgenç’i aldıktan sonra, oradan getirdiği ustalar ve kölelerle buraya yaptırır. Dünyada o zamana kadar yapılmış en büyük giriş kapısı bu sarayın olur. Yapı Timur yaşarken bitirildiyse de, onun ölümünden 100 yıl kadar sonra kemerin yıkılması sonucu çökmüştür. Ne yazık ki Timur’un yaptırdığı pek çok eser, aynen imparatorluğu gibi uzun ömürlü olamamıştır. Saraydan bu güne ulaşabilen ise çinilerle bezeli giriş kapısından kalabilenler, ama onlar bile Timur’un sarayının görkemini anlatmaya yeterli.



Timur, başta kendi türbesini buraya yaptırsa da, imparatorluğunun büyümesi ve vizyonunun genişlemesi sonucu, merkezini Semerkant’a taşır. Orada, kendisine yeni bir saray ve türbe yaptırır.

Semerkant Şehrişebz arası yaklaşık 2.5 saat. Yol zaman zaman inanılmaz bozuk olsa da etraftaki manzara inanılmaz hoş. Ufka kadar uzanan yemyeşil çayırlarda otlayan hayvanlar, arada bir ortaya çıkan ufak köyler… Sanki bu manzaranın içinden bir yerlerden Timur ve atlıları çıkıp geliverse, insan son derece olağan karşılayacak. Bir taraftan merak etmeden duramıyorum, insan bu kadar güzel yerleri bırakıp, neden çok farklı yerlere at sırtında yıllar süren seferler yapar diye..


Semerkant’ta 100 yıl kadar önce harabe durumunda olan Timur’un mezarı – Bur Emir, bugün çok iyi restore edilmiş durumda. Timur, dünyadaki en büyük yekpare yeşim taşı olarak kabul edilen mezarında, etrafında çocukları, torunları ve hocası ile çevrilmiş olarak yatıyor.



Özbekistan’da rehberlerin keyifle anlattığı bir hikaye de, yaşarken acımasızlığı ile ünlü olan Timur’un, lanetini öldükten sonra da sürdürmesi. Lahitin üzerindeki uyarılara rağmen 1941 yılında, Rus bilim adamları mumyasını incelemek üzere Timur’un mezarını açarlar ve bu olaydan sadece birkaç saat sonra Almanlar Rusya’yı işgal etmeye başlar. Buraya kadar ki olaylar bilinse de asıl şehir efsanesi sonradan geliyor; güya Timur’un mumyası Stanlingrad üzerinde bir uçakla yedi tur attırıldıktan sonra, Almanlar teslim olmaya karar vermişler.



İpek Yolu’nda anlatılan hikayelerin, masalların sonu yok…



(*) Bu yazının kısaltılmış bir biçimi 2 Mart 2011 tarihinde World Travel Channel ‘ın blogunda yayınlanmıştır. Burada bulabilirsiniz….

26 Şubat 2011 Cumartesi

Datça'da bir başka mevsim..

Acaba siz de Türkiye’deki en atıl yatırımlardan birinin sahillerimizi dizi dizi kuşatan yazlık evler olduğunu düşünenlerdenmisiniz??? Kış aylarında sahil kıyılarına yolunuz düşerse derin ama bir o kadar da güzel bir sessizlikle karşılaşırsınız. Bu sessizliği, bu huzuru neden daha çok insanın yaşamayı seçmemesi beni her zaman şaşırtmıştır. Eğer çalışıyorsanız ya da çocuklar okuyorsa tamam ama emekli olmuşlar ya da büyük şehirlerde olmadan da işlerini yürütebilecek durumda olanlar ne işiniz var oralarda????


Bu kışın büyük bölümünü Datça’da geçirdik. Bizim için yeni bir deneyimdi ve tek kelime ile bayıldık. Neden mi??

• Sessizlikte huzuru ve mutluluğu bulduk

• Doğa’ya daha yakın olmak, aslında hayatlarımızda hep olması gereken şeydi..

• Büyük şehirlerdeki insanın dikkatini dağıtan pek çok şey ortalıkta olmayınca daha üretken hale geldik.

• Sevgili de, bende sürekli yazdık, kitap üstüne kitap devirdik..


• Yağmur yağdımı, adam gibi yağdı, hani şu dolaşıpta sırılsıklam olmak isteyeceğiniz cinsten.

• Fırtına çıktımı, deli gibi esti, her dakika daha da büyüyerek sahile vuran dalgalar tam hayal kurmalıktı..

• Güneş çıktımı, hava anında ilk bahara dönüştü, sahile şezlonglar atılıp uzun süren piknikler yapıldı.

• Ocak ayında, papatyalar bile açmaya başlamıştı, Datça’nı ünlü dallamasının yani papatya sapı salatasının tadına doyum olmadı.


• Haftalık pazar harika, ve neredeyse her şey sadece bir gün önceden dalından kopup gelmeydi. Portakalın, mandalinanın kilosu da 1 liraydı, koca koca demet çiçeklerin fiyatı da..


• Bu mevsimde dağ çileği diye satılan meyvenin aslında başka bir adı olması gerektiği düşünüldü ama bilen çıkmadı..

• Havanın yavaş yavaş kararmaya başladığı saatlerde, mum ışıklarına, gürül gürül yanan şöminenin ateşi eşlik etti. Ya sıcak şarabın, ya da sıcak çikolatanın tam içileceği saatlerdi..



• Aynı sıcak şarap, ve sıcak çikolata termoslara doldurularak, mavi-mor yağmur bulutlarının boşalmadan önceki dakikalarında sahile götürüldü. Gökyüzünün fırtına öncesi rengi büyülüydü..


• Açık ve temiz havadan mıdır nedir, uykular daha bir deliksiz uyundu, sabahlara daha bir dinç kalkıldı.



• Sabah- öğle –akşam yürüyüşleri, egzos ve is kokusunun bilinmediği yerlerde yapıldı.

• Yağmurda dolaştıktan sonra eve çamur getirilmemesine her daim şaşıldı..

• Trafik sıkışıklığı diye bir kavram olduğu unutuldu. 5 dakikalık yerlere, adı üstünde hakikaten 5 dakikada ulaşıldı.

• Plastik çizmeleri giyip, sahilde dolaşmanın keyfine doyum olmadı.


• Aynı zevkleri yaşayan, paylaşan yeni yeni dostlar edinildi.

• Küçük köpeğimiz Hera, hayatının her halde en mutlu zamanlarını yaşadı. Tasma takmayı unuttu .Sabah evden çıkıp ancak akşam gelince, kendisine ‘’ne o burası otel mi?’’ diye tatlı tatlı kızıldı.. Bunu çokta takan olmadı, kuyruk mutlulukla hep sallandı…

Ve tüm bunlardan sonra, öncelikli planların ve hayallerin arasına, İstanbul’dan ayrılıp tam zamanlı olarak Datça’da yaşamak katıldı.. Ne demeli??? Darısı başınıza..