5 Temmuz 2009 Pazar

Tanzanya - 1

Sevgili arkadaşım Erdem Kütükoğlu, daha önce yazıları ve fotoğrafları ile mavilimon'un konuğu olmuştu. Bu kez de bir Tanzanya gezisi sonrası burada..Önce biraz Erdem kimdir, sonrada Tanzanya yazısının ilk bölümü.. Zanzibar adası hemen arkasından gelecek...Çok teşekkürler Erdem. Ellerine,gözlerine sağlık..

Az-öz-geçmiş / Erdem Kütükoğlu

Fotoğraf sevdam üniversite yıllarında, İFSAK’ta katıldığım bir kurs ve fotoğrafçılık kulübüyle başladı, 1990’ların başında ise renkli dianın canlı dünyasına yöneldi. Uzun yıllar yakın çevreme dia gösterileri yaptım. Son 1-2 yıldır İnternet’in sunduğu imkânlardan yararlanıp Fotokritik gibi sitelerde karelerimi paylaşıyorum.

Dijital fotoğraf makinesiyle tanışmam ise görece yeni, bu sayfalarda bazı enstantanelerini göreceğiniz Afrika seyahatiyle gerçekleşti.

Aileden “tarihçi genlerine” sahip biri olarak, fotoğraflarımda çoğu kez tarihsel bir çerçeve bulabilirsiniz. Açıklamalarla ilginç gelen öğeleri öne çıkarmayı, farklı kültürler veya zamanlar arasında ilişkiler kurmayı seviyorum. Üniversite yıllarında yaptığım profesyonel rehberlik bu konuda bir nebze de olsa fayda sağlıyor.

Hobilerim arasında fotoğrafa ek bir de seyahat etmek var. Ancak, ikisi son 20 yılda birbirinin o kadar içine geçmiş durumda ki, bazen seyahat etmek için mi fotoğraf çekiyorum, yoksa fotoğraf çekmek için mi seyahat ediyorum, ben de karıştırıyorum.

http://www.fotokritik.com/kullanici/Erdemk
http://www.fotoritim.com/yazi/erdem-kutukoglu--vietnam



Afrika’nın gözleri – Tanzanya (*)
Bazı yerlerle ilgili klişe sözler vardır, tıpkı “Afrika’yı görünce hayata bakışınız değişecek, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” gibi... Bu tür yorumları hep şüpheyle karşılardım. Ta ki, adımımı attığım an itibarıyla, havasıyla, insanıyla, doğası ile Afrika beni kavrayana dek... Sıcacık, hareketli, farklı... Normalde tatile çıktığınızda şehir-iş hayatının stresinden kurtulmanız için üç-dört gün gerekir. Oysa, Afrika’da ruh haliniz birkaç saatte olumlu yönde değişiveriyor......

Tanzanya, Afrika’nın doğusunda, Kenya’nın güneyinde, Hint Okyanusu’na komşu bir ülke. Aman çok uzaklarda, Avustralya civarındaki, benzer adlı Tazmanya ile karışmasın: Afrika Kıtası’nı tombul bir “T” harfi gibi düşünürseniz, dik çubuğun en üstünde, sağda yer alıyor Tanzanya. Türkiye’den biraz daha büyük bir alana yayılmış, nüfusu bizim yarımız kadar. Birleşmiş Milletler İnsani Gelişmişlik Endeksi’ne göre 179 ülke arasında 152. imiş (karşılaştırmak açısından: Türkiye de parlak değil aslında, 76. sırada). Kısaca, Tanzanya, ünlü Kilimanjaro Dağı’nın bulunduğu, kişibaşı geliri Türkiye’dekinin yirmide biri ile fakir mi fakir, bir o kadar da güzel insanların ülkesi.

Arusha-Kilimanjaro yolunda, bir pazar yerinde otobüs bekleyen bir anne…

19. yy sonlarını Alman kolonisi, 20. yy’ın ilk yarısını ise İngiliz mandası altında geçiren iki bölge, anakaradaki Tanganyika ile Zanzibar Adası, 1960’larda bağımsızlıklarını kazanmış. Birleşmelerinden de 1964’de bir cumhuriyet olan Tan+zanya doğmuş. Nam-ı diğer “Jamhuri Ya Muno Wa Tanzaniaunga”...


1970’lerde fırlayan petrol ve düşüşe geçen emtia fiyatları Tanzanya ekonomisini felce uğratmış. Önce Çin’den medet uman ülke, 1980’lerde ise aynı Türkiye gibi IMF’nin acı reçetelerine yönelmiş.


Tanzanya nüfusunun yaklaşık üçte biri Müslüman, üçte biri Hıristiyan. Tek tanrılı dinler eski inançlarla o denli iç içe geçmiş ki, yolda rastladığınız mahşeri bir kalabalığa karıştığınızda, insanların şifa dağıtan Hıristiyan bir “peygamber”den medet umduklarına şahit olabiliyorsunuz. Ufak kağıtlara yazdıkları dileklerini, sağlı sollu oluşturulan insan koridorundan geçmekte olan aziz liderlerine ulaştırmaya çalışan yüzlerce insan...



Afrika’da pazar yeri renk cümbüşü demek… Bazen bir başlık, bazen bir örtüdeki akıllara durgunluk verecek kadar çarpıcı renkler ve desen çeşitliliği ile…

“Swahili”, Doğu Afrika’da, Kenya, Tanzanya, Uganda gibi ülkelerde konuşulan yerel bir Afrika dili. Arapların bölgedeki egemenlikleri sırasında Arapça etkisine giren Swahili, ismini de, konuşulduğu sahil bölgesine atfen Arapça “sahil” kelimesinden almış. Günlük hayatta kullanılan birçok kelime Türkçe’deki Arapça kökenli kelimelere o denli benziyor ki, pek yabancılık çekmiyorsunuz:

Merhaba = Salam (selam), habari (haber?)
Günaydın = Habari za asubuhi (sabah?)
Teşekkürler = Shukrani (şükran), ahsante sana
Erkek – Kadın = Baba - Mama

Ngorongoro’da bir tuvalet.:)

Afrika’da karayoluyla tek katlı barakaların çevrelediği köylerden geçerken gözünüz devamlı rengârenk insanlarda kalıyor. Doğal olarak bazen dayanamayıp, inip, aralarına karışıyorsunuz. Yapışkan Sultanahmet satıcılarına benzeyen birkaç genç dışında size ilişen de pek olmuyor.


Arusha-Ngorongoro yolu üzerindeki bir köy. Biraz ileride, kalabalık toplanmış, bir buldozerin yol yapımı için evleri yıkışını seyrediyordu. Ne tek bir protesto, ne ağlayanlar, ne TV yayın ekipleri, ne de tutuklanan insanlar… Sadece sakin sakin seyreden, ihtiyarı, genci, onlarca insan…

Arusha yolu üzerinde, öğretmenleri eşliğinde okuldan gelen öğrenci grubu arasında pervasızca poz veren bir kız...


“Kara kaçan” eşliğinde yürüyen Masai’ler...

Ngorongoro Krateri

Tanzanya’nın kuzeyinde yer alan Ngorongoro Krateri (telaffuz ederken baştaki “n” harfi okunmuyor) 260 km2’lik bir alana yayılıyor ve denizden 2.300 m yükseklikte. Bu çevresi dağlarla çevrili, 610 m derinlikteki kraterin sarı renkli otlaklarında, jeeplerle vahşi doğayı keşfederken Afrika’nın büyüsünü (ve toz-toprağını) iliklerinde hissediyor insan…

Yerel bir okul öğrencileri açık hava müzesini ziyaret ederken yavru fil ailesinin koruması altında ilerliyor...




Ngorongoro 25.000 büyük memeliye ev sahipliği yapıyor. Bu memelilerden biri de Thomson Ceylanı.

İsmini gezgin Joseph Thomson’dan alan “Tommy”, Afrika’nın yüksek platolarındaki uçsuz bucaksız çayırlarında, yani “savana”larda yaşayan bir ceylan türü. 60-90 sm yüksekliğinde, 13-16 kg ağırlığındaki Tommy’nin en ayırdedici özelliği yanlamasına siyah bir şeride sahip olması.



Zebra ve Afrika antiloplarıyla iyi anlaşan, saatte 80 km’ye ulaşabilen Thomson ceylanlarının en büyük düşmanları ise, başta çita olmak üzere büyük kediler. Kısa mesafede dünya rekortmeni çitaya karşılık, Tommy uzun takiplerdeki performansı ve ani dönüşlerdeki görece üstünlüğü ile en büyük düşmanından kaçabiliyor. Yine de, bu özellikler, yavruların yarısının ergenliğe ulaşmadan büyük kedilere yem olmasını engelleyemiyor.


Zebralar kendi aralarında yüz mimikleri ve seslerle iletişim kurar, sık sık koklaşır ve birbirlerini kaşırlar. Anne zebralar 12-14 aylık bir gebelikten sonra tek bir yavru dünyaya getirir. Yavru doğrumdan 20 dakika sonra koşmaya başlar ve annesinin yanından ayrılmaz.



Ngorongoro’nun batı yakasındaki terastan günbatımı. Bu görsel şölenin sonuna doğru ay gökyüzünde belirmeye başlamıştı...

1 Temmuz 2009 Çarşamba

Tahran



Tahran 13 milyon nüfusu ile klasik bir başkent, yani sevimsiz.. Zaten buraya gelir gelmez, önce her yerde yediğimiz kıpkırmızı dometeslerin rengi ve tadı değişiyor ve etraf sanki daha bakımsız, daha pis. Bir de Tahran’ın trafiği İstanbul’unkine rahmet okutacak cinsten, üstüne üstelik şehrin birde 65 km uzunluğunda bir metro sistemi varmış, bir de olmasa ne olacakmış ki…

Tahran’ın bir yönünde karla kaplı Elbruz dağları var. O kısma doğru olan taraf şehrin zengin ve dediklerine görede kurtarılmış bölgesi. Orada insanlar daha bir rahat yaşıyorlarmış.Elbruz dağlarının görüntüsünü Azer Nefisi’nin kaleminden daha önce okumuştum. Ünlü eseri Tahran’da Lolita Okumak’ta odasının penceresinden görünen bu dağların görüntüsünden keyifle bahseder. Şehrin bu kısmından geçerken Elbruz dağlarının görüntüsüne bakarak, onun bir zamanlar kızları ile buluşup devrimin yasakladığı kitapları okudukları dairesini sanki hemen buluverecekmişim gibi geliyor.

Şehirdeki ilk durağımız Sadabat Sarayı’da bu bölgede bulunuyor. Asıl Saray, şehirdeki Gülistan Sarayı ve burası Baba Şah döneminde yazlık saray olarak inşa edilmiş ancak son Şah ve ailesi daha çok burada oturmuş. Burası tek bir bina değil, altı ayrı binadan oluşan bir kompleks. Şah ve ailesinin debdebeli yaşamına göre aslında mütevazi bir konut. Hatta saray bile demek yanlış olabilir, belki daha doğru bir kelime, büyük bir konak. İçerideki bir odada hala Şah ve Farah Diba’nın giysileri sergileniyor. Salonlardaki halıların büyüklüğü ve ihtişamı ise kayda değer. Ama Şah’ın megaloman kişiliğini gösteren ise bu mütevazi sarayın tam önüne diktirdiği dev heykeli. Ancak devrimden sonra bu heykeli tam çizmelerin üzerinden kesmişler. Bugün ise iki tane kocaman bronz çizme, turistlere bol bol poz vermek için fon imkanı sağlıyor.

Tahran’daki tek günümüz tam bir müzeler turu oluyor. Tarihi kalıntıların ve buluntuların sergilendiği Rıza Abbasi Müzesi ve Arkeoloji Müzesi. Bir zamanlar Mısır Konsolosluğu olarakta kullanılmış zarif bir binada hizmet vermekte olan Cam Eserler Müzesi. Küçük ve kesinlikle çok hoş bir müze.

Ama tüm müzelerin içinde bir tanesi var ki, başka herhangi bir yerde görebilmek mümkün değil. İran Merkez Bankasının büyük bir kasa dairesinde bulunan Mücevher Müzesi. Günde sadece iki saat açık olduğu ve tüm turistlerde orada olduğu için , içeri girebilmek için yağan yağmurun altında bayağı bir süre kuyrukta bekliyoruz. İçerideki mücevherlerin bolluğu, taşların iriliği ise inanılır gibi değil. Buradaki parçalar Sasani imparatorluğu zamanından beri toplanmaya başlamış ve devlet hazinesi olarak kabul ediliyor. Önce dünyanın dört bir tarafından değerli taşlar toplanır, sonrada ustalar çağrılarak mücevherler yaptırılırmış.

İlk envanter Kaçarlar döneminde yapılmış ve devrimden sonra yapılan sayımlara göre Şah ve ailesinin ülke dışına herhangi bir şey çıkarmadığı söyleniyor. İçerideki elmasların, yakutların, incilerin, zümrütlerin, turkuazların bolluğunu anlatmaya sanırım kelimelerim yetmez. Bir gün eğer yolunuz Tahran’a düşerse gitmeniz, ve yüzyıllar içinde İran halkının parasının nerelere harcandığı görmeniz gerek.İçeride fotoğraf çekmek yasak olduğu için buraya koyduğum resimler, müzede satılan katalog’dan. Yaşı Şah dönemini hatırlayacak kadar büyük olanlar, bu parçaların kimini eminim ki hatırlıcaktır…

Böylelikle İran yolculuğunun da sonuna geldik. Yollar tabi ki tükenmedi, buradan yaz sıcağına yakışır bir ülkeye Tanzanya’ya doğru yola çıkacağız..

26 Haziran 2009 Cuma

Nakş-ı Cihan - İsfahan

İşte İsfahan’ı İsfahan yapan yer bence burası. Devrimden sonra anlamsız bir biçimde adı İmam Meydanı ‘na çevrilse de, burası ‘Nakş-ı Cihan’ yani ‘Dünya’nın resmi’. Yapanlar, yaptıranlar ise imam’lar değil, Şah Abbas ve döneminin sanatçıları.

Nakş-ı Cihan Pekin’deki Tianenmen meydanından sonra dünyanın ikinci büyük meydanı. Ancak çevresi bina ile sınırlandırılmış meydan olarak dünya birinciliğini kimseye kaptırmamış. Ölçüleri 560 X 160. 1,5 km’ye ulaşan çevresinde 1000’den fazla dükkan bulunuyor. Anlayacağınız alışveriş meraklıları için tam bir cennet.

Meydanın orta bölümündeki havuz hariç, tamamı park olarak düzenlenmiş. Geceleri tıngır mıngır faytonlarla etrafında tur atabiliyorsunuz.

Meydandaki görkemli binalardan biri kapısının Hz. Ali’nin türbesinden geldiği rivayet olunan Ali Kapı. Burası tabi ki sadece bir kapı değil, Şah Abbas’ın gününün büyük bir bölümünü geçirdiği, konuklarını kabul ettiği bir yapı. Terasından görülen Nakş-ı Cihan görüntüsü bir harika. Bir başka harikası da duvar ve tavan süslemeleri ama ben bir de çinilerle süslü merdivenlerini çok sevdim.

Ali Kapı’nın tam karşısındaki bina Şeyh Lütfullah Cami. Lübnan’lı bir ulema olan şeyhin buraya gelişi sebebiyle yapılmış. Bu caminin ne avlusu var ne de minaresi. Zamanında sarayın hanımlarına ait bir cami olduğu da söyleniyor. Tam karşısındaki Ali Kapı’dan bir tünel aracılığı ile, kimselere görünmeden buraya ulaşabilen hanımlar, burada ders alırlarmış.

Meydandaki bir diğer büyük yapıda Şah Abbas Cami, ancak adı yine bence talihsiz bir kararla İmam Cami olarak değiştirilmiş. İslam dünyasının mimari şaheserlerinden ve Safevi İmparatorluğunun mücevheri olan caminin yapımına 1602 yılında başlanmış. Kubbesi minarelerinden daha yüksek. Giriş kapısının yüksekliği ise tam 40 metre. Caminin adeta her bir santimetrekaresi çini ile kaplı. İç mekanlarda uzun uzun dolaşıyorum, hissettiklerim ise büyük mekanların ve çinilerdeki sayısız renk ve desenlerin verdiği sarhoşluk….

Meydandaki binaları gezdikten sonra, artık kendinize izin verebilirsiniz: Alışveriş zamanı. Dedim ya meydanın etrafında 1000’den fazla dükkan sizi bekliyor.. Eğer bunlar bana yetmez diyorsanız Şah Abbas Cami’nin karşısındaki kapıdan kafanızı bir uzatıverin. Burası İsfahan Çarşısının girişi. En müşkülpesent alışveriş canavarlarının bile ruhuna iyi gelebilecek bir yer burası. Uzunluğu …. Sıkı durun tam 6 km.. Tamamını gezdin mi derseniz, cevabım maalesef hayır, kısıtlı zamanlar sebebim..

Ama şimdi bir dileğim var. THY Tahran ve Meşhed’e direkt uçuyor. Ah! bir de araya İsfahan’ı eklesede, şöyle uzun bir hafta sonu ayarlayıp, zamanı da ağırdan alıp şehiri, keyfini çıkarta çıkarta bir daha gezsek, kilometrelerce uzun çarşılarında kaybolsak,sonra başka zamanların hayalleri arasında dolaşırken, tıpkı yıllardır hasreti çekilmiş bir dost gibi, yüzyıllar öncesi rengi verilmiş bir çininin desenlerinde yine dönüp kendimizi buluversek…

21 Haziran 2009 Pazar

İsfahan - 2

İsfahan’da 17. yüzyılda Safevi hükümdarı Hüseyin tarafından inşa ettirilen bir kervansaray’da kalıyoruz. Abbasi Oteli. Odaların duvarları nakışlarla, aynalarla süslenmiş. Küçük aynalardan yankılanan renkler, sizi anında alıp bambaşka zamanlara götürüveriyor. Ortasındaki görkemli avludaki bahçe, sizi dışarılara göndermemek için elinden geleni yapıyor. Çaylar güzel, muhabbet güzel ama oturmak olmaz, görülecek daha çok yer var.

Şehirde bir başka sabaha Colfa semtinde başlıyoruz. Daha çok Ermenilerin yaşadığı ve ünlü Vank katedralinin bulunduğu semt. 17. yüzyılda Şah Abbas döneminde ticareti geliştirmek amacıyla Hristiyanların yerleştirildiği, onlara vergi indirimleri ve din özgürlüğü verilen bir bölge. Her yıl binlerce turistin ziyaret ettiği ve Colfa’nın merkezinde bulunan Vank Katedrali’nin kapısında sabah sabah nur topu gibi bir afiş karşılıyor bizi. Sözde soykırımı protesto ediyorlar. Grubumuzun bir kısmı bunu protesto ederek içeriye girmiyor. Bense protestomu, İran’daki rejimi çok seven, özenen, onu dost belleyen ama yine de bu afişi oradan indirtemeyen bizim siyasilerimize yaparak, kiliseye giriyorum. İçeride yaptıkları müzede küçük bir soykırım bölümü de var.

Kilisenin yapımına 1602 yılında başlanıp, 1683 yılında bitirilmiş. Şu anda 5000 civarı Ermeni’nin yaşadığı İran’daki en büyük Ermeni kilisesi. İçi son derece canlı renklerle yapılmış ikonalarla kaplı. Ancak bu süslemelerde büyük ölçüde yabancı etkisi olduğu düşünülüyor. Yüz tasvirleri batılı insanların benzeri, dolayısıyla bunları 17 yüzyılda burada yaşayan Hollandalı ve İtalyan sanatçıların, ya da onların yanında çalışan Ermeni ustaların yaptığı düşünülüyor. Kilisenin içerisinde fotoğraf çekilmesi yasak. Kapıdaki afiş sinir bozucu, ama resimler de kesinlikle görülmesi gereken cinsten. Eğer bir gün yolunuz düşerse kararı siz verirsiniz artık…

İsfahan’da gördüğüm bir güzel yapı da güvercin kulesi. Halen içinde güvercinlerin beslendiği, gübrelerinin toplanıp tarımda kullanıldığı bu güvercin apartmanları kesinlikle çok hoş yapılar. Ancak merdivenleri çıkarken dikkat edin, o kımetli gübrelerini sizin üstünüzede bırakabilirler..

Şehirdeki bir diğer mücevher yapıda Çehel sütün yani 40 sütunlu saray. Ancak 1687 yılında Şah Abbas döneminde yaptırılan bu saraydaki sütunları 40’ı bulmak için boşu boşuna saymayın. Sadece 20 taneler, ama sarayın önündeki havuza vuran akisleriyle 40 tane oluyorlar. Yüksek çatı ve ahşap sütunlar sarayın girişinde gölgelikli bir eyvan oluşturuyor. Buradaki küçük havuzun etrafında Şah Abbas yabancı misafirlerini ağırlarmış, Sarayın iç kısmındaki duvarlar resimler ile süslenmiş ve tek kelime ile muhteşemler. Çaldıran Savaşı ve Yavuz Selim’in resmedildiği bir tablo bizim için oldukça anlamlı.

Uzun bir günün ardından sizleri henüz daha dolaştıramadığım Nakşı Cihan meydanının yanında bir kahveye giriyoruz. İnce uzun salonu haremlik ve selamlık olarak ayrılmış. Çay da nargile de bahane, burası bir başka alameti farika. Yıllar içinde toplanmış ve duvarlara asılmış binlerce obje arasında, huşu içinde keyifli zamanlar geçiriyorum.. Sıradan şeylerin müzesi gibi burası…Hele o cam altı resimler yok mu….Oldukça ihmal edilmiş, unutulmuş bu halk sanatın inanılmaz güzel örnekleri burada duvarlarda, tavanlarda asılı. Nakşı Cihan meydanının hemen yanında bulunan bu kahvenin ne adını biliyorum ne de adresini, ama umarım bir gün İsfahan’a yolunuz düşerse, orayı bulabilirsiniz..

16 Haziran 2009 Salı

İsfahan - 1

Lafı aslında çokta fazla eveleyip gevelemeden söyleyeyim. İsfahan çok güzel bir şehir. Bir kere içinden Zayende nehri geçiyor. İçinden, sağından, solundan, kenarından suyla buluşmuş tüm kentler gibi hayat dolu. Çöllerle çevrili olmasına rağmen yemyeşil. Geçmişi, kentine büyük eserler kazandırmış ileri görüşlü yöneticilerle dolu. Hiç sıkılmadan günler geçirilebilecek bir şehir..
İsfahan'ı ,İsfahan yapan 17. Yüzyıl Safevi imparatoru Şah Abbas. O dönemde şehrin planını yapan ise Ali Ekber Isfahani. Bugünde halen aynı plan şehrin merkezinde kullanılıyor. Şehrin sloganı ise ‘İsfahan; nısf-ı Cihan’ yani ‘İsfahan; dünyanın yarısı’ 17.yüzyılda şehri ziyaret edip, dünyanın yarısı olduğuna kanaat getiren Fransız gezgin Regnier’in ağzından çıktığından beri yüzyıllardır söylenip durmakta.

İsfahan’daki ilk ziyaretimiz şehrin yaklaşık 40 dakika kadar dışında bulunan Bakran’daki Piri Bakran türbesine oluyor. Isfahan’ın yemyeşil parklarında dolaşmak yerine bu yıkık dökük yapıya gelmek başta canımı sıkmıyor desem yalan olur. Binanın dışı zamanın ve insanların hoyratlığı sonucu yavaş yavaş yıkılmış gibi. Kilitli kapısının açılması için evinden telefonla çağrılan bekçinin gelmesini bekliyoruz. Turistler tarafından pek az ziyaret edilen bir yer olduğu için bekçide sanki gelişimizden memnun. Kapı açılınca içinde gizlediği muhteşem stuco işçiliği ortaya çıkıyor. Stuco kurutularak sertleştirilen bir cins çamurun daha sonra ince yontu ile şekillendirilmesi işlemi. Güzelliği istiridyenin içinden çıkan inci gibi şaşırtıcı. Bunca yol gelmemize kesinlikle değiyor. 8. Yüzyılda binası, 14. Yüzyılda da süslemeleri yapılan türbe, zamanın saygın bir din bilimcisi Piri Bakran için yapılmış.

Bakran’dan sonra tekrar 12’deki sallanan minareler randevusuna yetişmek için hızla İsfahan’a dönüyoruz. Okuduklarımdan anladığım kadarıyla kente gelen hiçbir turistin kaçmayı beceremediği bir gösteri bu. İnsan tabii koca koca minarelerin zangır zangır sallanacağını beklediği için gitmeden edemiyor. Sallanan minareler aslında 14.yüzyıldan kalma bir türbe – Minar Jomban- Minarelerden birine bir adam çıkıp sallamaya başlıyor ve bir süre sonra diğeri de sallanmaya başlıyor. Minareye takılan zillerde çalmaya başladıktan kısa bir süre sonra gösteri sona eriyor. Meraklıları sadece turistler değil, etrafta bir sürü İran’lı da var. Zamanında mimarlarının depremlere dayanıklı olsun diye tasarladığı bu bina bakalım daha ne kadar insan eliyle yapılan depremlere dayanabilecek. Sallanan minareler beklentilerinizi ne kadar boşa çıkartsa da, İsfahan’ın Selçuklu döneminden kalma Ulu Cami’si büyüklük ile ilgili tüm beklentilerinizi kesinlikle karşılayacaktır. Selçuklu Sultanı Melikşah adına veziri Nizamül Mülk tarafından yaptırılan cami 20.000 m2 yüzölçümü ile İran’ın en büyük cami. Safeviler döneminde de çeşitli eklentiler yapılan cami, İran – Irak savaşı sırasında bombalanarak o sırada büyük hasar görmüş.
Caminin toplamında irili ufaklı 476 adet kubbe var. Tuğla işçiliği, devasa boyutları ve her biri diğerinden farklı desenli kubbeleri ile kesinlikle muhteşem. Bol bol fotoğraf çekiyorum. Güvercinler orta meydanda bulunan havuzuna konup konup kalkıyorlar. Etrafta namaz kılanlarda var, hemen onların yanına devrilip yatmış, öğle sıcağını derin bir uykuda geçirenlerde.
Daha sonra sokak aralarından yürüyerek ince uzun bir fabrika bacası gibi duran Ali Minare’ye gidiyoruz. Geç dönem Selçuklu eseri olan bu binanın kervanlara yol gösterici bir unsur olduğu düşünülüyor. Bir çeşit çöl feneri.

Bir süre sonra ne kadar güzel olursa olsun insan eski eserlerden, tarihten sıkılmaya başlıyor, bugüne dönmek, yaşama karışmak istiyor. Bunun içinde en güzel hedef Zayende nehrinin iki tarafında yer alan parklarda uzun bir yürüyüşe çıkmak. Ara sıra piknikçilerle sohbet etmek, nehrin üzerinde yer alan köprülerden geçmek, ayaklarında yer alan çayhanelerde oturup çay içmek.
İran’lı ailelerde bizim gibi piknik yapmaya çok meraklı. Tatil günü nehir etrafındaki yeşillikler tıklım tıklım dolu. Ama bizden çok büyük bir farkları var. Şehirlerini, kendilerini seviyorlar ve başkalarına karşı saygılılar. Toparlanıp gittiklerinde binlerce insan arkasında tek bir çöp parçası bile bırakmıyor. Evim Göztepe parkına çok yakın, yaz kış bunaldıkça bir koşu gidip park içinde bir tur atmak bana çok iyi geliyor. Havalar ısınmaya başladığında beri bir de bizim piknikçilerin halini görüyorum da içimden ağlamak geliyor. Sadece 2 m. uzağındaki kocaman çöp bidonu yerine bütün çöp poşetlerini, plastik bardağını, tabağını, çatal kaşığını, yarısı yenmiş meyvelerini, ve daha bilmem nelerini olduğu gibi bırakıp gönül rahatlığı ile evlerine dönebiliyorlar.



Zayende üzerinde 6 adet köprü var ama en güzelleri kesinlikle Siosepol ve Kacu. Otuzüç kemer anlamına gelen Siosepol 1602 yılından beri ayakta ve şehrin adeta simgesi gibi. Etrafı, ve ayaklarında yer alan çayhaneler tıklım tıklım neşeli insan kalabalıkları ile dolu. Uzun uzun parklarda yürüyorum, tek sıkıntım ise sıcak bir günde saçlarımın, ellerimin, kollarımın esen rüzgara yasaklı olması oluyor.

Daha Nakş-ı Cihan’a gitmedik , İsfahan’ın çarşılarında uzun uzun gezinmedik ama galiba bu yazıyı bugünlük Zayende kıyılarında noktalamalı. Devamı gelecek sefere olsun.