İtiraf etmem gerekirse gezi yazılarımın önemli bir kısmını, seyahat dönüşü fiziksel olarak iyice dinlendikten, notlarımı, resimlerimi derleyip toparladıktan sonra yazmaya başlıyorum. Kimi kez hayat ortaya başka planlarla çıktığında da bu süreç bazen aylar bile sürebiliyor, ya da yaz aylarının muhteşem tembelliği...
Ama işte bu kez size taze taze, deyim yerindeyse dumanı üstünde bir yazı..
Burnumuzun hemen dibinde duran Yunan adalarını yıllarca ihmal ettikten sonra, bu yıldan başlayarak yavaş yavaş hepsini gezmeyi kış aylarında kafamıza koymuştuk. İşe en kolayından başladık. Bodrum’dan Kos..Gidiş dönüş kişi başı: 20Euro, seyahat süresi: 45dakika, Kos gümrüğünde güneş altında bekleme: 1 saat
Bodrum’dan beraber geldiğimiz yolcuların çoğu günü birlik adaya gelen turistler ve Türkler. Onların dönüşü 16:30 olduğu için hızla limandan ayrılıp, şehrin sokaklarına yayılıyorlar. Biz ise günü birlik bir araba kiralayıp, bir gece konaklayacağımız adanın tam diğer ucunda yer alan Kefalos kentine gidiyoruz. Yol hepi topu 40 km. Adayı boydan boya kaydeden yoldaki asfalt ise ne yalan söylemeli bizim ülkemizde yok. Yunanlıların neden bu kadar derin bir ekonomik krizde olduklarının ip uçlarını ise belki de üzerinde tek bir pürüz olmayan, belli ki yeni yapılmış olan bu yol da bulmak mümkün.
Yıllar önce tatil için Mikanos’a giderken Atina havaalanında birkaç saat geçirmiştim. O zamanlar Avrupa Birliğinin paraları daha henüz Yunanistan’a akmaya başlamamıştı ve ülkenin başkentinin havaalanının bizdeki hallice bir kasaba otogarından pek bir farkı yoktu. Havaalanının girişindeki otomatik açılır kapanır kapılar bozuktu ve güzel gözlü sokak köpeklerinin rahatça , içeriye gölgelere girip, keyifle yolcuların ve bavulların arasında oturması çok hoşuma gitmişti. Tabi o görüntülerin üzerini bol bol paralar örttü ve bugünlerde Yunanistan nur topu gibi bir Duyun-u Umumiye ile baş başa kaldı.
Neyse, tekrar Kos’a dönersek, hiç sallanıp sarsılmadan bir yarım saat yolculuk yaptıktan sonra ulaştığımız, genellikle Yunanlıların tatil için tercih ettiği Kefolos kenti öğle saatlerinde neredeyse bir hayalet kenti andırıyordu. Önce meşhur siesta saati zannediyoruz ama sonrasında o güzel yolların parasını ödemeye çalışan Yunanlıların bu yıl tatil bütçelerini kıstığını anlıyoruz. Adanın güzelim koylarında uzanan plajlarda birkaç İngiliz turistten başka kimseler yok. Sahil boyunca uzanan tavernaların kimileri sezon için açılmamış bile..
Akşam Kefalos’un küçük limanının hemen önündeki bir tavernada yemekteyiz. Menüdeki fiyatları görünce biraz da şımarıklık yaparak denizden çıkan her şeyle masayı donatıyoruz. Bol bol bizdeki balıkçıların kulaklarını çınlatarak(!) yediğimiz keyifli yemeğe ödediğimiz hesap bizi daha da keyifli hale getiriyor. Bodrum’da yada İstanbul’da bunun gibi bir yemeğe ödeyeceğiniz hesap bütçenizi oldukça zorlayabilir, sizi de üzebilir ama burada ödediğimiz hesabın bizdeki bir esnaf lokantasında yenen 2 tabak yemekten pek bir farkı yok.
Ertesi gün yolların bizi götürdüğü her yere uğraya uğraya, öğle yemeğine adanın en güzel yerlerinden biri olan Zia tepesine geliyoruz. Biraz fazla turistik ama karşıda görünen Bodrum manzarası, güzel yemekleri, ve serin havası çok güzel. Benim kesinlikle Kos’da en çok sevdiğim yer.
Aslında asıl niyetimiz Kos’dan günü birlik yakındaki diğer adalara da gitmekti ama, bu projeyi Temmuz sıcakları yerine, Eylül – Ekim aylarının serinliğine erteleyerek Bodrum’a dönüyoruz. Eğer vizeniz ya da pasaportunuz uygunsa ve Kos’a gitmek isterseniz benden kısa bir hatırlatma. Kos kentinde bir sorun yok ama diğer yerlerde pek çok yer kredi kartı kabul etmiyor. Yanımızda getirdiğimiz USD’leri Euro’ya değiştirmek için zorluklarla bulabildiğimiz bir Exchange Bürosunda ise var olan kur sadece pound. Israrımız üzerine saatlerce USD kuru almak için çalışıyorlar. Sonuç: elimizdeki dolarları sadece 1km ötedeki bir süpermerkette değiştirebileceğimiz bilgisi…
(*) Bu yazım daha kısaltımış olarak 20 Temmuz 2011 tarihinde WTC blog'da yayınlanmıştır. Buradan ulaşabilirsiniz...
22 Temmuz 2011 Cuma
7 Temmuz 2011 Perşembe
Kırım'a Dair...
Kırım’dan döneli neredeyse bir haftayı geçiyor. Seyahate gidişti, dönüştü, İstanbul’da valizleri açıp boşaltıp, tekrar doldurup Datça’ya gelişti derken yazılarımı bir hayli aksattım. Şimdi de Datça’nın her daim esen rüzgarının getirdiği o tatlı tembellik tüm ruhumu sarmaya hazırlanıyor ama yazmak lazım. Sonuçta yazmak da spora gitmek gibi disiplin gerektiren bir iş benim için. İnsan bir aksattı mı, hiç zorlanmadan yüzlerce bahane bulabiliyor.
Ukrayna’da özerk bir bölge olan Kırım’a seyahat edenler hem bizim ülkemizden, hem de dünyadan oldukça az. Bu seyahat edenler arasında kültür turizmi yapanlar daha da az. Yollarımız pek kesişmedi ama yüzdesi büyük olan kısım sanki sadece deniz ve güzel Ukraynalı hanımlar için yollarını buraya düşürenler.
Önümüzdeki günlerde notlarımı derleyip toparlayıp, size gittiğimiz yerleri ayrı ayrı anlatmayı planlıyorum ama ola ki bu sıralar Kırım’a gitmeyi düşler durursunuz, işte size birkaç önemli hatırlatma:
Eğer bir Kırım’lı ile evli ve bu ülkeye defalarca gitmiş bir kuzeniniz varsa ve size gitmeden mutlaka basit birkaç kelime Rusça öğrenin yoksa çok zorlanırsınız diyorsa, ona inanın. Benim gibi ’’ne olacak ya, biraz İngilizce, biraz Türkçe biraz da Tatarca nasıl olsa idare ederim’’ derseniz çok yanılırsınız ve bu önemli yanılgı nedeniyle aşağıdaki gibi olayları istisnasız her gün yaşayabilirsiniz:
Mesela İngilizce bildiğini iddia eden bir dükkan sahibinden “City Center” tarifi alırsınız -ki tarif sadece “Sağa doğru dümdüz gidin” demekten ibarettir- ve yaklaşık 1,5 saat boyunca ha geldik ha geldik diye öğle güneşi altında yürüyüp sonrasında dehşet içinde şehrin sınırından çıkmak üzere olduğunuzu fark edebilirsiniz. Bunda tabiî ki kaybolduğunuzu net bir şekilde ret eden inatçı eşinizin de payı olmuş olabilir.
Yukarıdakine benzer bir durumda, Allah size acıyıp bir anda karşınıza Tatarca bilen bir taksi şoförü çıkartabilir ve siz de benim gibi büyürken sürekli dinlediğiniz bu dilde birkaç kelime edip, “Ne olur bizi bir şeyler yiyip, içebileceğimiz güzel bir kafeye götürün” dedikten ve rahatça (ya da oldukça rahatsızca…) nostaljik Volga marka arabanın koltuğuna kurulup, kendinizi onun ellerine emanet ettiğinizde, kendinizi bir anda şehrin varoşlarında derme çatma tentelerin altına atılmış birkaç masa ve bir mangalın yanında bulabilirsiniz…
Sonrasında diyelim ki tüm bu badireleri atlatıp, deniz kenarında güzel bir kafeye oturdunuz ve güneşi batırırken, Kırım’ın o güzel şaraplarından içmek istiyorsunuz. Üstelik size yan kafeden İngilizce bilen bir garson bile bulup getirmişler. Hedef buz gibi iki kadeh beyaz şarap. Üstelik şarabın artık Rusça “vino” olduğu bile öğrenilmiş durumda. Geriye kalan üç kelimede sessiz film taktikleri ile anlatılıyor. İki, parmakla gösteriliyor. Beyaz için garson kızın üstündeki beyaz gömlek işaret ediliyor, soğuk için ise “Bırrrr üşüyorum” hareketi. O vakte kadar sessizce olanları izleyen yan kafenin İngilizce bilen garsonu ise havalı bir “OK” çekip gidiveriyor. Sonuç: 10 dakika kadar sonra masaya iki kadeh sıcak vermut geliyor…
Bir de tabiî ki sizi gezdirmesi için ayarlanan rehber ve şoförün (hem de ikisinin birden) ülkeyi ilk kez sizinle gezdiklerini anladığınız bir an var ki isterseniz o maceraları ileriki yazılarımda bir yerlere sıkıştırayım yoksa bu yazı hiç bitmeyen senfoni gibi uzayıp gidecek.
Sonuç: Rusça yoksa Kırım’da işiniz bayağı zor, diğer Türkî Cumhuriyetlerdeki dil kolaylığı ve Türkçeyi Türk televizyonlarını seyrede seyrede öğrenmiş insanlar burada yok.
Bu yazım 5 temmuz 2011 tarihinde WTC blog'da yayınlanmıştır. Buradan ulaşabilirsiniz
Ukrayna’da özerk bir bölge olan Kırım’a seyahat edenler hem bizim ülkemizden, hem de dünyadan oldukça az. Bu seyahat edenler arasında kültür turizmi yapanlar daha da az. Yollarımız pek kesişmedi ama yüzdesi büyük olan kısım sanki sadece deniz ve güzel Ukraynalı hanımlar için yollarını buraya düşürenler.
Önümüzdeki günlerde notlarımı derleyip toparlayıp, size gittiğimiz yerleri ayrı ayrı anlatmayı planlıyorum ama ola ki bu sıralar Kırım’a gitmeyi düşler durursunuz, işte size birkaç önemli hatırlatma:
Eğer bir Kırım’lı ile evli ve bu ülkeye defalarca gitmiş bir kuzeniniz varsa ve size gitmeden mutlaka basit birkaç kelime Rusça öğrenin yoksa çok zorlanırsınız diyorsa, ona inanın. Benim gibi ’’ne olacak ya, biraz İngilizce, biraz Türkçe biraz da Tatarca nasıl olsa idare ederim’’ derseniz çok yanılırsınız ve bu önemli yanılgı nedeniyle aşağıdaki gibi olayları istisnasız her gün yaşayabilirsiniz:
Mesela İngilizce bildiğini iddia eden bir dükkan sahibinden “City Center” tarifi alırsınız -ki tarif sadece “Sağa doğru dümdüz gidin” demekten ibarettir- ve yaklaşık 1,5 saat boyunca ha geldik ha geldik diye öğle güneşi altında yürüyüp sonrasında dehşet içinde şehrin sınırından çıkmak üzere olduğunuzu fark edebilirsiniz. Bunda tabiî ki kaybolduğunuzu net bir şekilde ret eden inatçı eşinizin de payı olmuş olabilir.
Yukarıdakine benzer bir durumda, Allah size acıyıp bir anda karşınıza Tatarca bilen bir taksi şoförü çıkartabilir ve siz de benim gibi büyürken sürekli dinlediğiniz bu dilde birkaç kelime edip, “Ne olur bizi bir şeyler yiyip, içebileceğimiz güzel bir kafeye götürün” dedikten ve rahatça (ya da oldukça rahatsızca…) nostaljik Volga marka arabanın koltuğuna kurulup, kendinizi onun ellerine emanet ettiğinizde, kendinizi bir anda şehrin varoşlarında derme çatma tentelerin altına atılmış birkaç masa ve bir mangalın yanında bulabilirsiniz…
Sonrasında diyelim ki tüm bu badireleri atlatıp, deniz kenarında güzel bir kafeye oturdunuz ve güneşi batırırken, Kırım’ın o güzel şaraplarından içmek istiyorsunuz. Üstelik size yan kafeden İngilizce bilen bir garson bile bulup getirmişler. Hedef buz gibi iki kadeh beyaz şarap. Üstelik şarabın artık Rusça “vino” olduğu bile öğrenilmiş durumda. Geriye kalan üç kelimede sessiz film taktikleri ile anlatılıyor. İki, parmakla gösteriliyor. Beyaz için garson kızın üstündeki beyaz gömlek işaret ediliyor, soğuk için ise “Bırrrr üşüyorum” hareketi. O vakte kadar sessizce olanları izleyen yan kafenin İngilizce bilen garsonu ise havalı bir “OK” çekip gidiveriyor. Sonuç: 10 dakika kadar sonra masaya iki kadeh sıcak vermut geliyor…
Bir de tabiî ki sizi gezdirmesi için ayarlanan rehber ve şoförün (hem de ikisinin birden) ülkeyi ilk kez sizinle gezdiklerini anladığınız bir an var ki isterseniz o maceraları ileriki yazılarımda bir yerlere sıkıştırayım yoksa bu yazı hiç bitmeyen senfoni gibi uzayıp gidecek.
Sonuç: Rusça yoksa Kırım’da işiniz bayağı zor, diğer Türkî Cumhuriyetlerdeki dil kolaylığı ve Türkçeyi Türk televizyonlarını seyrede seyrede öğrenmiş insanlar burada yok.
Bu yazım 5 temmuz 2011 tarihinde WTC blog'da yayınlanmıştır. Buradan ulaşabilirsiniz
30 Mayıs 2011 Pazartesi
Orta Asya'da farklı inançlar..
Aslinda kimileri hiç de farklı değil, bize çok aşina olanlar: mesela türbe, mezar ziyaretleri..İçinde çoğu kez kimin yattığı pek de bilinmeyen mezarlara okunan milyonlarca dua, milyonlarca umut...(fotoğraflar Türkmenistan'dan)
ya da rüzgarda savrulan yüzlerce paçavra, her birinde ayrı bir özlem gizli...
kutsal olduğuna inanılan mekanların yakınlarında ev isteyenler,
ya da bebek....
kimi zamanda ulu kişinin altında oturduğuna inanılan ama sonradan devrilmiş ağacın altından geçerken dilenen dilekler, ya da adaklar..( takip eden 2 fotoğraf Özbekistan Bahauddin Nakşibendi türbesinden)
ya da biraz daha beceri ya da inanç isteyenler: eğer taşı düşürmeden parmaklarınızın üzerinde tam bir tur attırabilirseniz dileğiniz gerçekleşecek.. (fotoğraflar Türkmenistan'dan)
ya melekleri görüp, konuşabileceğiniz bir kuyuya ne dersiniz?? Böyle bir fırsat olurda denenmez mi, tabiki denedim. Tam karanlık sağlanması ve her hangi bir yerden ışık sızmaması için önce sıkı sıkı yorganlarla örtüldüm..
peki ne mi oldu?? Söylersem dileğim gerçekleşmezmiş :))
Ya da bir macera turuna dahil edilebilecek kadar tehlikeli olanlar:
Tepenin üzerinde oturan adam sizi önce biraz para karşılığı önce sıkı sıkı yorganlara sarıyor, sonra da aşağıya doğru yuvarlayıveriyor. Eğer düz giderseniz dileğiniz gerçekleşiyor, sola giderseniz hiç şansınız yok ama eğer sağa doğru giderseniz de bir daha deneyebiliyorsunuz..
Bu tehlikeli işi yapanları fotoğraflamak için uzun süre etrafta dolandım ama yabancıların fotoğraf çekmemesi konusunda çok hassastılar, dolayısıyla son fotoğraf bu olayı önceki yıllarda fotoğraflamayı başarmış tur rehberimiz Yıldırım Büktel'den..
ya da rüzgarda savrulan yüzlerce paçavra, her birinde ayrı bir özlem gizli...
kutsal olduğuna inanılan mekanların yakınlarında ev isteyenler,
ya da bebek....
kimi zamanda ulu kişinin altında oturduğuna inanılan ama sonradan devrilmiş ağacın altından geçerken dilenen dilekler, ya da adaklar..( takip eden 2 fotoğraf Özbekistan Bahauddin Nakşibendi türbesinden)
ya da biraz daha beceri ya da inanç isteyenler: eğer taşı düşürmeden parmaklarınızın üzerinde tam bir tur attırabilirseniz dileğiniz gerçekleşecek.. (fotoğraflar Türkmenistan'dan)
ya melekleri görüp, konuşabileceğiniz bir kuyuya ne dersiniz?? Böyle bir fırsat olurda denenmez mi, tabiki denedim. Tam karanlık sağlanması ve her hangi bir yerden ışık sızmaması için önce sıkı sıkı yorganlarla örtüldüm..
peki ne mi oldu?? Söylersem dileğim gerçekleşmezmiş :))
Ya da bir macera turuna dahil edilebilecek kadar tehlikeli olanlar:
Tepenin üzerinde oturan adam sizi önce biraz para karşılığı önce sıkı sıkı yorganlara sarıyor, sonra da aşağıya doğru yuvarlayıveriyor. Eğer düz giderseniz dileğiniz gerçekleşiyor, sola giderseniz hiç şansınız yok ama eğer sağa doğru giderseniz de bir daha deneyebiliyorsunuz..
Bu tehlikeli işi yapanları fotoğraflamak için uzun süre etrafta dolandım ama yabancıların fotoğraf çekmemesi konusunda çok hassastılar, dolayısıyla son fotoğraf bu olayı önceki yıllarda fotoğraflamayı başarmış tur rehberimiz Yıldırım Büktel'den..
Tüm dileklerinizin gerçekleşmesi dileği ile.....
21 Mayıs 2011 Cumartesi
TAŞKENT
Bizim Ankara’mız gibi Özbekistan’ın başkenti Taşkent de turistik açıdan şanssız bir şehir. Eğer bir iş güç yoksa, ya da uçağınız oradan kalkmıyorsa kimse uğramak, gezmek, tanımak için özel bir çaba sarf etmiyor.
Bizim içinde durum aynıydı. Hiva, Buhara, Semerkant gibi buram buram tarih kokan, eski zamanlara ait ne varsa doya doya içimize çektiğimiz muhteşem şehirlerden sonra, Taşkent biraz fazlaca yeni ve günümüze aitti. Aslında böyle olması önemli ölçüde doğanın da suçuydu. Yoksa Batı’ya ve Doğu’ya giden kervan yolları üzerinde önemli bir ticaret ve el sanatları merkezi olarak yüzyıllarca hüküm sürmüştü. Ancak gerek geçen yüzyılın başlarında Rusya’da gelişen siyasi olaylar nedeniyle, gerekse de 1966 yılında geçirdiği büyük depremden sonra şehir adeta sıfırdan yeniden inşa edilmişti..
Belki de İstanbul’da bizim yeşile hasret gözlerimizden dolayı, ben bu yeni Taşkent’i çok sevdim. Taşkent yemyeşil bir şehir. Her yer parklarla, bahçelerle dolu demek te yanlış olur. Sanki şehrin bulunduğu yere önce kocaman yemyeşil bir park inşa etmişler, sonrada içine binaları, yolları ve orada yaşayan insanları yerleştirmişler gibi. Şehirde dümdüz olduğundan, insan hiç yorulmadan ağaçların gölgesinde saatlerce yürüyebilir gibi geldi bana.
Taşkent’de öğleden sonra yaptığım uzun bir yürüyüş sırasında, çocukluğumda yaz aylarımı geçirdiğim Yalova’yı düşündüm. Harika bir sahil kasabasıydı, deniz kenarı boyunca uzanan tarlalarda, bahçelerde ne mutlu ve kaygısız zamanlarım geçmişti. Sonra Taşkent gibi, Yalova’da depremle adeta yerle bir olmuştu. Ama bu talihsiz olayın ardından Taşkent adeta küllerinden yeniden doğarken, Yalova ne olduğu belirsiz, adeta kimliksiz bir varoşa dönüşmüştü. Yıllardır ne zaman oradan geçsem, hep içimde bir yerler sızlar.. Sevgili ile neredeyse 30 yıl önce orada tanışmıştık ve hep bir gün adam akıllı vakit ayırıp da gidip görelim dememize rağmen , belki de 30 yıl önceki hali ile hatıralarımızda kalsın diye de gitmeyi hep erteledik ve tahminim o ki, hiçbir zamanda gitmeyeceğiz…
Tekrar Taşkent’e dönecek olursak, şehirdeki yapıların çoğu yeni. Eski sayılabilecek yapılar Barak Han medresesi ve Kafalı Saşi türbesi. Bu yapıların bulunduğu kısma ise aynı mimari tarzda büyük bir cami inşa edilmiş. Caminin içine girme isteğimize ise, eğer namaz kılmayacaksanız etrafta fazla dolanmayın diyen caminin imamı kibarca engel oldu. Yıllardır türlü dine ve inanca ait pek çok tapınağı ziyaret ettim, dini ritüellerine saygı duymak koşulu ile Tanrı’nın evlerinde hep hoşça karşılandım, hiçbir sorun yaşamadım. Kadınların giremediği birkaç yer hariç, bu işin istisnasını nedense bir Müslüman olarak hep camilerde yaşadım…Birkaç kez Müslüman olduğuma inanmayan hocaları besmele çekerek ikna ettimse de, kimi kez böylelerine de rastladım..
Taşkent, Özbekistan’daki son durağımdı. Haftaya Orta Asya’daki farklı inançlarla ilgili bir yazı yayınladıktan sonra bu ülkeye veda edip, bambaşka bir coğrafyaya, hem çok bildik hemde pek bilmedik bir ülkeye; İngiltere’ye doğru yola çıkacağız..
Bizim içinde durum aynıydı. Hiva, Buhara, Semerkant gibi buram buram tarih kokan, eski zamanlara ait ne varsa doya doya içimize çektiğimiz muhteşem şehirlerden sonra, Taşkent biraz fazlaca yeni ve günümüze aitti. Aslında böyle olması önemli ölçüde doğanın da suçuydu. Yoksa Batı’ya ve Doğu’ya giden kervan yolları üzerinde önemli bir ticaret ve el sanatları merkezi olarak yüzyıllarca hüküm sürmüştü. Ancak gerek geçen yüzyılın başlarında Rusya’da gelişen siyasi olaylar nedeniyle, gerekse de 1966 yılında geçirdiği büyük depremden sonra şehir adeta sıfırdan yeniden inşa edilmişti..
Belki de İstanbul’da bizim yeşile hasret gözlerimizden dolayı, ben bu yeni Taşkent’i çok sevdim. Taşkent yemyeşil bir şehir. Her yer parklarla, bahçelerle dolu demek te yanlış olur. Sanki şehrin bulunduğu yere önce kocaman yemyeşil bir park inşa etmişler, sonrada içine binaları, yolları ve orada yaşayan insanları yerleştirmişler gibi. Şehirde dümdüz olduğundan, insan hiç yorulmadan ağaçların gölgesinde saatlerce yürüyebilir gibi geldi bana.
Taşkent’de öğleden sonra yaptığım uzun bir yürüyüş sırasında, çocukluğumda yaz aylarımı geçirdiğim Yalova’yı düşündüm. Harika bir sahil kasabasıydı, deniz kenarı boyunca uzanan tarlalarda, bahçelerde ne mutlu ve kaygısız zamanlarım geçmişti. Sonra Taşkent gibi, Yalova’da depremle adeta yerle bir olmuştu. Ama bu talihsiz olayın ardından Taşkent adeta küllerinden yeniden doğarken, Yalova ne olduğu belirsiz, adeta kimliksiz bir varoşa dönüşmüştü. Yıllardır ne zaman oradan geçsem, hep içimde bir yerler sızlar.. Sevgili ile neredeyse 30 yıl önce orada tanışmıştık ve hep bir gün adam akıllı vakit ayırıp da gidip görelim dememize rağmen , belki de 30 yıl önceki hali ile hatıralarımızda kalsın diye de gitmeyi hep erteledik ve tahminim o ki, hiçbir zamanda gitmeyeceğiz…
Tekrar Taşkent’e dönecek olursak, şehirdeki yapıların çoğu yeni. Eski sayılabilecek yapılar Barak Han medresesi ve Kafalı Saşi türbesi. Bu yapıların bulunduğu kısma ise aynı mimari tarzda büyük bir cami inşa edilmiş. Caminin içine girme isteğimize ise, eğer namaz kılmayacaksanız etrafta fazla dolanmayın diyen caminin imamı kibarca engel oldu. Yıllardır türlü dine ve inanca ait pek çok tapınağı ziyaret ettim, dini ritüellerine saygı duymak koşulu ile Tanrı’nın evlerinde hep hoşça karşılandım, hiçbir sorun yaşamadım. Kadınların giremediği birkaç yer hariç, bu işin istisnasını nedense bir Müslüman olarak hep camilerde yaşadım…Birkaç kez Müslüman olduğuma inanmayan hocaları besmele çekerek ikna ettimse de, kimi kez böylelerine de rastladım..
Taşkent, Özbekistan’daki son durağımdı. Haftaya Orta Asya’daki farklı inançlarla ilgili bir yazı yayınladıktan sonra bu ülkeye veda edip, bambaşka bir coğrafyaya, hem çok bildik hemde pek bilmedik bir ülkeye; İngiltere’ye doğru yola çıkacağız..
8 Mayıs 2011 Pazar
Semerkant
Semerkant çok güzel bir şehir, bizim Türkiye’de hep özlemini çektiğimiz cinsten çok yeşil bir şehir. İklimi de insanı yakıp kavuran Buhara’ya göre çok daha iyi. Tarih boyunca da hep böyle olmuş. Marakanda adıyla anıldığı yıllarda, MÖ 329 yılında Büyük İskender burayı ele geçirdiğinde, tarih kitaplarında anlatıldığına göre, yol ve savaş yorgunluğunu uzunca bir süre burada dinlenerek geçirmiş. Hatta tek çocuğunun annesi olacak kadına da burada aşık olmuş..
16. yüzyıla ulaşıldığında, Semerkant Orta Asya’daki en büyük ve en zengin şehirdir. 17. Yüzyıla ulaşıldığında, şehrin en ünlü meydanı Registan artık bugünkü halini almıştır. Meydandaki en eski yapı, sol tarafta kalan Timur’un torunu ve devrin ünlü astronomu Uluğ Bey adına 1417 yılında yaptırılan medrese. Tam karşısında 1617 yılında yaptırılan bir başka medrese Şirdar ve tam ortalarında da 1661 yılında yapılan Tilyekari medrese.
Uluğ Bey kendi adını taşıyan medreseyi astronomi çalışmalarını yürütmek ve öğretmek için yaptırmış, ve burada kendisinin de ders verdiği biliniyor. Bugün Uluğ Bey’i ders verirken gösteren çok güzel bir heykel grubu da medresenin içinde. Medresenin kapısında ise yazan yazı çok hoş ‘’Bu kapıdan geçen, gökyüzünün sırrına erecektir’’ Ancak tabi ki bu işler sadece kapıdan geçmekle olmayacağı için, Uluğ Bey’in ölümünden sonra Semerkant’da yaptırdığı ve o günün koşullarında dünyanın en iyi gözlemevi olarak kabul edilen ünlü rasathanesi, içinde yaşayan kırk cini kovmak amacıyla yıkılır. Bugün cin kovucuların adı sanı bilinmez ama Uluğ Bey’in Galile’nin 200 yıl sonra yapacağı gibi dinsel katkıya şiddetli bir eleştiri getirmek amacıyla söylediği şu sözler, anlayabilenlerin ruhlarına yüzyılların ötesinden meltem gibi eser. ‘’ Dinlerin getirdiği sis gibi dağılabilir, krallıklar yok olur, ancak bilimin çalışmaları ile ortaya çıkarılan sonuçlar sonsuzluğun hanesine kaydedilir.’’
Özbekistan’daki her tarihi yapıda olduğu gibi medreselerin içi turistik eşya satıcıları ile dolu. Hatta müze görevlilerinin bile, size bir şeyler satmak istemesini, bir süre sonra yadırgamamaya başlıyor insan. Ama renk renk Özbek suzenilerine de bakmadan geçmek neredeyse imkansız..
Bu yapıların tamamlandığı yıllar artık Semerkant’ın son parlak yıllarıdır. 1700’lü yıllara gelindiğinde artık tüm medreseler boşaltılmış ve binalar yaklaşık 300 yıl kendi kaderine terk edilmiştir. Rus araştırmacılar burasını neredeyse bir toprak yığınının altında bulmuşlar ve sonrasında uzun bir restorasyon çalışması sonucu bu hale getirmişler. Sovyetler Birliği döneminde de Registan meydanı halk mahkemelerinin ve infazların yapıldığı yer olmuş.Hikayeleri, hayaletleri çok olan bir yer burası..
Semerkant tarihi eserlerle bezeli bir şehir olsa da, görsel medyada en çok kullanılan yeri bir mezarlık, ama tabi sıradan bir mezarlık değil burası. Şahı Zinde isimli bir evliyanın türbesinin etrafı 9.yüzyıldan beri Semerkant’ın mezarlık alanı olarak gelişmiş.14. ve 15 yüzyıllarda Timur ailesinin kadınları da buraya gömülmüş. Etrafı bugün de mezarlık olarak kullanılmakta. 40 merdiven ile ulaşılan ana yolunun sağı ve solu, adeta değerli bir kolyenin taşları gibi yan yana dizilmiş, mavinin her tonuna bulanmış türbeler ile dolu. Orta Asya’da bizde olduğu gibi türbe ziyaretleri çok seviliyor, dolayısıyla Semerkantlılarla da günün her saatinde burada.
Semerkant’ın bir başka güzel yapısı da 36 metre yüksekliğe, 46 metre genişliğe sahip kapısı ile sizi karşılayan Bibi Hanım Cami. Bibi Hanım Timur’un Çin’li olduğu tahmin edilen eşi. Timur, Hindistan seferinden elde ettiği filler dolusu altınla 1397-1398 yıllarında, 1,5 yıl gibi çok kısa bir sürede bu camiyi inşa ettirmiş. Çok hızlı yapıldığı için, çok da sağlam olmamış ve ileriki yıllarda içinde çatlaklar oluşmaya başlayınca, meydandaki cami kullanılmaya başlanmış.
Efsanevi Timur ve güzelliği dillere destan bir Bibi Hanım olur da, İpek Yolunda onların hikayeleri anlatılmaz mı??? Asırlar boyunca kulaktan kulağa aktarılırken, hikaye ne kadar değişikliklere uğradı bilinmez ama benim kulağıma anlatılana göre Timur, Bibi Hanım’a çok güvenir ve sefer için Semerkant’dan ayrıldığında tüm işlerini ona devredermiş. Yine bir başka seferde olan Timur bu caminin inşaatını da Bibi’ye emanet etmiş ve döndüğünde bitmiş olmasını istemiş.
Timur’un seferden dönmek üzere olduğunu haber alan Bibi, bakmış ki cami de işler çok yavaş ilerliyor, bu işin sorumlusu olarak gördüğü mimarı yanına çağırmış ve bir an önce inşaatı bitirmesini emretmiş. Ama bizim mimar Bibi’ye sevdalı, gönlü ne ferman dinliyor ne de Timur’un dillere destan gazabını.
‘’Cami’yi bir şartla bitiririm’’ demiş mimar, ‘’eğer bu kulunuza bir öpücüğü çok görmezseniz..’’ Bibi mimara başka kızlar, büyük paralar önerdiyse de, onu kararından caydıramamış ve sonuçta razı olmuş. Derler ki mimar Bibi’yi tüm hasreti ve tüm aşkı ile öptüğünde, yanağında bu öpücüğün izi kalmış ve Bibi ne yaparsa yapsın bu izi silememiş. Tabi bu işi önce gören,sonra da öğrenen Timur hem Bibi’yi, hem de mimarı bu caminin kapısının üzerinden attırıvermiş, ve yine anlatılanlara göre Bibi gitti giderken, mimar kanatlanıp kuş olup Hicaz’a uçmuş. Kadınların yazgısı bu coğrafyada hiç değişmiyor galiba. Bu tarihten sonra da Timur’un talimatı üzerine, kadınlar yüzlerini başkalarına göstermemek için peçe takmaya başladı derler.
İpek Yolu’nda masalların hiç sonu yok değil mi???
Son fotoğraflar aslında en çok sevdiğim yerden: Semerkant pazarı
16. yüzyıla ulaşıldığında, Semerkant Orta Asya’daki en büyük ve en zengin şehirdir. 17. Yüzyıla ulaşıldığında, şehrin en ünlü meydanı Registan artık bugünkü halini almıştır. Meydandaki en eski yapı, sol tarafta kalan Timur’un torunu ve devrin ünlü astronomu Uluğ Bey adına 1417 yılında yaptırılan medrese. Tam karşısında 1617 yılında yaptırılan bir başka medrese Şirdar ve tam ortalarında da 1661 yılında yapılan Tilyekari medrese.
Uluğ Bey kendi adını taşıyan medreseyi astronomi çalışmalarını yürütmek ve öğretmek için yaptırmış, ve burada kendisinin de ders verdiği biliniyor. Bugün Uluğ Bey’i ders verirken gösteren çok güzel bir heykel grubu da medresenin içinde. Medresenin kapısında ise yazan yazı çok hoş ‘’Bu kapıdan geçen, gökyüzünün sırrına erecektir’’ Ancak tabi ki bu işler sadece kapıdan geçmekle olmayacağı için, Uluğ Bey’in ölümünden sonra Semerkant’da yaptırdığı ve o günün koşullarında dünyanın en iyi gözlemevi olarak kabul edilen ünlü rasathanesi, içinde yaşayan kırk cini kovmak amacıyla yıkılır. Bugün cin kovucuların adı sanı bilinmez ama Uluğ Bey’in Galile’nin 200 yıl sonra yapacağı gibi dinsel katkıya şiddetli bir eleştiri getirmek amacıyla söylediği şu sözler, anlayabilenlerin ruhlarına yüzyılların ötesinden meltem gibi eser. ‘’ Dinlerin getirdiği sis gibi dağılabilir, krallıklar yok olur, ancak bilimin çalışmaları ile ortaya çıkarılan sonuçlar sonsuzluğun hanesine kaydedilir.’’
Özbekistan’daki her tarihi yapıda olduğu gibi medreselerin içi turistik eşya satıcıları ile dolu. Hatta müze görevlilerinin bile, size bir şeyler satmak istemesini, bir süre sonra yadırgamamaya başlıyor insan. Ama renk renk Özbek suzenilerine de bakmadan geçmek neredeyse imkansız..
Bu yapıların tamamlandığı yıllar artık Semerkant’ın son parlak yıllarıdır. 1700’lü yıllara gelindiğinde artık tüm medreseler boşaltılmış ve binalar yaklaşık 300 yıl kendi kaderine terk edilmiştir. Rus araştırmacılar burasını neredeyse bir toprak yığınının altında bulmuşlar ve sonrasında uzun bir restorasyon çalışması sonucu bu hale getirmişler. Sovyetler Birliği döneminde de Registan meydanı halk mahkemelerinin ve infazların yapıldığı yer olmuş.Hikayeleri, hayaletleri çok olan bir yer burası..
Semerkant tarihi eserlerle bezeli bir şehir olsa da, görsel medyada en çok kullanılan yeri bir mezarlık, ama tabi sıradan bir mezarlık değil burası. Şahı Zinde isimli bir evliyanın türbesinin etrafı 9.yüzyıldan beri Semerkant’ın mezarlık alanı olarak gelişmiş.14. ve 15 yüzyıllarda Timur ailesinin kadınları da buraya gömülmüş. Etrafı bugün de mezarlık olarak kullanılmakta. 40 merdiven ile ulaşılan ana yolunun sağı ve solu, adeta değerli bir kolyenin taşları gibi yan yana dizilmiş, mavinin her tonuna bulanmış türbeler ile dolu. Orta Asya’da bizde olduğu gibi türbe ziyaretleri çok seviliyor, dolayısıyla Semerkantlılarla da günün her saatinde burada.
Semerkant’ın bir başka güzel yapısı da 36 metre yüksekliğe, 46 metre genişliğe sahip kapısı ile sizi karşılayan Bibi Hanım Cami. Bibi Hanım Timur’un Çin’li olduğu tahmin edilen eşi. Timur, Hindistan seferinden elde ettiği filler dolusu altınla 1397-1398 yıllarında, 1,5 yıl gibi çok kısa bir sürede bu camiyi inşa ettirmiş. Çok hızlı yapıldığı için, çok da sağlam olmamış ve ileriki yıllarda içinde çatlaklar oluşmaya başlayınca, meydandaki cami kullanılmaya başlanmış.
Efsanevi Timur ve güzelliği dillere destan bir Bibi Hanım olur da, İpek Yolunda onların hikayeleri anlatılmaz mı??? Asırlar boyunca kulaktan kulağa aktarılırken, hikaye ne kadar değişikliklere uğradı bilinmez ama benim kulağıma anlatılana göre Timur, Bibi Hanım’a çok güvenir ve sefer için Semerkant’dan ayrıldığında tüm işlerini ona devredermiş. Yine bir başka seferde olan Timur bu caminin inşaatını da Bibi’ye emanet etmiş ve döndüğünde bitmiş olmasını istemiş.
Timur’un seferden dönmek üzere olduğunu haber alan Bibi, bakmış ki cami de işler çok yavaş ilerliyor, bu işin sorumlusu olarak gördüğü mimarı yanına çağırmış ve bir an önce inşaatı bitirmesini emretmiş. Ama bizim mimar Bibi’ye sevdalı, gönlü ne ferman dinliyor ne de Timur’un dillere destan gazabını.
‘’Cami’yi bir şartla bitiririm’’ demiş mimar, ‘’eğer bu kulunuza bir öpücüğü çok görmezseniz..’’ Bibi mimara başka kızlar, büyük paralar önerdiyse de, onu kararından caydıramamış ve sonuçta razı olmuş. Derler ki mimar Bibi’yi tüm hasreti ve tüm aşkı ile öptüğünde, yanağında bu öpücüğün izi kalmış ve Bibi ne yaparsa yapsın bu izi silememiş. Tabi bu işi önce gören,sonra da öğrenen Timur hem Bibi’yi, hem de mimarı bu caminin kapısının üzerinden attırıvermiş, ve yine anlatılanlara göre Bibi gitti giderken, mimar kanatlanıp kuş olup Hicaz’a uçmuş. Kadınların yazgısı bu coğrafyada hiç değişmiyor galiba. Bu tarihten sonra da Timur’un talimatı üzerine, kadınlar yüzlerini başkalarına göstermemek için peçe takmaya başladı derler.
İpek Yolu’nda masalların hiç sonu yok değil mi???
Son fotoğraflar aslında en çok sevdiğim yerden: Semerkant pazarı
27 Nisan 2011 Çarşamba
Datça'da yeni bir mevsim..
Birkaç yıl önce gazetelerin seyahat eklerinden biri benimle yazlarımı geçirdiğim Datça, yaptığım seyahatler ve gezme tutkum hakkında bir röportaj yapmıştı. İki saatlik keyifli sohbetimiz ise sonunda gazeteye şu başlıkla çıkmıştı. ‘’Yaz aylarında dünya seyahati bile önerseniz Datça’dan ayrılmam’’
Uzun yıllardır yaz tatillerimi Datça’da geçiriyorum. Çalışma hayatında olduğum dönemlerde buranın bana her zaman verdiği sessizliğin, huzurun enerjisini biriktirip biriktirip, kendimi yeniden büyük şehrin kucağına atardım. Sonrasında iş hayatımı sonlandırdığımda aslında gerçekten burada mutlu ve üretken olduğumu anladım. Şimdilerde ise İstanbul’daki hayatımızın ve evimizin büyük bir kısmını buralara taşıma heyecanlarında ve çalışmalarındayız.
Bu önemli karara ise son iki yıldır aralıklarla baharları ve kışı burada geçirmemiz neden oldu. Yağmurun, sırılsıklam olmak isteyeceğiniz cinsten adam gibi yağdığı, deli gibi esen fırtınanın, her geçen dakika sahile daha da büyüyerek vuran dalgalarında hayal kurmaya doyulmadığı, egzos kokusunun hiç bilinmediği yollarda yapılan uzun yürüyüşlerden sonra dönülen sıcacık bir şömine karşısında yapılan uzun sohbetler bizi yavaş yavaş bu karara ulaştırdı.
Şimdi mevsimlerden ilkbahar, bir yağmur yağıyor bir güneş çıkıyor ama ben hava durumu ile uğraşmayı çoktan bıraktım yeni bir hayalin peşindeyim. Ayaklarımızda plastik çizmeler, yanımızda ne olur ne olmaz diye bir yağmurluk, elimizde kürekler sevgili ve küçük köpeğimiz Hera ile kendimizi çayırlara, tepelere vurup lavanta peşine düştük. Hayalim ise küçük bahçemi lavanta çiçekleri ile bezemek. Marketlerde satılan lavanta tohumlarının yarattığı hayal kırıklıklarından sonra bizim dilimizde karabaş otu olarak bilinen ve bu mevsim dağları bayırları süsleyen Fransız lavantası fideleri yeni umudum, yeni hayalim....
Biliyorum bu yazım bir ‘’gezi’’ yazısından çok, ‘’ben’’ ile ilgili oldu ama merak etmeyin önümüzdeki aylarda Datça ile ilgili yazılar bol bol gelecek. Şimdilik derim ki, eğer büyük şehrin hara güresinden bunaldıysanız, her şeyden uzaklaşıp, kafanızı boşaltıp alacağınız tek bir nefes, bin nefes yerine geçecekse atlayın otobüse, uçağa, arabaya bu mevsim buralara gelin…
Giyin ayağınıza eski plastik çizmelerinizi, vurun kendinizi sadece size ait olan kumsaldaki dalgalara. Uzun uzun yürüyün, hele bir de şansınıza yağmur öncesiyse…Emin olun ki denizi renkten renge sokan mavi mor bulutların sihri sizi de hemen etkisi altına alacak ve verilmesi gerekli zor kararlar ya da söylenmemiş şarkılar, yazılmamış şiirler, romanlar bir anda zihninizde yerini bulup, kelimelere dökülmeye başlanacak..
NOT: Bu yazım 25.Nisan 2011tarihinde World Travel Channel'ın blogunda yayınlanmıştır. Buradan ulaşabilirsiniz..
Uzun yıllardır yaz tatillerimi Datça’da geçiriyorum. Çalışma hayatında olduğum dönemlerde buranın bana her zaman verdiği sessizliğin, huzurun enerjisini biriktirip biriktirip, kendimi yeniden büyük şehrin kucağına atardım. Sonrasında iş hayatımı sonlandırdığımda aslında gerçekten burada mutlu ve üretken olduğumu anladım. Şimdilerde ise İstanbul’daki hayatımızın ve evimizin büyük bir kısmını buralara taşıma heyecanlarında ve çalışmalarındayız.
Bu önemli karara ise son iki yıldır aralıklarla baharları ve kışı burada geçirmemiz neden oldu. Yağmurun, sırılsıklam olmak isteyeceğiniz cinsten adam gibi yağdığı, deli gibi esen fırtınanın, her geçen dakika sahile daha da büyüyerek vuran dalgalarında hayal kurmaya doyulmadığı, egzos kokusunun hiç bilinmediği yollarda yapılan uzun yürüyüşlerden sonra dönülen sıcacık bir şömine karşısında yapılan uzun sohbetler bizi yavaş yavaş bu karara ulaştırdı.
Şimdi mevsimlerden ilkbahar, bir yağmur yağıyor bir güneş çıkıyor ama ben hava durumu ile uğraşmayı çoktan bıraktım yeni bir hayalin peşindeyim. Ayaklarımızda plastik çizmeler, yanımızda ne olur ne olmaz diye bir yağmurluk, elimizde kürekler sevgili ve küçük köpeğimiz Hera ile kendimizi çayırlara, tepelere vurup lavanta peşine düştük. Hayalim ise küçük bahçemi lavanta çiçekleri ile bezemek. Marketlerde satılan lavanta tohumlarının yarattığı hayal kırıklıklarından sonra bizim dilimizde karabaş otu olarak bilinen ve bu mevsim dağları bayırları süsleyen Fransız lavantası fideleri yeni umudum, yeni hayalim....
Biliyorum bu yazım bir ‘’gezi’’ yazısından çok, ‘’ben’’ ile ilgili oldu ama merak etmeyin önümüzdeki aylarda Datça ile ilgili yazılar bol bol gelecek. Şimdilik derim ki, eğer büyük şehrin hara güresinden bunaldıysanız, her şeyden uzaklaşıp, kafanızı boşaltıp alacağınız tek bir nefes, bin nefes yerine geçecekse atlayın otobüse, uçağa, arabaya bu mevsim buralara gelin…
Giyin ayağınıza eski plastik çizmelerinizi, vurun kendinizi sadece size ait olan kumsaldaki dalgalara. Uzun uzun yürüyün, hele bir de şansınıza yağmur öncesiyse…Emin olun ki denizi renkten renge sokan mavi mor bulutların sihri sizi de hemen etkisi altına alacak ve verilmesi gerekli zor kararlar ya da söylenmemiş şarkılar, yazılmamış şiirler, romanlar bir anda zihninizde yerini bulup, kelimelere dökülmeye başlanacak..
NOT: Bu yazım 25.Nisan 2011tarihinde World Travel Channel'ın blogunda yayınlanmıştır. Buradan ulaşabilirsiniz..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
