25 Kasım 2012 Pazar

10 Günde Fas ve gezginlere ipuçları

Her seyahat dönüşü fotoğrafları düzenlemek, notları yeniden gözden geçirip çoğu kez unutmadan yeniden yazmak, alınan kitapları okumak son derece keyifli bir angarya. Kimi zaman bu süreç Datça'daki tembel hayatımızda aylar alabiliyor ve ancak her şey düzenlendikten sonra mavilimon'a yazmaya başlıyorum. Ama o zaman gelene kadar işte kısa kısa notlarla Fas seyahatimiz...

ROTA


  • ·         Fas’a ilk kez 13 yıl önce kötü bir seyahat şirketi ve belki de ondan da daha kötü bir rehber eşliğinde gitmiştim. Yıllardır hep aklımda kalan bu ülkeye bu kez kendimiz bir tur düzenledik ve bol bol yorulsak da doya doya gezdik. Türkiye’den Fas’a direkt uçuşlar Kazablanka şehrine. Kazablanka hoş bir şehir ama bir turist olarak yapacak çok fazla bir şey yok. Muhteşem Casablanca filminin fanatiklerinden biriyseniz, öncelikle o filmin tamamının Hollywood'da bir stüdyo'da çekildiğini  bilin ama illaki de Rick’in Barını bulacağım derseniz, Hyatt Otelinin barı’nın adının bu olduğunu ve iri yarı zenci bir piyanistin ‘’ As Time Goes By’ ı çaldığını bilin..
  • ·         İşte yukarıdaki nedenlerden dolayı Kazablanka’yı pas geçip rotamızı şöyle oluşturduk: Rabat (1 gece) – Meknes, Volubilis, Fes (2 gece) – Mevlay İdris, Chefchouen, Tanca (1 gece) – Marakeş (2 gece) – Ait Benhaddou, Ourzazate (1 gece) – Traoudant , Essaoura(2 gece)……Bu programı eğer tekrardan yapacak olsak Tanca ve Essaoura’ya birer gün daha ekleyip, Traoudant’ı programdan çıkarmayı tercih ederdik. Tanca’ya bir gün çok azdı, Traoudant için fazladan 200 km yapmaya değmezdi ve Essaoura ise o kadar güzel bir yer ki böylesine yoğun bir programdan sonra kendimize burada bir gün daha ayırmaya değerdi…Gezdiğimiz kentlerin tüm detayları en kısa sürede mavilimon’da olacak

ULAŞIM ve TRAFİK




  • ·         Çok işlevsel olduğunu okuduğumuz tren ve otobüs sistemini pas geçip biz tercihimizi araba kiralamaktan yana kullandık..Araba için 600 TL, GPS'imize 1 aylık Fas harita kirası USD 9,95 ödedik.
  • ·         Fas’ın turistik bölgeleri olarak kabul edebileceğimiz Kazablanka, Rabat, Tanca, Marakeş arası otoyollar ile birbirine bağlanmış ve ulaşım oldukça rahat, ancak buraların dışına çıkınca Türkiye’nin 30 yıl önceki halini hatırlatan gidiş geliş yollar var. Ancak yollar dar ve yüksek bölgelerde virajlı olsa da, asfalt kalitesi son derece iyi ve Türkiye’ye göre trafik yoğunluğu çok daha az..
  • ·         Trafik polisleri sağ olsun, şehir içi olmasa bile şehir dışı yollarda tüm sürücüler trafik kurallarına maksimum derecede uyuyorlar. Bu konuda bizden daha iyi olduklarının hakkını vermek lazım. Otoyollarda sürekli radar kontrol noktaları var, diğer yollarda ise teknik nedenlerle hız kontrolü yapamasalar da, her büyükcene yerleşim noktasının giriş ve çıkışına polis yerleştirilmiş. Bu noktalara yaklaşırken hızınızı 80’den 40’a düşürmeli ve kavşaklarda  durup , öyle hareket etmelisiniz. Otoyollarda ise radarcıların en sevdiği nokta, gişelere yaklaşırken hız sınırının 40 km olarak belirtildiği son 50 -60 metrelik bölüm…
  • ·         Çok sürpriz değil ama evet polis Fas’da da rüşvet alıyor. Tüm Fas seyahatimiz boyunca yaklaşık 2700 km yol yaptık ve trafik polisleriyle hiçbir sorunumuz olmadı ama son gün Essaoura’ya girerken bir trafik polisi bizi durduruyor. Normalde çift olarak vardiya yapmalarına rağmen bu tek başına. Sonradan yorumladığımıza göre belli ki  bizim tabirimizle çorba parası almaya çıkmış. O sadece Fransızca ve Arapça konuşuyor , biz ise İngilizce ve Türkçe. Bu iletişimsizlik ortasında suçumuzun kavşakta durup sağa sola bakmadan geçmek olduğunu, uzun çabalar ve bol bol pandomim sonucu anlıyoruz. Cezası 700 dirhem ( 70 euro). Eşim günün o saatinde bomboş olan kavşakta, hiç durmadan geçen diğer arabaları gösteriyor ama çorbacının cevabı hazır. Kafayı önce 45 derece sağa oradan da 90 derece sola çeviriyor ve sen bunu yapmadın diyor. Yapacak fazla bir şey yok amaç belli, 300 dirhemden başlayan rüşvet pazarlığı 200 dirhemde sonuçlanıyor ve biz yolumuza gidiyoruz. Sonradan internette yaptığım araştırmada Fas’da aşırı hız cezalarının 400 dirhem ( 40 euro) olduğunu öğreniyorum. Belli ki rüşvet miktarını yüksek düzeyde tutabilmek için,bizim çorbacı ne olduğunu anlayamadığımız en yüksek cezayı yazmaya kalkmış bize. Bu arada eğer olurda namuslu bir polise çatarsanız, yanınızda yeteri kadar dirhem olmasına özen gösterin çünkü Fas’da cezalar polise ödeniyor ve eğer yanınızda yeteri kadar yerel para yoksa ehliyetinize el koyup sizi en yakın bankamatik’e yönlendiriyorlarmış..
  • ·         Otoyollarda seyahat edecekseniz yine yanınızda yerel para bulunmasına dikkat edin. Sürekli bir otoyoldan diğerine geçer gibi oluyorsunuz ve sürekli gişelerle karşılaşıyorsunuz. Örnek vermek gerekirse Tanca Marakeş arası tam 6 kez, toplamda da 161 dirhem ödeme yaptık..
  • ·         Otopark ülke genelinde sorun değil, her yerde rahat bulunabiliyor ancak yazılı her hangi bir tarifeleri yok. Rabat’da Tanca’da geceliğine 20 dirhem ( 2 euro) ödediğimiz  otopark ücreti Marakeş’e gelince birden 100 dirhem’e ( 10 euro) çıkıyor.. Ya biz burada bu kadar, şurada şu kadar ödedik demenin faydası yok bu kadar , ya sıkı bir pazarlığa başlayacaksınız, ya da ücreti ödeyeceksiniz. Otopark ücreti konusunda pazarlık işe yarıyor.

KONAKLAMA - YEMEK








  • ·         Biz otel tercihlerimizi Ourzazate hariç, şehrin eski kısımlarında bulunan otele dönüştürülmüş Fas evlerinde kalmaktan yana kullandık. Seyahatten yaklaşık 2 ay kadar önce booking.com sitesinden yaptığımız otellere toplam 550euro ödedik. Kimisi beklediğimizden iyi çıktı, kimisinde de ufak tefek hayal kırıklıkları yaşadık ama ciddi bir sorunla karşılaşmadık.
  • ·         Eski şehirlerde bulunan otelleri labirent misali sokaklarında bulmak biraz sorunlu. Önceden oteller ile yazışmakta fayda var, ya da her zaman için para karşılığı sizi istediğiniz adrese götürecek birini bulmak mümkün.
  • ·         Bu seyahati bugün tekrar yapsak Marakeş ve Tanca’da bu tarz butik otellerde kalmazdık. Tanca medina’nın diğerlerine göre çok bir özelliği yok. Marakeş’de ise eski ve yeni şehir arasında yer alan 5. Muhammed bulvarındaki otellerden birinde kalmak stratejik olarak daha avantajlı.
  • ·         Otopark ile oteller arası genelde mesafe var ve daracık sokaklardan valizlerinizi taşımak çok zor. Dolayısıyla biz her gittiğimiz yerde büyük valizimizi arabanın bagajında bırakarak, ufak çekçek lerle otellere gittik. Bunun sonucu kimi kez otoparklarda valiz yapmak olsa da, rahatlık açısından değdi..
  • ·         Tüm otelleri oda-kahvaltı olarak aldık. Tajin’li kuskus’lu Fas mutfağı bize çok hitap etmediği için, bir kez denedikten sonra ikincisi olmadı. Izgara yapan ufak dükkanlar, pizzacılar, sahil kesiminde ise balıkçılar  bizi oldukça mutlu etti. Beğendiğimiz restaurantları , gittiğimiz şehirleri mavilimon’a daha detaylı yazarken belirteceğim ama Marakeş’de gece Cema elFena meydanda kurulan ızgara tezgahlarından ve Essaoura’da limanın yanındaki balıkçı tezgahlarından bir şeyler yemeden geri dönmeyin..
  • ·         Fas’da alkol yasak değil ama bulmak biraz sorun. Otellerde bir sorun yok, ama bizim gibi güzel bir günü sonlandırmanın en iyi yolu güzel bir yemek ve yanında da güzel bir şişe şarap diye düşünenlerdenseniz işte orada bir sorun var. Yemek için beğendiğimiz yerler çoğunlukla alkol vermiyordu, alkol veren yerlerin ise mutfağı zayıftı. Sonuçta kimi zaman her şey iyi oldu kim zamanda eksik. Tanca’da deniz kenarında harika bir deniz mahsullü spagetti, cola eşliğinde biraz ziyan oldu, ama Ourzazate’nin arka sokaklarında bulduğumuz bir pizzacı, İtalyanları aratmayan lezzetinin yanında, bardaklarımızı menülerin arkasına saklamamız kaydıyla bize buz gibi bira sunarak gönlümüzü aldı. Bu arada Fas’ın gayet güzel beyaz şarapları var ve Casablanca birası ise son derece içimli..
ALIŞVERİŞ






  • ·         Orta Doğu’da, Uzak Doğu’da seyahat ederken pazarlıksız alışveriş olmaz ama Fas’da bu iş insanı gerçekten çok yoruyor. 13 yıl önce yaptığım ilk Fas seyahatinden bu yana ülkede pek çok iyi gelişmeler olmuşsa da, pazarlık işi bir hayli çığırından çıkmış gibi. Hiçbir şey almayacağım sadece dükkanlara bakacağım deseniz o bile zor. Dükkana girdiğinizde, çıkış yolunu kapatarak size bir şeyler satmaya çalışmak oldukça yaygın. Bir şeyin fiyatını sorduğunuzda neredeyse kurtuluş yok. İlk anlarda pazarlık etmek biraz keyifli bir oyun gibi gelse de, bir süre sonra neredeyse tacize uğradığınızı hissediyorsunuz.
  • ·         Fas’lılar iyi insanlar, 10 gün süresince başımıza en ufak bir kötü olay dahi gelmedi ama en büyük kusurları turist görür görmez çizgi filmlerdeki karakterler gibi gözlerinden dolar işaretleri çakarak size doğru koşmaları. Biraz abartma olacak belki ama neredeyse merhaba deseniz sizden para istiyorlar. Her konuda size yardım etmeye çok hevesliler ama mutlaka bir bedel karşılığı. Böyle olunca da çoğu kez  basit bir adres sormak bile son derece rahatsız edici bir deneyime dönüşebiliyor. Güzel başlayan sohbetler çoğu kez bir süre sonra ya bir şey satmaya ya da bir tanıdığın dükkanına götürme teklifine geliveriyor. Bir süre sonra da yanınıza kim yaklaşırsa siz uzaklaştırmaya başlıyorsunuz ki bu arada belki de çok hoş insanları, deneyimleri de kaçırabiliyorsunuz…
  • ·         Fazla pazarlık işin keyfini kaçırsa da Fas’tan herkesin beğenip alacağı bir şeyler mutlaka var. Biz metal işlerini ve el boyaması seramikleri çok sevdik. Seramiklar Fes’de, metal işleri Marakeş civarı, tahta oymacılığı ve tekstil ise Essaoura’da alınmalı.
  • ·          Biz Marakeş’e geldiğimizde devletin desteklediği Ensemble Artisanal dükkanlarını keşfettik. Üzerinde her şeyin fiyatının yazılı olduğu, pazarlığın genellikle kabul edilmediği, bu yerlerde alışveriş etmek, dışarıdaki korkunç pazarlıktan sonra cennete düşmek gibi bir şey. Ancak Marakeş ve Ourzazate’de çeşit oldukça bol olmasına rağmen, Essaoura’daki biraz hayal kırıklığı yarattı, ama yine de bakmakta fayda var.

13 Kasım 2012 Salı

Sayda - Lübnan


Karışık dinsel tercihlerden dolayı Lübnan’da tatil günlerini anlayabilmek biraz zor. Cuma gününün  tatil olduğunu biliyoruz ama bu ne Beyrut’da çok belli ne de sabah ilk ziyaret ettiğimiz kent olan Sur’da. Kentin çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu Sayda’da ise neredeyse hemen hemen her yer kapalı. Lübnan’a seyahat edecekler için belki ekstra bir iş olacak ama, Cuma günleri ziyaret edilecek kentlerin dinsel portresini çıkarmakta fayda var..

Sayda bir Cuma öğleden sonra hayalet şehir görünümünde ve bunun yararı hiç zorlanmadan sahilde bir otopark yeri buluyoruz.

13. yüzyılda Haçlılar tarafından deniz üstüne inşa edilen kale şehrin sembolü, ancak kapısına asılmış eski bir kilit uzun zamandır kapalı olduğunun işareti. Kalenin tam karşısında yer alan souk’lardaki dükkanların neredeyse tamamına yakını kapalı. Aslında buraların açık halini görmek isterdim çünkü labirent misali sokaklarındaki dükkanların hepsi bir düzen içinde ve çok iyi restore edilmiş durumda.Fazlaca bir şey yapmadan biraz o tarafa , biraz da bu tarafa yürüyüp, istediğimiz şeyleri görememenin sıkıntısı ile Beyrut’a geri dönüyoruz.










Cuma günü tatili Sayda’dan  mavilimon’a yazacak çok fazla bir şey çıkarmıyor, elimde maalesef doğru dürüst fotoğraf bile yok ama yine de İstanbul arkeoloji müzesinin en değerli eseri olarak kabul edilen İskender Lahdi’nin doğduğu toprakları gördüm..

Bu şehirde bulunan Kral mezarlarından biri olan lahit, ilk Türk arkeologu ve İstanbul Arkeoloji Müzesinin ilk Türk müdürü olan Osman Hamdi Bey ‘in 1887 yılında bizzat katıldığı kazı ile ortaya çıkarılmış ve sonrasında aynı kazıda bulunan diğer lahitlerin, bir kısmı ile birlikte bir savaş gemisine yüklenerek İstanbul’a taşınmıştır.
Aslında Büyük  İskender’e ait olmasa da ilk bulunduğu dönemde onun sanıldığı için bu adla anılan lahit ve diğerleri o zaman arkeoloji müzesi olarak kullanılan Çinili Köşk’e sığmayınca, hemen karşısına dünyada müze olarak yapılan ilk binalardan biri olan şimdiki Arkeoloji Müzesi inşa edilmiştir.





1 Kasım 2012 Perşembe

Sur (Tyre) - Lübnan


Sur ( Tir veya Tyre olarak’da geçiyor) Beyrut’un 80 km güneyinde yer alan hoş bir Akdeniz kenti. Muz bahçelerinin arasından uzayıp giden keyifli bir yol sonrası kente varılabiliyor. Sur’daki ilk hedefimiz Unesco dünya mirası listesinde yer alan Al Bass arkeolojik alanı ve oradaki çok iyi korunmuş durumda olan 20.000 kişilik Roma hipodromu.


Ören yerinin girişi açık ve etrafta da kimseler olmadığı için Behçet bir arabanın peşine düşüp içeri giriyor ve bizde harabelerin hemen yanına kadar araba ile ulaşıyoruz. Bir süre etrafta dolandıktan sonra bir asker ortaya çıkıyor ve hem bilet almamız gerektiğini hem de arabayı girişe götürmemiz gerektiğini söylüyor. Biz kapıda kimse yok diyince sağa sola bir dolu telefonlar edip sonuçta birini buluyor ve görevini yerine getirmiş adamların huzuru içinde bizi gerisin geri yolluyor. Arabamızı park edip, biletimizi alıp, bu sefer  yürüyerek  antik kente tekrar giriyoruz. Adamın İngilizcesi fena değil, sonrasında bize bayağı bilgi veriyor, yardımcı oluyor.


İlk dikkatimizi çeken, atalarımız sağ olsun, antik şehri neredeyse tam ortasından yarıp geçen Hicaz demiryolundan kalma raylar. Kim bilir neler kırılıp, dökülüp, çalınmıştır bu demiryolu buradan geçerken.
Sur çok eski bir şehir. Heradot’un anlattığına göre buralarda ilk yerleşim MÖ 2750 yılına kadar gidiyor. Uzun süre Mısır’ın kontrolünde kalmış. MÖ 11.yüzyılda Fenike şehirleri arasında en kuvvetlisi sayılıyor. MÖ 60 yılında ise şehir Roma’nın koruyuculuğunu kabul ediyor.


Al Bass alanında oldukça geniş bir nekropolis var. Nekropolis’in içinden geçen yol Bizans döneminde yapılmış ve MÖ 1.yüzyıldan kalma,  anıtsal bir Roma kapısına doğru uzanıyor. Al Bass gerçekten çok güzel  ve oldukça iyi kazılmış, korunmuş bir alan. Roma ve Bizans yapıları çoğu yerde iç içe geçmiş durumda. Bizim gibi arkeoloji tutkunları için çok keyifli bir yer.



Ancak buradaki en görkemli yapı, yapımı MS2. Yüzyıla tarihlendirilen 20.000 kişilik muhteşem hipodrom. Dünyadaki en iyi korunmuş hipodrom olduğu yazılı kitaplarda. Gerçektende yapı parça parça bölümler halinde olsa da pek çok yerde ayakta kalmış. Gerçek bir hipodrom sahnesini, seyircileri, yarışan arabaları burada hayal edebilmek oldukça kolay.

Hipodromun neredeyse orta yerinde ise ateistler tarafından öldürülen Hıristiyanlara adanmış MS 3.yüzyıla tarihlendirilen bir kilise bulunuyor. Bizimkiler nasıl antik şehrin ortasından demiryolu geçirebiliyorsa, o zamanki Bizanslılarda nam olsun diye hipodromun orta yerine kiliseyi konduruvermişler işte..






Al Bass arkeolojik alanı aslında şehrin içinde bir nevi kurtarılmış bölge. Etrafını uzun uzun hipodrom manzaralı apartmanlar çevirmiş durumda. Bu güzel arkeoloji turundan sonra arabayı şehrin içinde bir yerlere bırakıp eski çarşılara dalıyoruz. Etrafa bakınırken bir taraftan da Lonely Planet tarafından tavsiye edilen balıkçı limanındaki Le Phenicien restaurant’ı arıyoruz.



Lübnan’da ne İngilizce ne de Tarzanca anlaşabilmek pek mümkün olmadığı için, insanlara elimizdeki kitaptan küçük deniz fenerinin resmini gösterip nerede olduğunu öğrenmeye çalışıyoruz. Sonuç sıfır kimse bilmiyor. Sonuçta kendimiz deniz kenarına inip yürümeye başladıktan sonra Hıristiyan mahallesinde kalan küçük balıkçı limanını buluyoruz. Belki 700 metre ötede sorduğumuz  Müslüman dükkan sahiplerinin burayı bilmemesi  ise oldukça manidar..

Restaurant’ın yerini bilen tabiî ki yine yok ama tesadüfen tabelasını görünce sorun çözülüyor. Ancak kapısına gelince başka bir sorun çıkıyor çünkü kapıda otomatik tüfekleri kuşanmış hazır olda bekleyen çekik gözlü iki asker var. Garsonlara çekinerek girebilirmiyiz diye soruyoruz,tabii diyorlar, sonuçta da hem Lübnan’da yediğimiz en iyi yemeği, hem de kendi açımdan uzun zamandır yediğim en iyi deniz ürünleri çeşitlerini yiyorum. İçlerinde humus’un da yer aldığı klasik 1-2 mezenin yanında Fatuş salatası ve unutulmaz balık karpaçyo. Ana yemek olarak ise ızgara jumbo karideslar. Benim etobur sevgilim bile bayılıyor yediklerine.


Bu arada yemek yerken kapıdaki askerlerin koruduğu, bizim arkamızdaki masada yerel liderler olduğunu tahmin ettiğimiz kişilerle yemek yiyen diğer çekik gözlülerin kim olduğunu öğreniyoruz.  Lübnan’daki BM barış gücünde görev yapan Güney Koreli komutanlar ve hanım sağlık görevlileri. Bir taraftan yemek yediler bir taraftan da yerel liderlerin kanını alıp, adamlara sonrasında da fotoğraf makineleri hediye ettiler. Aslında oldukça komik görüntüler vardı ama okuduğumuz her türlü kaynak aman askerlerin resmini çekmeye yeltenmeyin dediği için fotoğraf makinemden uzak durdum..




24 Ekim 2012 Çarşamba

Türk’ün Lübnan’da karla imtihanı



80’li yılların hemen başlarında AFS bursu ile bir yıl Amerika’nın West Virginia eyaletinde kalmıştım. Türkiye’nin tek kanallı, siyah beyaz televizyon yılları. Internet’e ise daha yıllar var. Kalacağım kasaba hakkında en ufak bir bilgi sahibi olamadan gitmiştim oralara.. Sonrasında gördüm ki Türkiye hakkında, Amerika’lıların da pek bir bilgisi yoktu. Onlar bana, ben onlara biraz alışana kadar aradan birkaç ay geçti, kış geldi ve iklimi bizim İç Anadolu’ya benzeyen West Virginia’ya ilk kar düştü.

Yanlarında kaldığım aile, sabahın ilk saatlerinde  beni  yataktan kaldırmıştı, hayatımda ilk kez kar gördüğümü düşünüyorlardı ve benim için çok heyecanlanmışlardı. Neye benzettiğimi, ne hissettiğimi merak ediyorlardı. Bu durum okula gittiğimde arkadaşlarım arasında da devam etti. Herkes ilk kez gördüğümü düşündükleri kar hakkında ne düşündüğümü öğrenmek istiyordu. Halbuki durum tahmin edebileceğiniz gibi çok farklıydı. O yıllarda iklim şimdiki gibi değişmemişti ve kışın ilk günlerinde Eskişehir’e düşen kar neredeyse bahar’ın ilk günlerine kadar yerde kalırdı. Türkiye hakkında ne kadar önyargılılar ve bilgisizler diye düşündüğümü hatırlıyorum…

Sonra aradan yıllar yıllar geçti, ben büyüdüm, çok çok seyahat ettim ve kendimce tecrübeli bir gezgin oldum, ya da öyle olduğumu zannettim…Tekrar konunun başlığına dönecek olursak, Türk’ün Lübnan’da karla imtihanı maalesef iyi bitmedi.

Lübnan’daki ikinci günümüzde biz, iki hevesli gezgin arabamıza atlayıp ilk tam günlük turumuzu yapmak üzere yola koyulduk. Hedefimiz Chouf dağlarında bulunan 1788 yılında yapımına başlanmış ve inşaatı 30 yıl sürmüş bir Osmanlı yapısı. Dürzi liderlerin yaşadığı Beiteddine Sarayı. Beyrut’dan ayrılırken hava parçalı bulutlu, kah yağıyor, kah duruyor. Ah! Artık tamam artık hava açıyor diye sürekli kendimizi kandırma halindeyiz ancak Chouf dağlarında rakım yükseldikçe, önce sıkı bir yağmur başlıyor, sonrasında da sulu kar. Yağışın durmasını beklerken, bir cafe’de sabah kahvaltısı yapıyoruz ama değişen pek bir şey yok.



Sulu karın artık kara dönmeye başladığı zamanlarda bir an önce hedefimize ulaşmak için tekrar yola çıkıyoruz ama 1-2 kilometre gidemeden kar yüzünden daha ileriye gidemeyeceğimizi anlıyoruz. Bu yıl Datça’da olmamız nedeniyle, İstanbul’da kaçırdığımız kar bizi burada yakalıyor. Daha ilk gün, moraller iyiyken bol bol kar resmi çekip, kar topu oynamak fena gelmiyor. Sonuçta sahil kesiminde başka bir yere gidiyoruz..
Ertesi günkü programımızda gezimizin en önemli durağı Baalbek tapınakları var, sabah erkenden Şam otoyoluna doğru çıkıyoruz ama bize dün geçit vermeyen kar, bugünde dimdik karşımızda. Askerler bizi otoyolun girişinden döndürüyorlar. Suriye tarafından gelen arabalar kardanaraba görünümünde. Birkaç saat sonra zincirli ve dört çeker arabalara izin vereceğiz diyorlar, ama bizde ikisi de yok. Çaresiz dönüyoruz.Moraller biraz bozulsa da, Mart ayında Ortadoğu’dayız, kar daha ne kadar sürebilir ki iyimserliği devam ediyor.

Bir sonraki gün daha tecrübeliyiz. Oteldekiler bizim için polisi arıyorlar, maalesef yollar yine kapalı. Seyahat için Lübnan’ı seçişimizin en önemli nedenlerinden biri olan Baalbek tapınaklarını kar yüzünden göremiyecek olmak imkansız geliyor ama doğru. Artık programımızda yapacak fazla da bir şey kalmadığı için Biblos civarında sakin bir gün geçirmeye karar veriyoruz. Sahilde hava oldukça iyi. Öğle saatlerinde güneş pırıl pırıl, deniz şıkır şıkır, biz ise Pepe’nin yerinde açık havada balık ve şarap keyfindeyiz.
Bu sırada tuvalete giden Behçet flaş bir haberle geri dönüyor. Baalbek yolu açılmış…Garsonlar polise telefon edip teyit de etmişler. Saat oldukça geç olmasına ve Biblos’da daha görecek yerlerimiz olmasına rağmen hızla arabaya atlayıp yine Baalbek yoluna koyuluyoruz. Eğer geç olur da dönemezsek, gece orada bir otelde kalırız diye plan yapıyoruz..
Ancak Biblos’dan ayrılıp bir saat kadar yol yaptıktan sonra acı gerçek tüm çıplaklığı ile karşımıza çıkıyor. Kısa süreliğine açılsa da yol yine kapanmış. Bir süre orada altın fiyatına zincir satan bir müteşebbis ile pazarlık yapıp oyalansak da, şansımızı fazla zorlamamaya karar veriyoruz. Ne kadar sızlansak da fayda yok, hem Baalbek’e gidemedik hem de Biblos’u yarıda kestik. Kös kös Beyrut’a dönerken sevgiliye Amerika’da yaşadığım olayı anlatıyorum. Ne kadar tecrübeli olsak da, elimizin altında her türlü bilgiye ulaşım imkanı olsa da, Şam otoyolu ve kar’ı yan yana koyamayan önyargılarımız bizi çok istediğimiz Baabek’ten alıkoyuyor. Halbuki  bu geziyi bir ay sonraya da planlayabilirdik.



Uçağımız ertesi gün öğleden sonra. Yenilen pehlivan güreşe doymazmış misali, sabah daha gün doğmadan yola çıksak, öğlene dönüp geliriz gibi cin fikirlerle oynaşsak da, gecenin ilerleyen saatlerinde bende ortaya çıkan sıkı bir bağırsak bozukluğu, bu fikirleri daha ileriye taşımamıza neyse ki engel oluyor.
 Bu arada 10 gün sonra Fas’a gidiyoruz. Tahmin edebileceğiniz gibi Fas ve kar şu sıralar bizden sorulur ama umarım hava ve yol tanrıları bizimle olur da Ortadoğu’dan sonra, Afrika’da da kar yüzünden yollarda kalmayız.


Ve işte ulaşılamayan ve halen rüyaları süslemeye devam eden Baalbek tapınaklarından bir görüntü. Fotoğraf maalesef Wikipedia'dan...


12 Ekim 2012 Cuma

Beyrut


Bu yazımın başlığı Beyrut, ama Lübnan seyahatimiz boyunca Beyrut’a sadece akşamları otele kalmaya geldik desem daha doğru olur. Ama belki de konuya giriş yapmak için gezi planlarını yaptığımız günlere dönmek gerekir. Lübnan ufak bir ülke olduğu için, gezinin rotasını çizmek, gidilecek yerleri belirlemek pek çok başka ülkeye göre daha kolay oldu. Sonuçta sahil kesimini boydan boya kat etmeye ve arada da iç bölgelere geçip ünlü Baalbek tapınağını gezmeyi listemize ekledik.

Asıl zorluğu ise Lübnan içi ulaşımı nasıl sağlayacağımız konusunda yaşıyoruz. Yaptığımız internet araştırmaları Beyrut’un en kötü tarafının taksi şoförleri olduğunu yazıyor. Çok sıkı pazarlık edilmesi gerektiği, sözlerinde durmadıkları, fahiş fiyat uyguladıkları etrafta uçuşuyor. Araba kiralama konusunda ise ortak bir kanı var. Sakın ha, trafik de, arabalar da, şoförler de berbat. Hatta tanınmış bir seyahat yazarı, Lübnan’da araba kullanmaya kalkmak deliliktir tarzında bir şeyler de yazmış. Bunları yazanlar Türkler olmasa çok da dikkate almayacağız ama bir taraftan da İstanbul trafiğinde araba kullanmayı oldukça benimsemiş insanlar olarak şaşırmıyor değiliz. Kalacağımız otelden havaalanından transfer için araba istiyorum. 10 -15 dakikalık mesafe için 25 dolar istiyorlar. Yapmayı  planladığımız geziler içinde pazarlık gücümüze göre günlük 80 – 150 dolar arası bir para ödeyecek gibi görünüyoruz..Sonuçta hava alanında uçaktan iner inmez bir araç kiralama servisine yönelip,günlüğü 33 dolardan ufak bir araba ve günlüğü 11 dolardan bir GPS aleti kiralayarak kendimizi Lübnan’ın yollarına atıyoruz.

İleriki günlerde azizliğini bol bol yaşayacağımız GPS aleti, hava alanından çıkar çıkmaz bizi bir anda Beyrut’un gecekondu misali semtlerine sokuyor. Allahtan Orta Doğu’dayız da çok fazla panik yapmaya gerek yok, bir dolu kuralsız gidiş geliş ve dönüş yaptıktan sonra, aralardan bir yerden otobana girmeyi başarıyoruz. Otoban’a girdikten sonra Downtown ‘da bulunan otelimize ulaşmak oldukça kolay oluyor.
Downtown iç savaş sırasında Hristiyanlarla Müslümanlar arasında en şiddetli çarpışmaların yaşandığı yer.Sonrasında uzunca bir süre terk edilmiş bir bölge olarak kalmış. Eski resimlerinde kurşun deliklerinin binlercesinin sayılabileceği, bombalarla kısmen yıkılmış binaların arasında orman misali büyüyen ağaçları, yeşilliği görebilmek mümkün.




Sonrasında 2000’li yıllarda Lübnan'ın eski başbakanlarından 2005 yılında bir suikast sonucu öldürülen Refik Hariri bir Fransız şirketi ile birlikte bu bölgeyi yeniden inşa etmeye başlamış. Şu anda oldukça güzel ve de oldukça sanal bu bölgenin içinde hala savaşın izlerini taşıyan binaları görmek mümkün. Onun dışında son derece şık evler, dükkanlar, sokaklarında park etmiş pahalı arabalar ve dünyanın neredeyse tüm etiketleri insanın dudağını uçuklatan pahalı markaları burada. Herşeye karşın çok özel imtiyazlara sahip olan Hariri'nin inşaat şirketi Solidere karşı direnmeye çalışan binalar da yok değil.


  
Yine burada Beyrut’un eski suoklarının bulunduğu yere çok şık bir açık hava alışveriş merkezi inşa etmişler. Girişindeki eski bir cami restore edilerek korunmaya alınmış.İç savaş sırasında Lübnan'da yaşayan Elizabeth Thorneycroft-Smith sonrasında yazdığı kitabında, kırsal kesimde yaşayan fakir köylüler ve ülkenin en zenginleri hariç savaş herkesi Lübnan'da derinden etkiledi, hayatlarını değiştirdi diye yazmıştı. Bugünde bu gözlemin devamını çok zenginler için bir oyun alanı olarak tasarlanmış Downtown bölgesinde ve yeniden ayağa kalkmaya çalışan, çabalayan Lübnan'ın diğer bölgelerinde çok kısa sürede fark etmek mümkün.



Beyrut’ta geçirdiğimiz akşamlar ne yaptınız derseniz alışveriş ve Beyrut’un o ünlü olduğu her yerde yazılan çizilen gece hayatı hiç bize göre olmadığından bol bol sokakları arşınlamanın dışında;

  • §  İlk akşam Downtown’da bir cafe’de yemek yedik. Sıcak ve soğuk mezeler, Behçet’e arak bana da beyaz şarap. Yemekler vasat, hesap yüksek ama arak harika..
  • §  Bir gece Hamra’ya iniyoruz. Downtown’ın sanal ortamından sonra, hayat burada akıyor. Bizim İstiklal caddesini andıran bir yer.
  • §  Bir başka gece herkesin mutlaka gidin dediği Lübnan mutfağı yemekleri yapan ünlü Abdel Wahab’dayız. Rezervazyonsuz yer bulmak zor, belki erken saatlerde mümkün. Bana göre bizdeki kalbur üstü kebabçılardan çok da bir farkı yok. Yemekleri de mezeleri de iyi ama kesinlikle muhteşem değil. Belki de aynı tarzları sunan Suriye ve Antakya mutfaklarını ben daha çok beğendiğim için olabilir. Birkaç tane değişik meze deniyoruz ama oldukça kötü demeyelim de bizim damak tadımıza uygun çıkmıyor. Çiğ etle yapılan bir mezeleri varki içinde et den daha çok yağ ve akciğer olduğu için bir süre sonra içimi kaldırıyor. Bu tarafların mutfağının meşhur humus’u ise bana göre çok fazla limonlu.
  • §  Bir başka gece ise otelde berbat bir mide bozukluğu ile geçiyor. Onun nedeni ilerideki yazılarda gelecek.


Lübnan trafiğine geri dönersek, eğer İstanbul’da araba kullanmakta bir sıkıntım yok diyorsanız, taksilerle falan hiç uğraşmadan direkt araba kiralayın derim. Fiyatlar uygun, benzin ucuz, otopark çok sorun değil. Hatta ilk günden sonra sevgili buralarda araba kullanmayı eğlenceli bile buldu ve hemen uyum sağladı. Bana göre tek fark, biz Türkler yanlış yapan bir arabaya hemen el kol hareketleri yapmaya, arkasından yedi ceddine giydirmeye, fırsatını bulursak hemen önüne geçmeye daha çok meraklıyız, Lübnan’lılar ise bu konuda çok daha cool yada Yalan Dünya'nın Emir'inin söylemiyle,daha serinler J