30 Haziran 2007 Cumartesi

Kum Fırtınası

Yemen insanlarından,şehirlerinden, mimarisinden, doğasından, tarihinden sonra havası ile de bir sürpriz hazırlamıştı. Sıcak bir öğleden sonra Marib’te otelden dışarıya çıktığımızda gökyüzünde iki renk vardı. Gri, mavi, kızıl tonları daha önceden bildiklerimdi ama kahverengi ilk kez görüyordum. Gökyüzünün yarısı masmavi ve güneşliyken, diğer yarısı kahverengi olmuştu. Kum fırtınası geliyor dediler. Rüzgar, yağmur, kar tamamdı da, kum fırtınasını sadece filmlerde görmüştüm. Bir gözüm sürekli havanın kahverengi tarafında olacakları beklemeye başladım.





Biz mavi kısımda olduğumuz sürece hiç bir sorun yoktu ama Marib’in biraz dışındaki Güneş Tapınağına gittiğimizde, peşimizden gelen kahverengi bizi de içine aldı. Acımasızca esen kum tanelerinden korunmanın yolu kaçmaktı. Yüzümü tamamen eşarpla sarıp arabaya kadar öyle gidebildim. Giysiler, kameralar, ayakkabılar, çantalar her yer bir anda ince bir kumla doldu. Kar fırtınasından pek de bir farkı olmadığını düşündüm, bir anda etrafı bir kahverengilik sardı ve herşeyin üstünü örtmeye başladı. Yolu da kapamaya başladığı için araba ile ilerlemek bile zordu.



Otelde ise durum daha faciaydı. Bir an için havalandırmayı çalıştırmak gafletine düştüğümde oda anında ince bir kum tabakası ile kaplanıvermişti. Üstüm başım, saçlarım, burnum, yüzüm, gözüm, kulaklarım her taraf kum doluydu ve otelde ince ince akmaya çalışan soğuk sudan başka su yoktu. Semiha duş almak için banyoya girmişti ama ancak saçlarını durulayabilmesi için bir şişe su bulabildik o kadar.


Kum fırtınası neredeyse bütün gece sürdü. Sabah otelden ayrılırken ki görüntü her yeri kaplamış ince bir kum tabakasıydı. Beraberinde getirdiği tüm olumsuzlıklara rağmen, farklı ve keyifli bir deneyimdi.

Not:İlk fotoğraf Semiha’dan ve fotoğraflarda filtre kullanılmamıştır.

27 Haziran 2007 Çarşamba

Çöl

Şu anda dışarıda sıcak ve ağır bir hava var. Deniz kenarında olmak bile böylesi havalara çok çare olmuyor. Suyun serinliği içinde olduğunuz süre iyi ama çıkar çıkmaz gene aynı tas aynı hamam. Daha hala küresel ısınma ciddiye alınmasın bakalım..

Günün anlam ve önemine uygun olarak bugün Yemen’de çölde geçirdiğimiz bir günü sizlerle paylaşmak istiyorum. Hadramut Vadisinden ayrılıp, Marib’e kadar olan yaklaşık yedi saatlik yolu yine ciplerle yapmıştık. Yolun yaklaşık dört saati Ramlat Asabateyn çölünde geçti.


Ana yoldan ayrılıp, çöle girdiğimiz andan itibaren dev yapılı bir Bedevi, çöl boyunca bize kılavuzluk yaptı. Ama önce her yolun bir raconu var hesabı, çöle girmeden önce arabaların lastiklerinin havası indirildi. Böylelikle daha rahat yol alınabiliyormuş. Çöle girer girmez gruptaki arabaların sağa sola dağılıp, birbiriyle yarış etmeye başlaması başlarda keyifli geldiyse de bir süre sonra çölün sıcağı, sarısı ve kumu beraberinde getirdiği tekdüzeliğin sıkıntısı ile her yeri kapladı.

Yemen’in Suudi Arabistanla olan sınırı bu çölün içinden çekilmiş. Ama sınır devriyesi ya da karakollar falan aramayın her yer kum işte... Yola çıktıktan bir iki saat sonra dağlar, tepeler gibi etraftaki referans noktaları da ortadan yok olunca, Bedevi kılavuzumuzun yol bulma becerisi ortaya çıktı. İlerimizde görülen denizlerin, göllerin serap olduğunu biliyorduk ama birde serap tepeleri, dağları çıkmaya başladı bir süre sonra ortaya. Kılavuzumuzun ya bizim göremediğimiz referans noktaları vardı, ya da gördükleri ile değilde, yıllardır evimize giden yolun bilinçaltımıza kazınması gibi, o da kendi yolunu düşünmeden bulabiliyordu. Gerçekten de bir süre sonra onun ve ailesinin yaşadığı yere ulaştık. Çadırlarında bizi misafir ettiler, deve yetiştiriyorlardı. Yeni doğmuş bir deve yavrusunun bol bol resmini çektikten sonra yeniden yola çıktık.

Bu bölge Yemen’in geneli içinde nispeten daha tehlikeli olarak kabul ediliyor. Tüm yol boyunca (çöl hariç) beş altı kontrol noktasından geçtik. Bu bölgedeki Bedeviler, hükümetle çeşitli konularda pazarlık etmek için geçtiğimiz dönemde kimi turist gruplarını kaçırmışlar. Bu kaçırma olaylarının birinde çıkan çatışmada üç dört turist ölünce hükümet işi daha sıkı tutmaya başlamış. Yerel rehberimiz Sanaa’lı Hassan’a göre Bedeviler hükümetten iş istiyorlarmış ama işin çalışma kısmı ile değil para kısmı ile ilgileniyorlarmış.

Eğer bir gezgin olarak bir gün yolunuz çöle düşerse en büyük sorununuzun tuvalet olacağını size burada belirtmek isterim. Kimi ülkelerde yol üzerindeki tuvaletleri kullanmaktansa, doğanın kucağına sığınmak diyelim, yüzde yüz daha steril bir yoldur. Ya da zaten etrafta hiç tuvalet yoktur. Bu doğa gezintileri sırasında nerede olursa olsun mutlaka arkasına gizlenebileceğiniz bir kaya, çalı çırpı, ya da duvar parçası bir şekilde bulunur. Ama bir de çölde gözlerden biraz uzak bir yer bulmaya çalışın bakalım.. Moğolistan gezisini anlatan bir yazıda çok hoşuma giden bir satır okumuştum. Burada kan kardeşliğinden sonra çiş kardeşliğini de öğrendik diyordu. Hakikaten çölde bir çiş kardeşine kesin ihtiyacınız var. Bu kardeşlik kimi zaman birbirinizin önüne genişçe bir örtüyü perde olarak kullanıp portatif bir tuvalet oluşturmayı ya da siz bir arabanın gölgesinde işinizi hallederken diğerinin gözcülük yapıp etrafa kimseleri yaklaştırmaması gibi görevleri kapsamaktadır.

24 Haziran 2007 Pazar

Misafir

Bugünlerde bir ziyaretçimiz var. Çok ısrarlı, çok konuşuyor ama bir o kadar da küçük. Nasıl bizim balkona kadar geldi, annesi var mı, bilmiyoruz. Ama verdiğimiz sütü içmediğine ve de oldukça haraketli olduğuna bakılırsa, bizim görmediğimiz saatlerde ortaya çıkan bir anne olmalı.



Balkon kapısının önündeki hiç bitmeyecekmiş gibi süren miyavlamaları, ancak biz yanına gidince sona eriyor. Etrafta başka bir kardeşi olmadığı için oyun arkadaşı arıyor kendine. Ara sırada küçük bir ninja savaşçısı gibi kapının sinekliğine tırmanmaya başlıyor. Kapının yarısına geldikten sonra gözü kesmiyor olsa gerek, serbest düşüşle kendini yere bırakıveriyor. Bu düşmeler sonucu pes edecek mi diye bekliyorum ama zirve tırmanışları hala ısrarla sürüyor.


Günün sıcak saatlerinde bahçedeki çiçeklerin altına yatıyor, susayınca ön patisi ile hortumu tutarak su içmeye çalışıyor. Biz yanında oturuken bazen şekerleme yapmaya başlıyor. Sfenks pozisyonunda otururken önce gözler yavaş yavaş kapanıyor, sonra ise sağa sola hafiften sallanmaya başlıyor. Uykusu biraz derinleşmeye yüz tutsun pat diye sırt üstü devriliyor. Hem bizim kahkahalarımızın, hemde kendi düşüşünün verdiği şok ile hemen toparlanıyor.

Bize çok bağlanmasın istiyoruz ama gitmeye hiç niyeti yok misafirimizin. Biraz gürültücü olsa da evimize bir hareket getirdiği kesin.

22 Haziran 2007 Cuma

Tarim Sarayları - Yemen


Tarim Yemen’deki saraylar şehri. Hadramut vadisindeki üç önemli şehirden biri olan Tarim ayrıca tarih boyunca yetiştirdiği İslami bilginleri ile de ünlü.

Sıcak bir öğleden sonrası gittiğimiz şehir adeta terkedilmiş gibiydi. Bu terkedilmişlik aslında Tarim’in çamurdan sarayları için doğru bir tanımlama. Columbia Üniversitesi’nin desteği ile kısmen restore edilmiş olan Kasr al İşşah’ın kapısını açması için bekçinin gelmesini beklerken, sığındığımız ufak bir ağacın altından, yolun karşı tarafındaki diğer saraylarda gözüküyordu ve terkedilmiştik oralarında hakimiydi.

19.Yüzyıl sonu , 20. Yüzyıl başında Hadramut Vadisi’nin Hint Okyanusundaki ticaret ve yurt dışındaki yatırımları ile zengin olan tüccar aileleri bu bölgede saraylar inşa ettirmeye başlarlar. Tarim’daki 30 sarayın tamamına yakınına sahip olan Al Kaf ailesi bu tüccarlar arasında en etkili olanlardandır. Ailenin pek çok üyesi, saygı duyulan hocalar olarak kabul edilirken aynı zamanda bölgedeki batılılaşmanın öncüsü olarak kabul edilen ufak elit bir topluluğun üyeleridirler. Saraylarında yoğun olarak ticaret yaptıkları İngiliz Hindistan’ı ve Güneydoğu Asya mimarisinin etkilerini görmek mümkündür.

Kasr al İşşah’ın sahibi Ömer bin Şeyh al Kaf, Singapur’daki otel, emlak yatırımları ve ticaret sonucu elde edilen serveti ile 1890 yılında bu binanın ilk kısımlarını inşa ettirir. Şimdiki terkedilmişlik hali bir zamanlar bu evin içindeki günlük koşuşturmayı hayal etmeyi biraz zorlaştırıyor ama zamanın etkisinden çok, insanların hoyratlığı sonucu paramparça olduğuna inandığım orada burada bir kısmı kalmış pencere vitraylarındaki zarif detaylar ve renkler, tavan ve duvar süslemeleri bir dönemin zenginliğini, görkemini gözler önüne seriyor.

1970-1991 yılları arasında Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti sınırları içinde kalan Tarim’ın sarayları o dönemde devletleştirilir. Şu anda pek çok üyesi Suudi Arabistan’da yaşayan al Kaf ailesi ülkeyi terk etmek zorunda kalır. Marxist dönemde devlet tarafından pek çok ailenin birarada yaşaması için yerleştirildiği saraylar, iki Yemen’in birleşmesi sonrasında al Kaf ailesinin açtığı davalar sonucu aileye iade edilmeye başlamış.

Sarayların Yemen’de ulusal servet statüsünde olması, bu statüden dolayı aile üyelerinin yeni bir devletleştirme furyasından çekinmesi, sayısı pek çok olan varisler arası anlaşmazlıklar ve restorasyon masraflarının yüksekliği Tarim saraylarının geleceğini belirsiz kılıyor. Dışarı çıkmadan önce salondaki vitray camlardan, bomboş salonun kuytuluğuna ve serinliğine sızan renkler arasında hissettiğim tek şey hüzün oldu.

Tarim şehrinin sembolu 53 metre yüksekliğindeki çok hoş minaresi ile al Mihdar Cami. Güney Arabistan’ın bu en yüksek minaresi ve tabi ki camisi de kerpiçten. Yemenli ustaların bu eseri aynı zamanda dünyanın da en uzun kerpiç minaresi. Tarim 951 yılından itibaren Şafiliğin Yemen’deki merkezi olmuş bir şehir. Şafilik inancını Irak’tan getiren Ahmet ibn İsa el Muhacir’in türbesi şehrin biraz dışında. Hut Peygamberin mezarı ve bu türbe Hadramut vadisinde ki en kutsal ziyaret yerleri. Şafilik İslamiyetin yorumlanmasına karşı olan bir inanç. Şafiler sünnete inanmaz, salt Kuran’a bağlı kalmayı savunurlar.

Tarim sarayları için daha detaylı bilgi www.learn.columbia.edu/tarim adresinde bulunabilir.


19 Haziran 2007 Salı

Koşuyorum





2007 yılına girerken çok önemli bir karar almıştım. Bu yıl artık hareket etmeye başlamalısın Ayşegül dedim. Yeni yılın başında alınan kararların pek çoğu, hemen daha ilk hafta rafa kaldırılsa da şu ana kadar bu kararıma uyduğumu belirtmeliyim. Kışın haftanın üç günü düzenli olarak spor salonunda çalıştım, yoga yaptım ve çok üşümediğim günler mutlaka yüzdüm. Datça’ya geldiğimden beri deniz henüz daha oldukça soğuk olduğu için uzun uzun yüzemiyorum ama sabahları koşmaya başladım. Ve iddia ediyorum ki dünyanın en güzel koşu parkurlarından birinde koşuyorum.

Öncelikle bir yanım hep deniz. Diğer yanımda kimi zaman tarlalar oluyor, kimi zaman sazlıklar, kimi zaman çam ağaçları ya da palmiyeler. Kimi zaman denizin kokusu geliyor burnuma, kimi zaman otların ve bol bol da kekiklerin. Her gün kendime yeni bir ağaç ya da kaya belirleyip, ertesi gün onu geçmeye çalışıyorum. Datça yürüyerek buraya bir
saatlik mesafede, bakalım yaz sonuna kadar Datça’ya ne kadar yaklaşabileceğim.

Bugünler de Datça’nın baharda açmaya başlayan çiçekleri, sıcak yaz günleri öncesinde son çiçeklerini açmaya başladılar. Onlar da ancak sabah erken saatte görülebiliyorlar. Güneşin yükselmesi ile hepsi ertesi sabaha kadar sürecek uzun bir uykuya başlıyorlar.

Bu sabah küçük kameramı da cebime koyup çıktım. Kah koştum, kah durup biraz fotoğraf çektim. Yolda bir ara yeni arkadaşım Zeyna ile de oynadım. Benim köpeğim denize girmekten çok korkardı, Zeyna ise sahibinin attığı sopayı, şimşek hızıyla alıp getiriyor denizin içinden. Ne de olsa savaşçı kraliçe Zeyna o. Benim Şiba’mda bir kraliçenin adını taşırdı ve bir kraliçe edasıyla ancak kucakta denize taşıyabilirdiniz onu.

Burada evimin bulunduğu yer koruma altındaki 6 kilometre uzunluğundaki Gebekum’ a oldukça yakın. Oluşumu 6 milyon yıl önce başlayan bu fosil kumulunun üzerindeki bitkilerin pek çoğunun benim koşu alanımda da olduğuna eminim. Ancak kum zambağı hariç başka hiçbirini tanımıyorum. Kum zambaklarının neslinin tükenmekte olduğunu bilmezdik eskiden ve yaz sonu açan bu bayıltıcı kokulu çiçek hep vazolarımızı süslerdi ama şimdilerde kimse dokunmuyor onlara. Çiçeklenmiş fotoğraflarını ancak yaz sonuna doğru çekebileceğim. Datça’nın florasını en güzel anlatan cümleye ise Akgün Akova’nın THY dergisi için yazdığı bir yazıda rastladım: ‘iki denizin eczanesi’

Keşke bu bitkilerin, otların, ağaçların ne olduğunu anlatan bir kitap olsa elimde diye düşünüyorum, internet sitelerinde araştırdım da ama pek bir şey bulamadım. Resimlerden sizin tanıyıp bildikleriniz varsa, bana yazarsanız çok sevinirim.

Terlemiş, nefes nefese eve döndüğümde kapıda annemin sabah kahvaltısı için hazırladığı tavada kızaran biber ve dometesin kokusu karşıladı beni. Yıllardır ekmeğini de kendi yapar annem. Kızarmış biber domates, yanında da pazardan aldığımız kapiçyo peyniri ve çay.. Bu sabah da durum vahim gözüküyor. Sabah koşusu ile yakılan kaloriler, iki katı olarak geri gelecek demek ki..

Yemen yazıları daha bitmedi, ne zaman biteceğini de kestiremiyorum. Ha bire aklıma yeni bir şeyler gelip duruyor.

17 Haziran 2007 Pazar

Pencereler

Shibam’dan ayrılmadan bir kez de pencerelerine bakarmısınız?


Buradaki yazılar için öncelikle kendi çektiğim fotoğrafları kullanmaya çalıştığımı daha önce söylemiştim. Ancak bazen iyi görüntü alamadığım kimi yerlerde seyahat arkadaşım Semiha’nın fotoğraflarına bakıp oradan bir şeyler aldım. Kendi çektiğim pencere fotoğraflarına baktıktan sonra, Semiha’da kimbilir neler çekmiştir diye onun CD’sine yöneldim. Ama sonuç beklediğim gibi olmadı. Ben onlarca pencere fotoğraflarken, Semiha’da onlarca kapı resmi çekmişti. Görsel tercihler dışında bunun mutlaka psikolojik bir açıklaması da olmalı. Benim röntgencilik yanım biraz daha fazla sanırım.

Başkalarının nasıl yaşadığını merak etmek farklı dozlarda olsa da, hepimizde var. Yoksa magazin programları bu kadar iş yaparmıydı? Geceleri perdelerini çekmeyi ihmal eden komşularımızın evine ben asla şöyle bir göz atmam derseniz size inanmam.

Pencereler içerde yaşayanlar hakkında az çok mutlaka bir şeyler anlatır. Öncelikle perdelerin renginden, deseninden, temizliğinden, ütüsünden evin hanımının beğenilerini, titizliğini anlarsınız. Özellikle kimi yazlık evlerin perdelerinde ki danteller adeta birer sanat eseri gibidir. Sonra pencerelere konan çiçekler vardır. Evdekilerin yaşama sevinci gösterir onlar. Bazen pencerenin kenarına oturup sokağı süzen bir kedi de olur, havalanması için kafesinin içinde getirilmiş bir kuş da. Paylaşılacak sevginin çok olduğunu anlatır bana. Tozlu, kimi zaman bir tarafı sarkmış soluk perdeli evler ise bana hep içeridekilerin yanlızlığını anlatır. Konuşacak bir çiçek bile bulamayan ruhların yaşadığını düşünürüm oralarda.


Shibam’ın pencerelerine de içeridekileri anlamak için baktım. Ahşap kafeslerin ardındaki hayatlara ulaşmak çok kolay olmadı. Kimi sımsıkı kapalıydı, kiminin pembe perdeleri hafiften kıpırdıyordu. Evler kadınların tualidir. Beğenilen renkler, biçimler, yaşananlar hep orada ifade edilir. Sosyal hayatta çok fazla ortalıkta olmayan, sokaklarda siyah çarşaflarının ardına gizlenmiş Yemen’li kadınları anlamanın bir yolu olmasını ummuştum pencerelerin, ama bu kez bana fazla sır vermediler.

Yemen’de ise bu pencerelerin ardına ancak bir kitap aracılığı ile bakabildim. Şu anda Paris’te yaşayan Yemen’in ilk kadın fim direktörü Khadija al-Salami’nin otobiyografisi ‘ The Tears of Sheba’ bir nebze de olsa bu dünyaya girebilmemi sağladı. 11 yaşında amcasının zoru ile evlendirilen ancak bir şekilde kuralları, tabuları yıkıp Amerika’ya okumaya giden bir kızın hikayesi. Yemen’i, kadınlarını ve bizim giremediğimiz evlerin içindeki hayatları ilk elden anlatan bir kitap. Bildiğiniz başka Yemen’li yazarlar, ya da Yemen’i anlatan kitaplar var mı?

15 Haziran 2007 Cuma

Shibam - Yemen

Son yazımı,bir kaya parçasının üzerine oturup, yaklaşık 2000 yıllık bir geçmişi olan Shibam’ın ardından batmakta olan güneşin son kırmızılıklarına bakıp, hayal kurarken bitirmiştim. Ama şimdi filmi geri sarıp, son derece yerinde bir adlandırma ile Çölün Manhattan’ı olarak nitelendirilen şehrin sokaklarında, evlerinde biraz dolaşalım.



Shibam yaklaşık yarım kilometrekarelik bir alanda sayıları 500’ü bulan 5-7 katlı gökdelenlerden oluşuyor. Durun hemen protesto etmeyin, biz bunlara apartman diyoruz, gökdelende ne demek oluyor şimdi diye. Bunlar tarihteki ilk gökdelenler, hepsi çamurdan yapılmış ve çoğunluğu 16. yüzyıldan kalma.

Ahşap iskeletin çamur ile sıvanması ile yapılan evler, taş temelin üzerinde yükseliyor. Bir orta direğin etrafında kat kat yükselen evlerin çamuruna, palmiye yaprağı katılıyormuş. Ama asıl önemli olan evin dışına uygulanan koruyucu sıva. Bu sıvanın içine katılan çeşitli kaya tozları ve sönmüş kireç binayı yağmura ve rüzgara karşı korumaya yarıyor. Ancak yinede bu evlerin bakımı çok zor, her yıl tekrardan elden geçirilmesi gerekiyormuş. Bu da yüklü bir maliyeti beraberinde getirdiği için, 1980’lerde Unesco Kültürel Mirası Koruma Listesi’ne giren şehir için yabancı fonlar son derece gerekli. Güney Yemen’deki sosyalist rejim sırasında devletleştirilen bu evler, iki Yemen’in birleşmesi sonrasında eski sahiplerine iade edilmiş.



Evlerin kimileri de otel olarak kullanılmak üzere yabancılara satılmaya başlamış. Hollandalı bir çiftin aldığı bir evi son rotüşları yapılırken gezme fırsatımız oldu. Merdiven boşluğu doğal olarak oldukça dar ama odalar oldukça geniş görünüyordu. Tüm evlerin en üst katı teras, ama bizim alıştıklarımızdan oldukça farklı. Terasların duvarları başkalarının görmesini engellemek amacıyla çok yüksek yapılmış. Yan binalar dan komşuların sesi gelse bile görebileceğiniz tek şey masmavi bir gökyüzü. Eğer yanlış hatırlamıyorsam iki yıl önce yaklaşık altmışbin amerikan dolarına alınabiliyordu böyle bir gökdelen, ama almaya niyetiniz olursa yıllık bakım giderlerinide hesaba katmayı unutmayın.

Sonra sokaklara iniyoruz. Daracık, kıvrıla kıvrıla bir yerden diğerine uzanıyor. Etrafta çocuk gürültüleri ve salına salına dolanan keçilerin melemeleri. Tüm Yemen’de olduğu gibi kadınlar etrafta çok az. Kara çarşaflarının içinde hızlı hızlı yürüyerek geçiyorlar sokaklarda yanımızdan. Şehrin meydanındaki açık hava kahvesinde ise erkekler nargile içerken, bir taraftan da domino oynuyorlar. Bizim grubumuzun dışında Fransız TV5 kanalı da orada, kahvedeki adamların burnuna kameraları dayasalar da kimse istifini bozmuyor, oyun her şeyden daha önemli. Kimbilir ne iddialar dönüyor etrafta.



Bende bir süre çay eşliğinde domino oynayanları seyredip, etraftakiler ile işaret dili ile hoş beş ederken, kahvede yere oturmuş kimi erkeklerin dizlerinin etrafından, belin arkasına gelecek şekilde bir eşarp sarıp oturduklarını görüyorum. Daha sonra yol kenarlarında oturanlarda da gördüğüm bu uygulama daha uzun süre, ayaklar uyuşmadan daha rahat oturmayı sağlıyormuş. Ben de denedim, sanki daha bir stabil oluyormuşum gibi geldi ama çok da rahat olduğunu söyleyemeyeceğim.


Adını Yemen tarihindeki bir kral’dan alan Shibam’ın evlerinin kimi, ve camileri beyaza boyanmış. Beyazın, çölün renklerine çok yakıştığını düşünüyorum. Elektrik telleri evlerin yukarı kısımlarını adeta bir örümcek ağı gibi örmüşse de, onların arasından Yemenli ustaların yaptığı ahşap kafeslerin ardından salınan rengarenk perdeler gözümü alıyor. Pencerelerde kimse yok, içerde yaşayanları, yaşananları hayal etmeye çalışıyorum. Yavaş yavaş sokaklarda dolanırken, Yemenli ustaların nesilden nesile aktararak getirdiği mimari birikime tekrar tekrar hayran oluyorum. Gün yavaşca kayıp giderken, tüm gördüklerimi, duyduklarımı, sesleri ve kokuları, tekrar tekrar çıkarıp bakmak üzere beynime kazıyorum.


Son fotoğraf Yemen'e de beraber gittiğimiz sevgili arkadaşım Semiha'nın objektifinden