Orta Anadolu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Orta Anadolu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Şubat 2009 Pazartesi

Eskişehir

Geçen hafta birkaç günlüğüne doğduğum şehir Eskişehir'deydik. Artık istediğim sıklıkta gidemesemde orası benim çocukluğumun ve ilk gençliğimin geçtiği şehir. Dolayısıyla kalbimdeki yeri apayrı.

Bir zamanlar adı üzerinde eski bir şehirdi. Öncelikle Anadolu Üniversitesinin gelişimi, sonrasındada tek bir adamın vizyonu sonucu bugün yepyeni ve pırıl pırıl bir şehir. Evet doğduğum iki katlı bahçeli ev şimdilerde apartmanlar arasına sıkışıp kaldı, benim okuduğum yıllarda tek katlı olan Millizafer ilkokulu, şimdi iki katlı ve o da çevresindeki binaların arasına sıkışıp kalmış durumda ve yine bir zamanlar Eskişehir'in İstanbul yönüne doğru neredeyse son binası olan Anadolu Lisesi ise adeta şimdilerde şehir merkezinde gibi..Bunlar gelişmenin doğal ama hüzünlü sonuçları....



Yeni Eskişehir ise tam bir Avrupa kenti görünümünde. Öncelikle şehrin her yanına tramvay ile ulaşmak keyifli ve de kolay, şehrin ortasından geçen bir zamanların kötü kokulu Porsuk çayı bugün temiz, sahilleri düzenlenmiş ve üzerinde adeta Amsterdam'daymışcasına teknelerle gezinti yapabilirsiniz.


Tarihi Odunpazarı evleri onarılmış, ortaya çok güzel bir mahalle çıkmış. Onarımlar halen devam ediyor. Buradaki Atlı Han el sanatları merkezi yapılmış, Eskişehir'in meşhur lületaşçıları burada dükkanlarını açmışlar. Şehir merkezindeki eski dükkanlar, hanlar, fabrikalar hep restorasyon kapsamına alınmış. Bir kaç yıl sonra şehrin alabileceği görüntü gerçekten heyecan verici. Ama bana göre en güzeli, Türkiye'deki şehirlerde büyük bir eksik olan heykeller. Şehirde oluşturulmuş büyüklü küçüklü meydanlara kondurulmuş heykeller öylesine keyifli ki... Bu sefer hava koşulları ve zaman bana fazla izin vermedi ama bir dahaki gidişime hepsini tek tek fotoğraflamak istiyorum. Tüm bunların mimarı ise Yılmaz Büyükerşen. Tek bir insanın vizyonunun bir şehri bu kadar dönüşüme uğratması, kesinlikle ilham verici.


Peki bir gün kısa bir süreliğine de olsa yolunuz düşerse Eskişehir'de mutlaka yenilmesi ve içilmesi gerekenler nedir? Öncelikle tabiki çiğ börek. Eskişehir'den başka yerde yediğiniz çiğ böreği, çiğ börekten saymayın. En iyi adres ise Köprübaşındaki Papağan Çiğbörek. Tanesi 85 kuruş ve insan kesinlikle midesinin kapasitesini zorlamadan oradan ayrılamıyor.




Bir sonraki adres ise yakınlardaki meşhur Karakedi bozacısı. Dükkan'da, lezzetde hala aynı çocukluğumdaki gibi. Şu ana kadar içtiklerim arasında kesinlikle uzak ara en iyi boza burada. (üzgünüm Vefa'lılar) Bardağı 1 TL.


Bir sonraki durak ise Köprübaşı Değirmen Sokaktaki Tanınmış Helvacı. Kuruluşu 1875 olan bu küçüçük dükkanda sadece bir kaç çeşit helva bulabilirsiniz, o da bitmeden yetişebilirseniz. Üretim günlük ve akşama kadar bitiyor.Benim favorim cevizli yaz helvası. Marketlerden aldığımız tanınmış markalar ile lezzet farkı o kadar büyük ki.. Mutlaka deneyin derim.

26 Aralık 2007 Çarşamba

Acemi Termalcinin Afyon Günlüğü

Bayram tatilinde Afyon’a kaplıca tatiline gitmek fikri, kardeşim ve eşinden geldi. Bana da çok hoş bir jest yaparak bu tatili doğum günü hediyesi olarak verdiler. Verdiler vermesine de, Bayram tatilinde Afyon’a gidiyorum diye kime söylesem, ‘eyvah! Orası türbanlıların işgali altındaymış, otellerde içki bile içmek yasakmış, her yer haremlik selamlıkmış,ne yapacaksın sen orada’ gibi benim için kaygı dolu mesajlarını ilettiler. Kimileri çantamda içki götürüp, oda da gizlice içmemi bile önerdi. Hatta benim şort, ve askılı t-shirt lerle spor yaptığımı bilen sevgilim bile ‘ aman ne olur ne olmaz, sen yanına bir de normal eşofman al, canım’ diyerek son noktayı koydu. Cümlesinin sonuna eklediği canım ‘ı, attığı dik bir bakış ile de pekiştirdikten sonra, tahmin edebileceğiniz gibi çantaya konan ilk eşya bol bir eşofman oldu.

Bir ara çantama bir şişe viski atma fikri de gelmedi değil, ama sanki bana şu sıraların en gündem baskılarından mahalle baskısına boyun eğmek olacakmış gibi geldiği için, ‘boşver Ayşegül, gidersin paşa paşa istersin içkini, eğer vermezlerse onlar utansın, hatta keyfin yerinde olursa üstüne üstlük bir de hır çıkartırsın’ dedim kendi kendime.

Ve işte acemi bi termal’cinin bayram günlüğü:

AREFE:
Trafik nedeni ile İstanbul il sınırlarından çıkabilmek, neredeyse toplam yolculuk zamanının yarısını aldı, ama bu beklenen bir şey olduğu için kimsenin canını sıkmadı. Anadolu’nun Termal yıldızı olarak lanse edilen İkbal Tesislerine ancak akşam yemeğinin son saatlerinde ulaşabildik. Demografik dağılım beklediğimizin tam tersi... otel tam dolu ama etrafta sadece 5-6 adet türbanlı aile var...

1.GÜN:
Çok iddalıyım, hafif bir kahvaltı yapacağım, üzerine 1 saat kadar spor, sonrada bol bol termal sulara dalacağım. İkbal =Sucuk, denklemi nedeni ile programım daha ilk ayağında aksıyor. Ağır bir kahvaltı sonrası yine de spor salonuna gidiyorum. Biraz koşmaya çalışıyorum ama o kadar, etrafta fazlaca bir alet de yok zaten...Biraz sonra Tai Chi dersi başlıyor. Hocamız Afyon’un milli tekvandocularından.. Tai Chi yapmaya çalışırken, ilkokulda folklor ekibine seçilemediğim günlerin acısı içime çöküyor. Bunca yıldan sonra bile içinde en ufak bir kareografi kırıntısı olan bir şeyde hemen sağımı solumu şaşırıyorum. Allah’tan Hoca’da bir süre sonra özüne dönüyor ve çeşit çeşit yumruk ve tekme atmayı göstermeye başlıyor. Bu alanda potansiyelim kesinlikle çok daha yüksek...

Yeteri kadar spor yaptığıma karar verdikten sonra, termal havuza gidiyorum. Kadınların ve erkeklerin ki ayrı ama havuzların yanında hamam ve sauna bölümleri de olduğu için, makul bir ayrım bu. Suyun sıcaklığı 41 derece...İlk anda girmek insanı bayağı zorluyor ama sonrası kesinlikle bir harika. En fazla 20 dakika kalmak lazımmış ama ben 10 dakikayı geçemiyorum. Cildim ve saçlarım pırıl pırıl havuzdan çıktıktan sonra, biraz da mide asitleri düzenlensin diye üstüne iki bardak su içiyorum...Öğleden sonrası için okumak, yazmak, çıkıp dolaşmak gibi faydalı termal dışı aktiviteler planlıyorum ama yapabilmek ne mümkün, 10 dakikalık havuz maceram beni öylesine yormuş ki, neredeyse tüm öğleden sonrayı uyuyarak geçiriyorum..Sıcak termel suyun içinde 10 dakika durmanın beni aşırı yoran bir aktivite olduğu ortaya çıktı. Bilmem herkese oluyor mu?



Akşam yemekler ve tatlılar harika. Ama kardeşim yine de şikayet edecek bir şey buluyor..Kaymaklı ekmek kadayıflarının porsiyonu küçükmüş...İyi bayramlar dilemek için aradığımız eniştem, akşam yemekte rakı içilebileceğini duyunca, ‘tüh keşke biz de gelseydik’ diyor. Bu içki içilemez imajı sanki Afyon’da ki otellere çok müşteri kaybettiriyor gibi..Bense iki kadeh harika bir merlot ile geceyi kapatıyorum...

2.GÜN
Sabah yine İkbal=Sucuk denklemi kafamda kahvaltıya iniyorum ama derin bir hayal kırıklığı... Sadece sucuklu yumurta var. Böyle yumurtalı falan sana yakışmıyor, harbi sucuk istiyoruz biz İkbal!

Bugün saat 10:00 da çamur banyosu randevum var. Bu oteldeki ana kıyafet bornozu, giyip spa merkezine gidiyorum. Bu arada ben bu sürekli bornozla dolaşma halini sevdim. Terapist bir hanım sıcak çamuru her tarafıma buladıktan sonra, birde naylon’a sıkıca sarıyor beni. Ceset torbasına girmişe benziyorum, Yarım saat o halde kalıp toksinleri attıktan sonra, masaj odasına alıyorlar. Ufacık tefecik, son derece zayıf masajcım Emine Hanım’ı görünce, ‘aman şimdi sinek gibi masaj yapacak’ diye düşünüyorum. ‘Aman Emine Hanım biraz sert yapın, ben masaj’a alışkınımdır’ diyorum boş bir umutla... Ama Emine Hanım tam bir Terminatör çıkıyor. O ufacık kadın yarım saat beni öyle bir yoğuruyor ki, sonunda sanki bir kaç tonluk bir fille mücadele etmişe benziyorum. Helal sana Emine Hanım, senin gibi masajcı ben ne güzel yurdumda gördüm ne de Uzakdoğu’da...

Tahmin edebileceğiniz gibi, bu yorucu aktiviteyi yine uzun bir baygınlık dönemi izliyor..Öğleden sonranın aktivitesi ise alışveriş. Otelin hemen önünde bir dolu outlet dükkanı var. Bu aktiviteyi bayram döneminde kesinlikle tavsiye edemeyeceğim çünkü dükkanların %90’ında etiketlerden anladığım kadarıyla, indirilmiş fiyatlar, bayram hatırına tekrar bindirilmiş.


Akşam üzeri termal havuzun dışında büyük havuza da girmek istiyorum ama kardeşim yaptığı detaylı bir gözlemini benimle paylaşınca, derhal vaz geçiyorum...Benim yeğenimde dahil tüm çocuklar neredeyse bütün gün tahmin edebileceğiniz gibi havuzdalar. Kardeşimin yaptığı gözlem ise, bunca saat suda kalan çocukların nedense hiç tuvalete gitme ihtiyaçlarının olmaması. Buradan alınması gereken derin hayat dersini beynimin bir kenarına kazıyorum ve şimdiye kadar bu bilgi ile donatılmadan önce girdiğim tüm havuzları dehşetle düşünüyorum. Bundan sonra ise bir havuza girmeden önce uzunca bir süre çocukların tuvalet alışkanlığını izlemeyi düşünüyorum.. :))

3.GÜN
Hayatımdaki ikinci keçi vakasını yaşamak Afyon’a kısmetmiş..Üniversite’den mezun olduğum yıl uzun bir Karadeniz ve Doğu Anadolu turuna çıkmıştım. Gezinin sonlarına doğru ise, feci bir mide sorunu ile Erzurum’da neredeyse 1,5 gün otelde çaresiz bir vaziyette yatmak zorunda kalmıştım. Bana yardımcı olmaya çalışan bir otel görevlisi ise, teşhisini siz keçi eti yemişsiniz diye yapmıştı. Midem son derece sağlam olduğu için ve hayatımda bir daha öyle bir bela ile karşılaşmadığım için o teşhisin doğruluğuna hep inandım. Ve deja vu... Neredeyse 20 yıl öncesinin benzer belirtilerini yaşamaya başladığımda teşhişte hiç zorluk çekmiyorum. Bir önceki gün otel dışında yediğim nefis bir tandır’a yüklüyorum suçu..

Aman Ayşegül, buraya detoks için gelmiştin, bak işte şimdi tüm toksinlerden tam arınıyorsun diye kendimi teselli etmeye çalışsamda faydasız. Ateş ve ağrı, sevgili keçinin son parçası da bedenimden ayrılana kadar devam ediyor...

Halbuki bugün Afyon’daki diğer önemli oteller, Oruçoğlu ve Korel’e gidip, bir çay içme ayaklarında casusluk yaparak size rapor vermeyi planlamıştım ama hayat bu, bazen inatçı bir keçi tüm planları bozabiliyor...

Bu durumda mecburen duyduklarımı buraya aktarmak zorundayım...Ama siz gene de gitmeden daha detaylı bir araştırma yapın derim. Özetle, Oruçoğlu farklı hayat tarzlarına hoşgörü ile yaklaşırken, şehrin en yeni ve en güzel oteli Korel daha bir iktidar yanlısı imiş. Haremlik selamlık olayı otelin pek çok alanında uygulanırken, eğer benim gibi akşam yemeğinde, günü 1-2 bardak güzel bir kırmızı şarapla uğurlamak eğiliminde biri iseniz bunu maalesef tüm gözlerden uzakta kendi odanızda yapmak zorundaymışsınız. Kısacası, bir bardak şarabı içerken sakın ola kullara görünmeyin, nefs'lerine güvenemeyip, onları bozma ihtimalinizden korkuyor olabilirler, ama Tanrı ile başbaşa odanızda yalnız başınıza içebilirsiniz..İnanın bana O sizi anlayacaktır, sonuçta her şeyi yaratan ve gören O değil mi??? Kalbinizin rengini de bir tek O görebilecektir....

Bütün günü odada geçirdikten sonra, kendisini yediğim için sürekli ve derin bir pişmanlık duyduğum sevgili keçinin son partiküllerinin bedenimi terketmesine güvenerek gala gecesi yemeğine iniyorum. Yemekler kesinlikle muhteşem gözünüyor ama merhum keçinin hayali hala beni avlamaya devam ettiği için hiç birine dokunmaya cesaret edemiyorum. Yaklaşan Noel ruhuna yakışan bir biçimde koca bir dilim ekmek ve bir bardak şarapla karnımı doyurmaya çalışıyorum. Bana inat, ara sıcak olarak koca bir dilim ızgara sucuk veriyorlar. Ah! sevgili İkbalciler benimle zorunuz ne?


Gecenin yıldızı ise şarkıcı Gülşen....Biraz televole muhabirliği yapmak gerekirse, kadın Allah için hakikaten sıfır beden ve göze hitap ediyor...ama her şey işte orada bitiyor. Sesi, yorumu iyi mi kötü mü anlamak mümkün değil çünkü yapılan tüm ses düzenlemeleri onun sesini, enstrümanların arkasında bırakmak üzere düzenlenmiş. Dinleyici ile diyaloğu 15 yaş civarı hoş ama boş biri ayarında. Biraz evvel bir bütün halinde önümden gitmek zorunda kalan, mangalda cızır cızır kızarmış sucuğun hatırasına şarkılardan fal tutmaya çalışıyorum, ama mümkün değil. Yine malum ses düzenlemesi, şarkı sözlerini anlamak imkansız.. Allahtan birazdan Sezen Aksu şarkıları söylemeye başlıyor da, tanıdık bir müzik olduğu için ekmeğim ve şarabımla şarkılara eşlik etmeye çalışıyorum...Programın ortalarına doğru masalar yavaş yavaş boşalmaya başlıyor....Sonunda ben de pes ediyorum.. Sonrasında bu yorumlarımı aktardığım mavilimon’un baş muhabiri sevgilim ise konu ile ilgili yılın bombasını patlatıyor...İlk kasetini yapmaya çalıştığı günlerden tanıdığı Gülşen, meğerse o sıralar sıfır bedenin bayağı uzağında oldukça kilolu biriymiş....

Bu arada otelleri kıyaslamak isterseniz... Gülşen İkbal’de, Lerzan Mutlu Oruçoğlu’nda... Korel’in Bayram sanatçısı ise Ahmet Özhan.... ;)

4. GÜN
Dönüş yoluna çıkmadan evvel, son kahvaltı için yemek salonundayım... Midem çok iyi, son bir sucuk yüklemesi yaparak yola çıkmak Afyon’daki son hedefim.... Heyhat.. Keçinin laneti yine üzerimde, kahvatıda sucuk cinsinden yine sadece yumurtalısı var.. Ahh! İkbalciler alacağınız olsun....

Son bir iş olarak otelden ayrılmadan önce, bahşiş kutusuna yüklüce bir miktar bırakıyorum... Bunun yetmeyeceğini düşünerek, etrafta gördüğüm tüm personele ayrı ayrı teşekkür etmeye çalışıyorum...Dünyanın ve güzel yurdumun pek çok yerinde sayısız otelde kaldım, ama böylesine bir personel ile ilk kez karşılaşıyorum...Bayram yoğunluğuna karşın sanki her biri, otelin sahibiymişcesine müşteri ile ilgili... Üstelik ilgi ve alaka sadece sözde değil, gönülde de...Helal olsun size İkbal çalışanları...

Uzun lafın kısası, bu yazıyı özetlemek gerekirse.... Kış tatillerinizden birinde mutlaka ruhunuza uyan Afyon otellerinden birinde kaplıca deneyimini yaşayın...Değecektir....

www.ikbal.com.tr

25 Ekim 2007 Perşembe

Konya

İki günlük Konya gezisini yazıp bitirmem neredeyse yirmi iki günden fazla sürüyor, ama bildiğiniz gibi mavilimon’da da işler böyle yürüyor. Ne zaman ne yapacağımı çok bilmediğim gibi, yazacaklarım da çok planlı olamıyor. Yazmadan da bırakmak istemiyorum, çünkü yazdıklarım benim için bir süre sonra önemli referans kaynağı haline geliyor. Dolayısıyla bugün hızlı bir Konya turu, sonrasında ise bambaşka bir iklime ve coğrafyayı yazmak niyetindeyim: Küba... Ama önce Konya durakları;

1) Karatay Medresesi: 1251 yılında Selçuklu veziri Celaleddin Karatay tarafından yaptırılan ve Anadolu Selçuklu sanatının başyapıtlarından biri olan bu eser, Konya’da, Mevlana müzesinden sonra en çok görmek istediğim yapıydı ancak restorasyon nedeni ile kapalıydı.

Günümüzde Çini Eserler Müzesi olarak kullanıldığı için, çinileride göremedim. Ancak giriş kapısındaki harika taş oymalar içerisi hakkında da bir fikir veriyor. Mevlana döneminde dervişlerin buluşma noktası olan yapı bir gün yolum tekrar Konya’ya düşerse mutlaka gideceğim bir yer.






2) Arkeoloji müzesi: Son derece mütevazi binasında hizmet vermekte olan müze’ye hiç bir şey için olmasa bile sadece Roma döneminden kalma lahitleri görmek için gitmek gerek. Özellikle Herakles lahidi.


3) İnce Minareli Medrese: Boşuna ince ve uzun bir minare aramayın. 1901 yılında düşen bir yıldırım sonucu minarenin boyu oldukça kısa ve güdük kalmış. 1264 yılında Sultan 2. İzzeddin Keykavus'un veziri Sahip Ata Fahreddin Ali tarafından yaptırılan medrese, 1956’dan beri Taş ve Ahşap Eserler Müzesi olarak kullanılmakta. Sahip Ata Külliyesini de yaptıran Fahreddin Ali iyi bir vezirmiydi bilemem ama ince bir sanat sevgi ve bu zevki hayata geçirecek bir zenginliğe sahip olduğu kesin. Konya'ya kazandırdığı iki harika eserin yanında, Akşehir'daki Taş medrese, Kayseri'deki Sahabiye medresesi ve Sivas'ın görkemli Gök medresesi bu vezirin Anadolu topraklarına bıraktıkları..



Binanın giriş kapısındaki taş işçiliği tek kelime ile nefes kesici. Kapının üzerinde, zarif bir düğümle yukarılara doğru uzanan arapça yazılar Tanrı'ya uzanışın bir simgesi mi acaba? Kesinlikle çok güzel düzenlenmiş bir müze, Selçuklu ve Karamanoğlu dönemine ait kabartma rölyef örneklerinin en güzelleri burada. Selçuklu’lardan kalma bir melek kabartması en favori parça oldu benim içi. Ayrıca müzede çok zengin bir halı ve kilim koleksiyonu da bulunuyor.






4) Alaeddin Cami: 1100’lü yılların sonlarına doğru, Sultan 1. Rükneddin Mesud tarafından yaptırılmaya başlanan yapıya, sonrasında pek çok Selçuklu, Karaman ve Osmanlı Sultanının elide değmiş. Yapıda ayrıca Karaman’daki kiliselerden getirildiği düşünülen pek çok devşirme malzemede kullanılmış.Rehberimiz sanat tarihçisi Ahmet Vefa Çobanoğlu’ndan, siyah beyaz taşların kullanılmasıyla elde edilen zengi düğümünü de ilk kez burada öğrendim ve gördüm. Haçlı Seferleri sırasında islam’ın koruyucusu olan Zengiler, buradan sonra bir düğümle de aklımda kalacaklar. Cami’nin içinde 1155 yılında Ahlatlı Hacı Mengüberti tarafından yapılan kündekari minber ise Türk ahşap sanatının en görkemli örneklerinden biri. Mutlaka görülmeli. Cami’nin avlısunda ise Kılıç Arslan’ın türbesi bulunuyor.


5) Selçuklu Saray Kalıntısı: Alaeddin Cami yakınında küçücük bir parçası kalmış. 2. Kılıç Arslan tarafından 1156 yılında Konya Kalesinin üzerine yaptırılan ‘seyran köşkünün’ kalıntısında Selçuklu mimarisinden çok hoş örnekler var. 80 yıl önce çekilen fotoğraflarında iki katlı olarak görülen yapı bugün tek katlı ve fantastik bir beton şemsiyenin altında korumaya alınmış durumda.









6) Sahib Ata Vakıf Müzesi: Vakıflar idaresine kocaman bir ‘helal olsun’ dediğim yer burası. Tüm Vakıf müzelerini görmüş olan rehberimize görede kesinlikle en güzel Vakıf müzesi. Kırmızı tuğlalar ve çinilerdeki mavi’nin çeşitli tonlarından oluşan bir dünyaya giriyorsunuz burada. Sergilenen eserler son derece özenle seçilmiş, sergileme düzeni son derece başarılı. Çinilerin üzerindeki deki her bir rengi, her bir figürü neredeyse tek tek resimleme çalıştığım bir yer oldu. Mavilerin güzelliğine takılıp kaldım anlayacağınız. Bu arada işte bu anca Türkiye’de olur denilen bir hikaye de çıktı restorasyon çalışmalarından. 2005 yılında restorasyon ihalesini kazanan firmanın maharetli ustaları(!) külliyenin içinde bulunan hankahın 730 yıldır ayakta duran nadide turkuaz çinilerini yenilerini yapmak gerekçesi ile balyozlarla yere dökmüşler. Neyseki olay çabuk farkedilmiş, olay savcılığa intikal ettirilmiş, davalar sürmekteymiş ve yeni yapılan bir ihale ile de, dökülen çiniler tek tek yerine yerleştirilmiş. Külliyenin hemen yanında bulunan Sahip Ata Camisi’nde de restorasyon çalışmaları devam etmekteydi. Buranın taç kapısında da ilk kez bir emzikli sebil gördüm. Suyun değerli olduğu bir coğrafyada, suyu şakır şakır akıtmak yerine, bir kamış yardımı ile su içilir, ve ziyan edilmezmiş.

7) Konya yemekleri: Bamya çorbası ve etli ekmeğin tüyosunu önceden alıp gitmiştim. Öncelikle her ikisininde tadına kaldığımız Rixos Otel’de baktım. Harikaydılar. Özellikle bamya çorbası mutlaka tavsiye edilir. Ertesi gün Mevlana Müzesinin yakınında bulunan Mevlevi Sofrasında’da çoban kavurma ve etli ekmek istedim ama çoban kavurma çok güzel olmasına rağmen etli ekmek son derece kötüydü. Sanırım bir daha ki sefere iyi bir restaurant adresi alıp gitmek lazım. Konya’dan yaptığım alışverişde bol miktarda kurutulmuş bamya almak oldu. Stoklar iyi dolayısıyla bu kış menüde bol bol bamya çorbası olacak.

17 Ekim 2007 Çarşamba

Şems-i Tebrizi / Konya

Mevlana’yı anlamayı giden yol, biraz da Şems-i Tebrizi ile olan ilişkisini anlamaktan geçiyor. 1185 yılında Tebriz’de doğan Şems, o dönemde İslam’ın yayılmasına öncülük eden gezgin dervişlerden biridir. O kadar çok yer gezmiş ki, Şemseddin Perende, yani uçan Şems adıyla anılırmış.

Aldığı manevi bir işaret üzerine Konya’ya, Mevlana’yı bulmaya gelir Şems, ve onu bulduğu andan itibarenden, Mevlana’nın yüzyılların ötesine uzanacak olan yolculuğu da başlamış olur. Eğer Şems ile karşılaşmamış olsa, dönemin bilgili ulemalarından biri olup, sonrasında da tarihin kalın sayfaları arasında belki adı bile geçmeyecek olan Mevlana, Şems ile bambaşka bir değişim geçirir ve ilahi aşkın potasında erimeye başlar.



İkilinin tutkulu ilişkisi kesintilerle üç-üçbuçuk yıl kadar sürer. Gözlerinin deyim yerindeyse birbirinden başkasını görmemesi, Mevlana’nın halkla ilişkisini kesip, medresedeki derslerini bırakıp tüm zamanını Şems ile sohbet ederek geçirmesi, etrafındakilerin derin kıskançlığına neden olur. Dedikoduların yayılması üzerine Şems ansızın Konya’yı terk eder, Mevlana perişan olur, matem giysileri ile dolaşmaya başlar. Bu dönemde Şems’den öğrendiği varsayılan sema ayinlerini yapmaya başlar. Dört bir yana mektuplar yollanır Şems’i bulmak için, sonunda Şam’da olduğu anlaşılınca Mevlana oğlunu gönderir Şems’i alıp getirmesi için.

İkinci buluşmaları da kısa bir süre sonra aynı akıbete uğrar ancak bu kez Şems büyük bir ihtimalle Mevlana’nın, aralarında oğlu da olduğu rivayet edilen yakınları tarafından öldürülecektir. Sonraki yıllarda mektuplarla da yetinmez Mevlana, bu kez Şems’i bulmak için kendisi düşer yollara. Dört kez Şam’a gider gelir ama boşunadır.

Bugün Mevlevi Dergahına çok yakın, şu anda cami olarak kullanılmakta olan bir mescid’de Şems’in mezarı olduğuna inanılan bir sanduka var. Orayı ziyaret için gittiğimizde ikindi namazı vaktiydi. Namaz bitip, cami boşaldıktan sonra ayakkabılarımızı çıkartıp, başlarımızı örtüp içeri girmeye çalışırken, dışarı çıkmaya çalışan türbanlı bir kadın gurubu ile karşılaşıyoruz. Bu hanımlardan biri güya kendi kendine söyleniyor; ‘ Buraya böyle gelip erenlerin ruhlarını rahatsız ediyorlar’



Refleks olarak bizim gruptaki hanımların kılık kıyafetine ve hareketlerine bakıyorum. Herkes dini bir mekana girdiğimizin bilincinde, kılık kıyafet uygun, başlar örtülmüş, sessiz. Bu lafın kılık kıyafetimizde ki yada davranışlarımızda ki bir uygunsuzluğa değilde, onun gibi türbanlı olmadığımız için geldiğini anladığım anda, sevgili arkadaşım Melahat’in eşi Yüksel hemen lafı yetiştiriyor; ‘seni kim ulema tayin etti?’ Kafalar önde hemen dışarı süzülüveriyorlar.

İnsanların inançlarına saygım sonsuz ama aklın, inancın süzgeci olması gerektiğine de şiddetle inananlardanım. Ey be kadın dedim kendi kendime, gelip dua ettiğin erenleri hiç mi merak etmedin? O önünde dualar ettiğin sandukanın içindekinin Şems olma olasılığı milyonda bir, ya boş ya da kim olduğu belirsiz başka biri var. Mevlana bulamamış Şems’i, sen mi burada buldun? Ya da senin o erenlerinin en büyüğü Mevlana’yı hiç mi okumadın? O Mevlana ki şöyle demiş; ‘Can gözü açık olmayan sakaldan ve sarıktan başka bir şey göremez’

11 Ekim 2007 Perşembe

Mevlevi Dergahı - Konya

Bugün Mevlana Müzesi olarak kullanılan dergah, yeşil dilimli gövdesi ve külahı ile Konya’nın simgesi. Sevgi Treni yolcularının doğum günü kutlaması da 30.Eylül sabahı erken saatlerde müzenin bahçesinde başladı.


Güzel güneşli bir sabahtı ve Mevlana’nın 22.Kuşak Torunu son derece zarif bir hanım olan Esin Çelebi ailesinden, Mevlevilik’ten ve aşk tan bahsetti. Mevlevi Tarikatı’nın Türk Kültürü üzerindeki etkisinden bahsederken Atatürk’ün, Tekke ve Zaviyeleri kapatan kanun çıkmadan önce, dedesine yazdığı bir mektubu okudu. Mevlevilerin yüzyıllar boyu cehalette savaştığını vurgulayan Atatürk, buna rağmen devrimlerde birlik sağlanması açısından Mevlevilik Tarikatının da kapatılması gerektiğini yazıyordu.

Mevlana’nın şu ana kadar duyduğum en güzel sözü ile bitirdi konuşmasını Esin Çelebi: ‘İnsan kendini ucuza sattı; atlas kumaştı, ama kendini bir hırkaya yama yaptı.’ Üzerinde günler ve geceler boyu düşünülebilecek bir söz değil mi?

Daha sonra Prof.Dr. Baha Tanman’da, Mevlevilik ve Mevlevi Dergahı üzerine bir konuşma yaptı ve müzeye girdik. Müze daha yeni açılmış olmasına rağmen, sanduka’nın önü dua edenlerle doluydu. Uzun süre gözlerinden yaşlar aka aka dua eden bir genç kızı seyrettim. Diğer pek çok insan bir Fatiha okuyup geri çekilirken, onun duaları ve gözyaşları dinmek bilmedi. Kim bilir hangi derdine çare umuyor diye düşündüm, ama ruhuna dua ettiği insan yüzyıllar önce şöyle demişti; ‘Musa’da sensin, Firavun’da; her ne arıyorsan kendinde ara’

Müze’de sergilenen eserler arasında, el yazması Kuran’lar tek kelime ile muhteşem, ama benim en merak ettiğim yer Dergahın mutfağıydı. Yemekler nasıl pişiyor değildi derdim, Mevlevi dedesi olmaya giden yolda çilekeş can’lara kapının açıldığı yeri görmekti. Mevlevilikte tarikatın esası aşk, marifet ve hizmettir, ve mutfak da bu amaca hizmet eden bir eğitim merkezi. Can olmak isteyen aday 1001 gün süresince dergahta hizmet eder ve eğitime tabii tutulurdu. İşte bu 1001 günün ilk üç günü, mutfağın kapısında diz üstü oturup, hiç konuşmadan diğerlerini seyrederdi. Daha sonra ayakçılık görevi başlardı, bunu şerbetçi, bulaşıkcı, dolapçı, çamaşırcı, pazarcı, samatçı (sofra kuran), kahve yapan, kahve döven, yatakçı, süpürgeci, şamdancı olmak izlerdi. Son görev ise abrizcilik, yani tuvaletleri temizleme idi. Hepsini sayamadığım 18 adet görevin amacı tahmin edebileceğiniz gibi nefsi kırmak. Aşk’a ulaşmak uğruna yüzyıllar boyunca, binlerce insanın geçtiği bu mutfağın bir kopyasını kendi içimizde inşa etmeyi başarmak gerek.



Mevleviliği dünyaya tanıtan ise görselliği ve estetiği ile, Sema ayini. Mevlana, Sema’yı; fanilik içinde beka zevkini tatmak, Allahın sırrına aracısız ulaşmak, Allah’la buluşmak ve aşkı kucaklayıp bağrına basmak gibi cümlelerle açıklamaya çalışmıştır. Ben, daha önce televizyondan izlediğim ayini ilk kez burada canlı olarak izledim. Mekan 1249 yıllarında yapıldığı sanılan Horozlu Han’dı. Harika bir tarihi mekan, insanın içini her daim ürperten tasavvuf müziği, ve sanki hiç durmayacakmışcasına dönen ve sizi de alıp bambaşka yerlere götüren semazenler. Etrafımdaki tüm insanlara rağmen hemen önümde dönmekte olana adeta hipnotize olmuşcasına takılıp kaldığım bir an. Ve işte o anda, hangi sivri akıllı uygulamaya koymuşsa birden alttan duman vermeye kırmızı, yeşil, sarı, mavi renkli spotları semazenlerin üzerinde hop hop oynatmaya başladılar. Bir an bulutların üzerindeyken, bir arkadaşımın dediği gibi, aniden ucuz bir Las Vegas gösterisinin tam orta yerine düştüm. Sonrasında da tüm olanlar birbirini tekrar etmeye başladı ve benim de uykum geldi.
_______
Bu arada Hedikli Ev’in sevgili annesi okuduğunuz kitabın 187.sayfası sorusu ile beni sobelemiş. Ama durum vahim. Mevlevilik ile ilgili bir kitap okuyorum 163 sayfa, Yatak odasında bulunan uykudan önce kitabı Kavabata Yasunari’nin Karlar Ülkesi, 125 sayfa, ve aylardır elimde sürünmekte olan Hüseyin Türk’ün Nusayrilik ve Nusayriler de Hızır İnancı ise sadece 143. Elbise uyduramadıksa, pantolon verelim misali okuma listesinin ilk sırasında bulunan Martin Bernal’in Kara Atena’sı şöyle diyor 187.sayfa’da bana şu an için kısmen anlamlı gelen tek yerinde: ‘Ari Modelci tarihçiler, İskender’in Ksenofon’u okuması ve Akhilleus ile özdeşleşmesi ve rekabeti üzerinde durmayı tercih etmiştir. Bunların Asya’yı istila etme kararında önemli birer etken olduğuna kuşku yoktur.’ Bende pek umut yok anlaşılan....

8 Ekim 2007 Pazartesi

Hatuniye Medresesi

Padişahın güzeller güzeli kızı diye başlar masallar. Nefise Sultan güzelmiydi bilinmez ama tarihteki pek çok prenses gibi, evliliği antlaşma masalarında gerçekleşmişti. Önceliği Rumeli’ye yapılacak akınlar olan babası Sultan 1. Murad, arka bahçesinde ki huzursuz Karamanoğulları ile bir barış anlaşması yapmak üzere masaya oturduğunda, Nefise Sultan’a da Karamanoğlu Alaeddin Bey’in karısı olmak düşmüştü.

Bu evlilik kararında ona söz hakkı düştü mü, mutlu oldu mu, yoksa geceleri gizli gizli yatağında ağladı mı tarih böyle şeyleri yazmaz ama evliliğinin kocası ve ailesinin çekişmeleri arasında sürdüğü kesin. Kocası, babası ile yaptığı antlaşmayı bozup, savaşa gittiğinde ve sonucunda esir düştüğünde, kocasını babasının şerrinden kurtarmak ona düşmüştü, ancak sonraki yıllarda kocası yine Osmanlılar’a karşı ayaklandığında, bu kez onu, kardeşi Yıldırım Beyazıt’ın ellerinden kurtaramayacak ve Alaeddin Bey 1388’de idam edilecektir.

Hayatı hakkında daha fazla bir şey bulamadım Nefise Sultan’ın ama bugün hala onun adını anmamızın nedeni Karaman’a 1382 yılında yaptırdığı medrese. Kimbilir belki de kocasının ve ona verdiği iki oğlan çocuğunun hayatından endişe ettiği günlerde, ona neşe veren bir projeydi bu. Yapımına özen gösterildiği kesin. Binanın içindeki taş oyma plakaları ve taş oymacılığının en hoş örneklerinin sergilendiği giriş kapısı ile, Anadolu Selçuklu’larından etkilenen Karamanoğlu mimarisinin en görkemli örneklerinden birisi. Anadolu Selçuklu mimarisinin klasik taçkapılarında kullanılan çeşitli geometrik düzenlemelerin yerine, bu kapı’da birbirinden farklı bitkisel motifler ve hatta bir kuş figürü kullanılmasında, sanat tarihçileri ne der bilmem ama, ben kesinlikle Nefise Sultan’ın yaptığı kadınca bir tercihi gördüm, ya da görmek istedim, görmeyi sevdim diyelim.

Medrese’nin yanına türbesini de yaptırır Nefise Sultan, öldükten sonra bir tutam huzur bulmak adına. Peki bulabilmiş midir? Bugün için söylemek gerekirse kesinlikle hayır. Nefise Sultan’ın göz nuru medresesi, bugün sıradan bir lokanta. Vakıflar İdaresince çeşitli dönemlerde restore edilmiş olsa da, son altı yıldır nedense lokanta olması uygun görülmüş. Hem de medresenin hemen arkasında ki Karaman müzesi son derece sıradan, yetersiz ve sanırım yapılan kimi iç düzenlemeler nedeniyle duvarları bazı yerlerden delik bir binada hizmet verirken.

Kültürel varlıklarımıza ne denli hoyrat davrandığımız bir sır değil. Ama bir lokanta’ya kiralamak yerine, müzede ki kimi parçalar burada sergilenemezmiydi diye hayıflandım, hatta İstanbul’daki kimi müzelerde bulunan Karaman’dan giden değerli parçalar tekrar buraya getirilemezmiydi? Bir lokanta yerine müze, yada kültür merkezinin Karaman’lılara sağlayacağı yararın, ve Nefise Sultan’ın ruhuna sağlayacağı huzurun derecesi ölçülemez.


Bu güzel esere dışardan hayran olup, içerde rengi solmuş bordo örtülü masaların ve dondurma tezgahlaranın arasında dolanırken diyecek hiç bir şey bulamadım ve Vakıflar idaresine sadece bir yuh! diyebildim. Onlara çok sert çıktığımı düşünmeyin, Konya’ya geldiğimizde ise Sahib Ata Külliyesi’nde benden kocaman bir ‘işte bu!, helal olsun!’ aldılar.

5 Ekim 2007 Cuma

Karaman

Güzel güzel Tayland’da dolaşırken şimdi Karaman’a nasıl geldik diyeceksiniz. Bende size diyeceğim ki,

Her gün bir yerden göçmek ne iyi.
Her gün bir yere konmak ne güzel.
Bulanmadan, donmadan akmak ne hoş.
Dünle beraber gitti,cancağazım,
ne kadar söz varsa düne ait.
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.

Bunları söyleyen tabi ki ben değilim. Geçen Cuma, İstanbul’dan kalkan sevgi treni ile Konya’ya bir doğum gününe gittik. 30 Eylul 1207 tarihinde şimdiki Afganistan sınırları içinde kalan Horasan’ın Belh şehrinde doğan ve sonraları yukarıdaki satırları söyleyen bir çocuğun 800. doğum günü idi. O zamanlar ki adıyla Celaleddin, bizim dilimizde, belleğimizde ise ‘Efendimiz’ anlamına gelen Mevlana.

Babası, Belh şehrindeki dönemin yöneticileri ile anlaşamayıp ailesini uzun bir göç yolculuğuna çıkardığında henüz beş yaşındadır Mevlana. Semerkant, Bağdat ve Hicaz’ı da içine alan bu uzun yolculuğun sondan bir önceki durağı o zamanlarki adıyla Larende, yani Karaman’dır. 14 yaşına kadar burada kalan Mevlana, burada ki medresede eğitimini sürdürür, burada evlenir, annesi Mümine Hatun burada ölür ki, defnedildiği yere daha sonra Karaman Mevlevihanesi inşa edilmiştir.

Sevgi Treni Cumartesi sabahı Karaman’a vardığında, çoğunluğu uykusuz bir gece geçiren 180 yolcusu, sessiz sakin bir hafta sonu gününe başlamakta olan şehri adeta istila ediverdi. Bu arada benim gibi son derece nostaljik duygular ile bir gün yataklı tren ile seyahat etmeye karar verirseniz, aklınızda olsun, tren de uyumak neredeyse imkansız, hele dar alanlara dayanamayanlardansanız kısaca unutun derim.

Uzun yıllar Konya ilinin bir ilçesi olan Karaman, Anadolu’da ki pek çok kent gibi şehircilikten nasibini alamamış ve hiç bir estetik kaygı gütmeyen müteahitlerin istilasına uğramış bir yer. Halbuki bir birine çok yakın mesafelerde bulunan, harika Selçuklu ve Osmanlı eserleri ile donanmış olmak gibi bir talihe de sahip. Konya’ya gelen turistlerin küçük bir bölümünü bile buraya çekebilmek, eminim ki Karaman’a çok fayda sağlayacaktır ama şimdiki halde bu başka bir bahara kalmış gibi görünüyor.

Karamanoğulları döneminden kalma Hacıbeyler Cami ve Mevlana’nın annesi ile kimi yakınlarının gömülü olduğu Ak Tekke ya da Mader-i Mevlana’nın önünde uzanmakta olan şehir meydanı, hangi aklı evvellerin kararı ile bilemem kocaman bir beton meydana dönüştürülmüş. Kenarına, köşesine dikilen cılız ağaçcıklar, ortama iyice acıklı bir görünüm katmış. İnsan bir meydan düzeni yapar, biraz süsler püsler. Bana bu meydan ne işe yarar diye sorarsanız, burada sadece harika siyasi parti mitingleri yapılır o kadar.

Meydanın biraz ilerisinde yer alan 1432 yılında Karamanoğulları’ndan Mehmet Bey’in oğlu İbrahim Bey tarafından yaptırılan imaret, bizim ziyaretimiz sırasında restorasyonda olması nedeni ile kapalıydı. Şu anda cami olarak kullanılan yapıya pek yaklaşamadık ama hemen önündeki çeşme, taş oymaları ile adeta küçük bir mücevher. Şu anda cami olarak kullanan yapının, çini mihrabı şu anda İstanbul çinili köşk de, aslan ve insan figürleri bulunan ahşap kapısı ise İstanbul Türk İslam Eserleri Müzesinde sergilenmektedir.

Karaman’a biraz daha devam edeceğiz....

1.fotoğraf : Karaman meydanı
2.fotoğraf : Ak tekke içindeki mezarlar, en sondaki büyük olan annesine ait.
3.fotoğraf : İbrahim Bey imareti