Türkmenistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkmenistan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Orta Asya'da farklı inançlar..

Aslinda kimileri hiç de farklı değil, bize çok aşina olanlar: mesela türbe, mezar ziyaretleri..İçinde çoğu kez kimin yattığı pek de bilinmeyen mezarlara okunan milyonlarca dua, milyonlarca umut...(fotoğraflar Türkmenistan'dan)




ya da rüzgarda savrulan yüzlerce paçavra, her birinde ayrı bir özlem gizli...
kutsal olduğuna inanılan mekanların yakınlarında ev isteyenler,

ya da bebek....


kimi zamanda ulu kişinin altında oturduğuna inanılan ama sonradan devrilmiş ağacın altından geçerken dilenen dilekler, ya da adaklar..( takip eden 2 fotoğraf Özbekistan Bahauddin Nakşibendi türbesinden)



ya da biraz daha beceri ya da inanç isteyenler: eğer taşı düşürmeden parmaklarınızın üzerinde tam bir tur attırabilirseniz dileğiniz gerçekleşecek.. (fotoğraflar Türkmenistan'dan)


ya melekleri görüp, konuşabileceğiniz bir kuyuya ne dersiniz?? Böyle bir fırsat olurda denenmez mi, tabiki denedim. Tam karanlık sağlanması ve her hangi bir yerden ışık sızmaması için önce sıkı sıkı yorganlarla örtüldüm..




peki ne mi oldu?? Söylersem dileğim gerçekleşmezmiş :))

Ya da bir macera turuna dahil edilebilecek kadar tehlikeli olanlar:
Tepenin üzerinde oturan adam sizi önce biraz para karşılığı önce sıkı sıkı yorganlara sarıyor, sonra da aşağıya doğru yuvarlayıveriyor. Eğer düz giderseniz dileğiniz gerçekleşiyor, sola giderseniz hiç şansınız yok ama eğer sağa doğru giderseniz de bir daha deneyebiliyorsunuz..

Bu tehlikeli işi yapanları fotoğraflamak için uzun süre etrafta dolandım ama yabancıların fotoğraf çekmemesi konusunda çok hassastılar, dolayısıyla son fotoğraf bu olayı önceki yıllarda fotoğraflamayı başarmış tur rehberimiz Yıldırım Büktel'den..



Tüm dileklerinizin gerçekleşmesi dileği ile.....

18 Kasım 2010 Perşembe

Daşoğuz - Türkmenistan

Türkmenistan’daki son günümüzde, Aşkabat’dan kalkan sabah uçağı ile, ülkenin Özbekistan sınırındaki vilayeti Daşoğuz’a uçuyoruz. Gün içinde burada Ortaçağ’ın en önemli kentlerinden biri olan Köhne Ürgenç’i gezdikten sonra karadan Özbekistan sınırını geçeceğiz. Ancak sabahın erken saatlerinde, bir iki gün içinde Daşoğuz’u ziyaret edecek olan Devlet Başkanının sınırı kapattırdığı haberleri geliyor.


Bir zamanlar Harzemşahlar devletinin başkenti olan bu yerler, Amu Derya nehrinin suladığı zengin arazilere sahip. Roma’nın, Paris’in 15-20 bin kişilik şehircikler olmaya çalıştığı zamanlarda, burada 150-200 bin kişinin yaşadığı zengin şehirler kurulmuş.

Ancak bugünkü Köhne Ürgenç , binaları, insanları ve alt yapısı ile adeta Rusya zamanında donup kalmış gibi. Başkentteki görkemli binaları kaplayan İtalyan mermerlere harcanan paradan sonra, buralara doğru dürüst bir yol bile yapılmamış olması, bir diktatörlüğü tanımlayan en acı şey galiba. Türkmenler son derece iyi niyetli ve naif bir halk gibi görünüyor. Böylesine zengin bir ülkede, o ülkenin vatandaşları olarak, böylesine zor koşullarda yaşamak zorunda olmaları, yol boyu, beni ciddi anlamda kızdırıyor.

1221 yılında Moğollar bir zamanlar El Biruni, İbni Sina gibi isimlerin yaşadığı Köhne Ürgenç’i yerle bir ederler. Ancak lojistik olarak önemi anlaşılınca 14.yüzyılda Moğolların buraya gönderdiği Kutlu Timur şehri yeniden inşa eder. Köhne Ürgenç’te bugün ayakta kalabilen eser sayısı çok az ancak hepside Orta Asya İslam mimarisinin çok önemli eserlerinden..



İslam sanatının en önemli eserlerinden ve Orta Asya’nın en muhteşem yapılarından biri olarak kabul edilen Törebek Hanım türbesi 14. Yüzyıldan kalma. Törebek Hanım, Kutlu Timur’un hanımı. Kubbenin çinileri orijinal ve oldukça sağlam kalmışlar. Türbe’nin ilk halinde binanın dışı da çinilerle kaplıymış.




Burada gözden asla kaçırmayacağınız bir başka eserde Kutlu Timur minaresi. 14.yüzyıl ortalarına tarihlenen minare aslında bir camiye ait ama cami bugüne ulaşamamış. O dönemlerde dünyanın ve Orta Asya’nın en büyük yapısı olmuş. Orijinal yüksekliği 58-60 metre iken, şimdiki yüksekliği 52 metre olarak ölçülmüş.





Benim buradaki favorim ise kesinlikle Sultan Tekeş türbesi. Moğol öncesi dönemden kalma çok ender yapılardan. İslam sanatında çok önemli bir yapı olan bu türbenin bir başka özelliği de sırlı tuğla kullanımının başlamış olması. Üst kısmı, eski Türk geleneklerine uygun olarak koni şeklinde yapılmış ve harika mavi çinilerle süslenmiş. Çölün ortasında nadide bir mücevher…

Öğle yemeği sırasında sınırın, ülkeden çıkışlara açık ama girişlere kapalı olduğunu öğreniyoruz. Ne olur ne olmaz, başkan fikrini değiştirmeden Özbekistan’a geçelim deyince, otobüsümüz bizi ve tüm bavullarımızı getirip sınır kapısında bırakıyor. Bavullarımızı çeke çeke, tek sıra halinde küçük gümrük binasına giriyoruz. Pasaportumu inceleyen polis bir taraftanda benimle Kutlar Vadisi ve Polat Alemdar hakkında muhabbet etmek istiyor ama diziyi hiç seyretmediğimi söyleyince, ayıplayan gözlerle bana bakıp, pasaportuma damgayı vuruyor. Türk dizilerinin hemen hepsi burada çok seviliyor ve merakla bekleniyor.

Sınır geçişlerini ve işlemleri çoğunlukla havaalanlarında yapan gezginler için bu geçişler bir anlamda sanaldır, ama burada gerçek. Pasaportumu onaylattıktan sonra valizimi tangır tungur çekerek binanın diğer tarafından dışarı çıkıyorum. Özbek sınırına kadar ortada 1,5 kilometrelik boş bir alan olduğunu da o zaman fark ediyorum. Yağan yağmur altında 1,5 km valizle beraber karşıya kadar yürüme düşüncesi beni bir anda dehşete düşürse de, benden önce işlerini bitiren arkadaşlarım yanda bekleyen köhne minibüsü göstererek beni rahatlatıyorlar. Bavullar ve biz alt alta, üst üste minibüse doluşarak Özbek sınırına ulaşıyoruz. Aynı işlemler orada da tekrarlanıyor ve şimdi bizi bekleyen yepyeni bir ülke var karşımızda….

11 Kasım 2010 Perşembe

Merv - Türkmenistan

Aşkabat’tan sabahın tam köründe kalkan bir uçakla Türkmenlerin Mari olarak adlandırdığı şehre uçarken, orta okul ve lise yıllarımın sarı, solgun yapraklı tarih kitaplarına gidiyor aklım. Az ezberlemeye çalışmamıştım bizim Merv olarak bildiğimiz Mari’yi ve Büyük Selçuklu Devletini. Ne de olsa bir zamanlar tarih ve ezber eş anlamlı sözcükler gibiydi. Ezberlenen onca tarihten, savaştan ve barıştan ise aklımda kala kala Anadolu’ya ulaşan Türklerin uzun yolculuklarına buradan başladığı kalmış. Yani Ata yurduna dönüş oluyor bir anlamda bizimkisi..


Antik Merv şehri bugün büyük çöllük bir alan. Önce Cengiz’in sonra da Timur’un yağmalarından ve yıkımından kurtulabilen ve de yıllara da direnebilen birkaç eser ise restore edilmiş.

Merv’e Türklerin toplu olarak gelip yerleşmeye başlamaları 1035 yılı civarları, 1040’da ise Selçuklular buraya egemen oluyorlar ve sonrasında Merv İpek Yolu’nda çok önemli bir merkez haline geliyor, Büyük Selçuklu Devletine başkentlik yapıyor.

Merv’deki en önemli eser Alp Arslan’ın torunu Sultan Sencer’in (1085-1157) türbesi. Oldukça yüksek ve nereden bakılırsa bakılsın görülebilen bir yapı. T.C. Devleti tarafından restore edilmiş ve deyim yerindeyse taş gibi yepyeni bir bina yapmışız. Restorasyon çok zor bir iş, eğer bir binayı restore ederken oradaki tarihin izlerini, dokunuşlarını korumayı beceremiyorsanız, sadece sağlamlaştırıyor, yeniden yapıyorsanız ortaya replika eserden fazla bir şey çıkmıyor. İşte burada da böyle olmuş her şey yepyeni, sapasağlam…Halbuki çölden esen rüzgarın fısıltılarında ne kadar çok hikayeler dinleyebilirdim burada…




Türkmenistan’da gördüğüm tüm türbelerde olduğu gibi burada da ciddi bir adak yığını var. Çaput bağlamak daha az olsa da, ev isteyenlerin birbirine çatıp durdurdukları taşlar türbenin etrafındaki araziyi adeta işgal etmiş. Buralarda türbeleri tavaf etme geleneği de çok yaygın. Yerel halk mutlaka dua ederek birkaç kez bunların etrafında dönüyor..



Merv şehrinin yıkılmış, erimiş surlarını ise hemen hemen her yerden görebilmek mümkün. Bir zamanlar bu kerpiç surların yüksekliğinin 12-15 metrelere ulaştığı ve içinde / dışında son derece canlı ve renkli bir yaşamın sürdüğünü, bugünkü çölün boşluğunda hayal edebilmek oldukça güç..



Bir zamanlar İpek Yolun da önemli bir nokta olan Merv’e karavanlar , yedi gün süren zorlu bir yolculukla geçtikleri Karakum çölünü aştıktan sonra ulaşırlarmış. Büyük zenginlikler vaat eden İpek Yolu macerasına kalkışanların 1/3 ü bu yolculuğu hiçbir zaman sonlandıramazlar ve en çok kayıp da Karakum çölünün geçişi sırasında verilirmiş..

Merv’in bana göre en güzel yapısı ise Kızlar Sarayı..Gofralı yani girintili çıkıntılı yapılara çok güzel bir örnek olan saray aradan geçen bin yılın tüm yıpratıcı ögelerine kısmen dayanmayı başarmış. Normalde üç katlı bir bina iken, uzun zamandır üst kat tamamen ikinci katın üzerine yıkılmış durumda. Biraz ilerisinde ufak kale halk arasında oğlan kale olarak bilinse de, tarihi olarak isimleri büyük ve küçük kız kulesi ve her ikisinde de kızlar kalırmış. Buraya gelen bir Arap’ın kızı için inşa ettirdiği düşünülüyor.





Moğolların yıkımına uğrayan bu kulelerin halk arasında anlatılan hikayesi de çok güzel. Rivayete göre erkeklerin yaşadığı kuleden kızların yaşadığı saraya yılda bir kez elma atmaya izin varmış. Elmayı oraya ulaştırmayı başaran oğlan ise, kaleden dilediği kızla evlenebilirmiş..Aralarında ki mesafe oldukça uzak ve böyle hikayeleri çok seven ben, tam bu iş nasıl oluyor acaba diye düşünürken, rehberimiz oğlanların kısa bir süre sonra ip sapanını icat ettiğini anlatınca, gizem çözülüyor..




Merv’deki son durağımız, buranın en renkli ve hareketli yeri olan Hoca Yusuf Hamedani türbesi. Kendileri Nakşibendi yolundan gelen bir evliya olurmuş. Ahmet Yesevi ve Bahattin Nakşibendi’nin hocası olarak bilindiği gibi, 10.000 kere Kuran’ı hatim ettiği ve 38 kez de yürüyerek hacca gittiği söyleniyormuş..


Daha öncede yazdığım gibi buralarda türbe ziyaretleri ve adak adamak inanılmaz derecede çok. Her bir türbenin etrafını birkaç kere tavaf etmeden bırakmıyor Türkmenler. Ama tüm gördüklerim içinde en ilginci ise buranın hemen yakınında bulunan melekler kuyusu. Ama orası Orta Asya inançlarını yazmayı planladığım başka bir yazının konusu olsun.. Çok yakında…..

Hamedani türbesinin en keyifli yanı ise etraftaki cıvıl cıvıl insan kalabalığı. Türbenin bahçesinin bir ucunda açık mutfaklar var, burada kurban edilen hayvanların etleri pişirilip, pilav eşliğinde gelen misafirlere ikram ediliyor. Israrla beni de yemekhaneye davet ediyorlar. Gelen yemeklerin kokusu ağzımı sulandırsa da, önümüzdeki uzun dönüş yolculuğunu düşünerek , korkudan reddetmek zorunda kalıyorum, çünkü buralarda temizini geçtim herhangi bir tuvalet bulabilmek çölde vaha gibi bir şey..





Birde burada çok hoşuma giden bütün bahçeleri kaplayan kırmızı gelincikler oldu. Demek dağda bayırda, kendi keyfine göre açmasının yanında böyle bahçelerde de ehlileştirilebiliyormuş.

21 Ekim 2010 Perşembe

Aşkabat

Yağmurlu bir günde başladık, Farsça anlamı ile Aşkın Şehrini gezmeye. Hava ağır bir gri ve ıslak, ortada da ne yazık ki aşk meşk falan yok. Aşk’tan daha çok bir insanın hırsının ve kibirinin şehri sanki burası.


Türkmenistan’ın nüfusu yaklaşık 6 milyon ve bunun bir milyonu Aşkabat’da yaşıyor. Burası gerçekten de garip bir şehir. Bir zamanlar bir adamın ya da tam adını vermek gerekirse Türkmenbaşı Saparmurat Niyazov’un hayalini kurduğu büyük bir legoland gibi. Her yerde büyük ve anıtsal meydanlar, görkemli binalar, düzgün ve geniş yollar, bakımlı parklar. İşte şehrin yeni bölümü tamamen bunlardan oluşuyor, ama bir eksik var: insanlar. Parklar, bahçeler, yollar adeta bomboş. Şehrin ruhu yok. İnsanlar ve hayat, Rus döneminden kalma apartmanların bulunduğu eski bölümlerde devam ediyor, ama yeni şehir adeta adım adım oraları da yutmak üzere harekette.






 
Türkmenbaşı’nın tutkusu ise mermer. Tüm binaların mermerle kaplanmasını istemiş. Kaplanmışta ve halen kaplanmaya da devam ediliyor. Sonuçta Karakum çölünde ki bir vahada beyaz bir şehir kurulmuş. Mermerlerin %90 ı Türkiye’den, kalanı da İtalya’dan ithal ediliyor. Bu arada Türk inşaat şirketleri de , Türk işçileri de Türmenistan’ın her yerinde arı gibi çalışmakta. Bu değirmenin suyu ise doğalgaz’dan geliyor. Türkmenistan dünyanın en büyük doğalgaz rezervlerine sahip ve gazın daha 100 yıl boyunca bu ülkeye büyük zenginlikler getirmeye devam edeceği ölçülmüş. Sadece 6 milyonluk nüfusa sahip çok zengin bir ülke ama İstanbul’da pek çok yerde de, ev işlerinde ya da hasta bakıcı olarak çalışan Türkmen kadınlar.






Zaman zaman şehirde dolaşan Allahın tek kulları bizim küçük grubumuz gibi gelse de, bir iki yeri ziyaret ediyoruz. Şehirdeki güzel ve anıtsal binalardan biri de halı müzesi. Halı, Türkmenistan ‘da çok önemli, Atçılık Bakanlığının yanında bir Halı Bakanlıkları da var. Müzede ki zarif Türkmen rehberimiz dünyada Türkmen halılarının Buhara halısı olarak tanınmasından şikayet ediyor. Yeni ve eski halıların sergilendiği müzede çok güzel eserler var ama fotoğraf çekmek yasak. Peki bir Türkmen halısı alalım derseniz, devlet mağazasına gitmeniz lazım, ülke dışına çıkarmak içinse bir dolu bürokrasi. Aman sakın bulaşmayın diyor Türk rehberimiz.





Daha sonra bir başka müzeye, Üçgen inşaatın yaptığı Ulusal Müzeye gidiyoruz. Çok güzel bir bina. Bir Türk şirketinin yaptığı böyle güzel bir müze binası neden bizde yok diye hayıflanıyorum. Müzede çok güzel Pers ve Hellenistik dönem eserleri var. MÖ 2. Yüzyılda kurulmuş Nisa uygarlığından kalma fildişi içki kupaları , ritonlardan dünya müzelerinde örneği olmayan eşsiz bir koleksiyon gözlerime ziyafet çekiyor. Ancak bu eserlere ancak görkemli giriş katını aşarak ulaşabilmek mümkün. Giriş katı ise Türkmenbaşı ve Türkmenistan’ın son yıllarda kazandığı başarılara adanmış. Niyazov’un resimleri her yerde, yeni başkan Gurbanguli Berdimuhammedov’un resimleri de ufaktan ufaktan kendine yer bulmakta. Bu katta sergilenen değerli eşyalardan biri de bir zamanlar Türkmenbaşı’nın kullandığı ağızlık. Zatı Şahaneleri bir vakitler sağlık nedeniyle sigarayı bırakmaya karar verince, hop sigara içmeyi tüm ülkede de yasaklayıvermiş. Sigara tiryakilerine duyurulur, Türkmenistan’da kapalı alanlar yanında açık alanlarda da sigara içmek yasak.

Bir zamanlar Castro ölmeden diktatörlükle yönetilen bir ülke görebilme adına Küba’ya gitmiştim ama meğerse bir başka diktatör hemen yanı başımızda yaşamaktaymış. Kim İl Sung’un Kore’sini bilmiyorum ama Türkmenistan Cumhuriyetinin başkenti Aşkabat’ın sokaklarında insan, güç ve paranın yardımı ile bir insanın kendini birkaç yıl içinde nasıl sıradan bir faniden, Tanrılar katına çıkarttığını hissedebiliyor. Zamanında ay ve gün adlarını değiştirmesini, ve ünlü kitabı Ruhname’yi üç kez okuyanın cennete gideceği gibi inanışları eğlenerek gazetelerde okuduğumu hatırlıyorum.

Son bir bilgi ve hatırlatma olarak; Türkmenbaşı Niyazov Aralık 2006 yılında hayata veda etti, yerine gelen Berdimuhammedov ay ve gün adlarını yeniden eski haline getirdi. Türkmenbaşı artık yeniden Ocak ayı, annesinin adı olan Gurbansultan ise yeniden Nisan. Ancak Ruhname kitabının koca bir heykeli ise yine kendi adını taşıyan Ruhname Parkında zamana karşı tüm gücü ile direnmekte.

22 Temmuz 2010 Perşembe

Çöl Pazarı - Aşkabat

Bu yılın Mayıs ayında bize oldukça yakın iki ülkeye, Türkmenistan ve Özbekistan’a seyahat ettim. Yorucuydu, şaşırtıcıydı, sürprizlerle doluydu.


İlk hedefimiz Türkmenistan’a bizim ülkeden çok fazla şirket ve işçi gittiği için olsa gerek, sanki elimizi kolumuzu sallayarak gidebiliyormuşuz gibi geliyordu bana. Meğer ne büyük yanılgıymış…Meğer Türkmenistan turistler için dünyada vize alınması en zor ülkelerden biriymiş. Alınmış vizelere rağmen küçük grubumuzun pasaport kontrolden geçmesi bir saati geçti. Şimdiye kadar pasaportumu sanki bir sanat eseriymiş gibi uzun uzun inceleyen kimse olmamıştı.

Yerel rehberimiz Mergen ‘Ata yurduna hoş geldiniz’ diye karşıladı bizi. Hoşuma gitti. Otele vardığımızda saat sabahın dördü olmuştu ve biz birkaç saatlik uyku için odalarımıza çekilirken, otelin giriş katındaki disco’dan yanlarında sivri topuklar üzerinde tıkır tıkır yürümeye çalışan sarışın kız arkadaşları ile çıkan yurdum erkeklerini görmek oldukça tanıdık bir durumdu.

Sabahtan adını daha öncede duyduğum Tolkuçka Pazarı olarak bilinen çöl pazarına gittik. Tolkuçka, Rusça, birbirini itme kelimesinden geliyormuş. Hakikaten adına oldukça uygun bir Pazar. Yağmurlu bir gün olmasına rağmen ana giriş kapısından itiş kakış giriyoruz.






Burası şehrin 12 km. kadar dışında çölde kurulmuş ve neredeyse her şeyin satıldığı kocaman bir Pazar. İkinci el araba da var, canlı hayvanda, don da var inşaatlık kereste de. Orta Asya’nın en büyük pazarı.









Girişte Türk olduğumuzu anlayan küçük kasetçi bangır bangır bir İbrahim Tatlıses şarkısı çalmaya başlıyor. Biraz evvel otelde kahvaltı etmemize rağmen, mangallarda pişen etlerin kokusu ağız sulandırıcı ama burada fazla oyalanmadan pazarın içlerine doğru yol almalı ve bol bol fotoğraf çekmeli, ne de olsa mavilimon bu fotoğrafları bekliyor..









Bir zamanlar ipek yolunda kervanların tıngır mıngır ilerlediği yollarda uzun bir yolculuk bekliyor bizi. Hepsi yakında mavilimon’da :))

Eğer acele edenler varsa seyahatin kimi fotoğraflarına İngilizce blogum http://www.turquoisediaries.blogspot.com'dan/ bakabilirler..