Ege etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ege etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Aralık 2011 Pazartesi

Aizonai

10 gün kadar önce birkaç günlüğüne Kalkan ve civarlarındaydık. Deniz, güneş ve Kalkan’ın muhteşem manzarasında harika bir Akdeniz sonbaharı geçirmenin yanı sıra antik Tlos kentini de ziyaret ettik. Tepedeki kral mezarlarına doğru tırmanırken, arkeolojiyi ve antik kentleri gezmeyi ne kadar sevdiğimi düşündüm. Harika bir gün olmasına rağmen etrafta benden başka sadece 1-2 yabancı turist vardı o kadar. İnanılmaz zengin bir kültüre sahip ülkemizde, antik kentleri çoğunlukla yalnız başına gezmek bizim ülkenin kaderi gibi..Son 2 yıldır kışları arkeoloji dersleri aldığım sevgili hocam arkeolog Dr.Alpay Pasinli’den öğrendiklerimi hatırlaya hatırlaya tırmanmayı sürdürürken, keşke seçmeli ders olarak liselerde ya da üniversitelerde arkeoloji dersleri verilse diye düşündüm, sonuçta eğitim olmadan merak ve sevgi gelişmiyor.





Bugün aslında sizlerle Tlos antik kentini paylaşmayacağım. Ne de olsa pek çoğumuzun tatillerini geçirdiği Akdeniz sahil şeridinde ulaşımı oldukça kolay olan bir yerde. Paylaşmak istediğim yer Türkiye’deki en sevdiğim antik kentlerden biri olan Aizonai. Klasik tatil rotalarının üzerinde olmaması nedeniyle oldukça öksüz kalmış bir yer ancak dünya üzerinde en sağlam kalmış Zeus tapınağa da sahip bir yer. Birkaç yıl önce eski bir Sky Life dergisinde resimlerini görüp, hayran kalana kadar benim de haberimin olmadığı bir yer. Bir gün mutlaka buraya gidilmeli diye derginin sayfalarını koparıp not defterimin arasına yerleştirmiştim ki, birkaç ay sonra baktım, benim daha henüz haberim olan bu yere ailemizin İngiliz tarafı etraflıca bir gezi düzenlemiş bile..

Sonuçta bu bize yakışmıyor denerek geçen kış, Kütahya’ya 50 km uzaklıktaki Çavdarhisar ilçesinde bulunan Aizonai antik kentine bir aile turu düzenlendi. Aizonai’de MÖ 3000 yılından beri yerleşim olduğu arkeologlarca tanımlanmış ama şehrin en parlak günleri yaklaşık 120.000 kişinin yaşadığı düşünülen MS 117-138 yılları arası. Roma döneminde 2. Efes olarak nitelenen şehir tahıl, şarap ve yün üretimi ile zenginleşmiş.

Aizonai’nin en görkemli yapısı MS 2.yüzyılda Roma imparatoru Hadrian zamanında yapılan Zeus tapınağı. Önemli deprem bölgelerimizden birinde yüzyıllarca ayakta kalmasına şaşkın şaşkın bakarken, siz bir de alt kattaki depo alanını görün diyor, uzunca zamandır ilk kez ziyaretçi ile karşılaşan bekçi. Gerçekten bugün yapılmış gibi sapasağlam..




Bu arada ülkemizdeki en gezgin köpeklerden biri olmaya aday ailemizin dört ayaklı üyesi Hera’da mitolojideki vefasız kocası Zeus’un tapınağını köşe bucak koklamadan bırakmıyor. Anadolu kışının insanın içini titreten ayazına rağmen ,bu inanılmaz yerde uzun uzun dolaşıyor, tapınağın tepesinden düşmüş bir kadın başının yer aldığı akroteri arkamıza alarak bol bol fotoğraf çektiriyoruz.



Aizonai büyük bir şehir, 13.000 kişilik bir stadyuma, 20.000 kişilik bir tiyatroya sahip. Ayrıca MS 300 yılında dünyanın ilk borsasının kurulduğu yer..Keşke İMKB buraya sponsor olsa da, bu güzel şehri ayağa kaldırsa, dünyaya tanıtsa diye hayal ediyorum. Köyün içinde yer alan borsa binasının hemen yanında uzanan mermer sütunlu caddenin ancak çok az bir kısmı restore edilmiş. Etrafında dükkanların yer aldığı, tapınaktan başlayan törensel bir yol olduğu tahmin ediliyor.






Başta da yazdığım gibi antik kentleri gezmeyi çok seviyorum. Her biri, bana her şeyin geçici olduğunu, elimizdeki yegane şeyin şimdiki zaman olduğunu yüzyıllardan süzülüp gelen bir sabırla anlatmayı sürdürüyor. Umarım bir gün Aizonai’ye yolunuzu düşürürsünüz ve bugün yapayalnız kalmış, bir zamanların bu zengin ve güçlü kentinde kalbinize uzanan bir yol da siz bulursunuz..


Bu yazım 19.Ekim. 2011 tarihinde WTC blog da yayınlanmıştır. Buradan ulaşabilirsiniz

29 Ağustos 2009 Cumartesi

Bafa Gölü

Bu yaz boş durmadık. Bu civarlarda kısa kısa yolculuklara çıktık. Buralarda yıllardır önünden defalarca geçipte fark etmediğim ya da görüpte bakmadığım ne kadar çok yer olduğuna şaşırmadım dersem yalan olur. Ancak bu yazın benim açımdan en büyük keşfi ve sürprizi kesinlikle Bafa gölü oldu.



Bir zamanlar Ege denizinin güzel bir körfezi olan bölge, 2000 yıl önce Büyük Menderes Nehirinin taşıdığı alüvyonlar nedeniyle yavaş yavaş kapanarak bir göl haline dönüşmüş. Antik zamanlarda körfezin sonrada gölün adı Latmos olarak anılırmış. Anayoldan antik Heraklia kenti tabelasını görüp saptığınızda , göl üzerindeki minik adacıklardaki yıkıntılar hemen dikkatinizi çekmeye başlıyor. Manzara harika, fotoğraf makineleri hemen çalışmaya başlıyor.


Sabah Bodrum'dan erken çıkıp, gölün hemen yakınındaki Kapıkırı köyüne ulaştığımızda, köylüler işlerine koyulmuşlardı bile.. Bodrum, Marmaris, Kuşadası gibi turizm merkezlerine yakın olupta, buradaki sakin ve huzurlu hava kesinlikle çok farklı ve güzeldi. Turizm tanrıları daha buraya uğramamış diye düşündüm. Burada yaşayanlar için belki şanssızlıktı ama bizim gibi turistleri çokta fazla sevmeyen turistler için çok büyük bir avantajdı..
Göle tepeden bakan küçük bir pansiyonun bahçesinde çay ve poğaçalardan oluşan bir kahvaltı yaptıktan sonra, bir kayık kiralayarak Bafa gölünü keşfe başladık. Antik şehir Heraklia'nın parçaları her yerdeydi. Gölün üstünde, gölün altında, kıyısındaki tepelerin üzerinde. Göl kıyısında suyun hemen altında kalan Latmos limanının parçalarını ve bazı lahitleri görmek mümkünken, daha derinlerde suyun altında kalan kısımları görmek için, gölün sularının bulanık olmadığı serin havalarda buralarda olmak lazımmış...
Güneş tepeye ulaşıp, biz sıcaktan oflayıp puflamaya başlayınca, kaptanımız ' durun ben sizi bir yere götüreyimde göle girip serinleyin' dedi., ve kayığının izin verdiği hızda süratli bir şekilde gölün karşı taraflarına doğru gitmeye başladık.. Bir süre sonra önümüzde belirmeye başlayan kumsal, sanki Maldiv'lerden buralara gelmiş gibiydi... Gölün bir zamanlar deniz olduğunu hatırlatan, hafif tuzlu suları, oldukça ılıktı.. Biz suya girip çıkıp oyalanırken, kaptanımızda şnorkel ve zıpkınla gölün ünlü yılan balığının peşine düştü ama pek şansı yoktu..


Kumsalda biraz dinlendikten sonra son bir gayret, Kaptanımızın oğlunun göstermeye söz verdiği mağara resimlerini görmek için arkamızdaki tepelere doğru ufak bir yürüyüş ve tırmanışa başladık. Sıcakta parmak arası terliklerle kaya tırmanışı yapmak biraz zor oldu. Buralarda mağara resimleri olabileceğini daha önce hiç düşünmediğimden ve nedense doğru dürüst bir şey göremeyeceğimizden emin olduğum içinde bir süre sonra çizilen ayaklarım yüzümden sızlanmaya başlamıştım, ama sonrasında gördüğüm tek bir resim tüm bunlara fazlasıyla değdi. O anda fark ettim ki, aslında ilk defa bu kadar eski bir sanat eserine bakıyordum. Adeta bir mağara adamı ile göz göze gelmek gibi bir şeydi. Tarifi imkansız ,harikaydı.Sonradan öğrendim ki arkeolog Annelise Peschlow bu civarda buna benzer 100'den fazla prehistorik resim bulmuş. Sizin varmıydı bilmem ama benim böylesine bir hazinenin burnumun adeta dibinde durduğundan hiç haberim yoktu..


Bafa gölü civarı, yürüyüş yapmak için çok uygun. Her bir farklı rotada insan bambaşka tarihi eserlerle karşılaşabilecek gibi. Bu seferki gezintimiz zaman açısından biraz kısıtlı oldu, ama sevgili ile karar verdik en kısa sürede burada bir kaç gün kalmak üzere geleceğiz. Hem Heraklia'nın dört bir yöndeki kalıntılarına doğru yürüyüşler yapacağız, hemde buranın büyülü havasında, sessizliğinde kafa dinleyeceğiz..

8 Ağustos 2009 Cumartesi

STRATONİKEİA


Sizi bilmem ama işte benim önünden defalarca geçipte farkında olmadığım bir antik kent daha. Yatağan’dan Milas’a giden yolun 7.km sinde. Üstelik öyle sapaktan içeriye doğru fazlaca gitmenize gerekte yok. Binlerce yıllık şehir adeta yolun üzerinde sizi bekliyor. Üstelik yanında bir de bonus var.

Stratonikeia, MÖ 3.yüzyılda kurulmuş. Sonrasında burada Helenler, Romalılar, Rodoslular, Bizanslılar, Menteşeliler ve Osmanlılar yaşamış. En son yaşayanlar ise Eskihisar köylüleri. Eskihisar’lılar köylerini ilk kez 1957 yılındaki büyük depremden sonra terk ederler. 1980 yılında bölgedeki kömür rezervinin keşfedilmesi ve maden çalışmaları, köyün biraz ilerisindeki deprem konutlarının çökmesine neden olunca, köylüler yavaş yavaş eski konutlarına dönmeye başlamışlar. Ancak bir süre sonra bölgedeki yaşamın, arkeolojik çalışmalara ve eserlerin korunmasına engel olacağı düşüncesi ile köy yeniden boşaltılmış.

Ve işte ortaya da gezginler için inanılmaz güzellikte bir bonus çıkmış. MÖ 3.yüzyıldan kalma bir Helen şehrini görmeye gittiğinizi zannederken, zaman içinde onunla içi içe geçmiş eski bir Anadolu köyüne de yolunuz düşüveriyor. Bir tapınak binasının anıtsal kapılarından birini bir zamanlar Ali amcanın arka bahçesinde, sebzeler yetiştirdiği yerde bulmak, yada köyün bakkal dükkanının basamak olarak kullandığı, üzeri harçla sıvanmış, artık adı kaybolmuş Helen bir taş ustasının özene bezene süslediği, oymalı taşa oturup kısa bir mola vermek burada sıradan olaylar.

Anayolda giderken şehri bulmanız ise oldukça kolay, çünkü sapağa kocaman, renkli ve üzerinde aslında sizi bir miktar merakta bırakan bir hoşgeldiniz mesajı ekli bir tabela koymuşlar. ‘ Ölümüne aşkın ve gladyatörlerin kenti Stratonikea’ya hoşgeldiniz.’ Doğrudur yanlıştır bilinmez ama ben kentin broşüründe yazan bu aşk hikayesini, sizi biraz merakta bırakmak pahasına da olsa es geçiyor ve kentin ve köyün sokaklarında dolaşmaya çıkıyorum. Aşk hikayesini merak ediyorsanız bir daha ki Bodrum seyahatinizde buraya biraz zaman ayırıverirsiniz..

Kentin girişinde sizi ilk karşılayan binalardan biri Şaban Camisi. Dıştan kısmen restore edilmiş ve aslının Menteşoğulları zamanından kaldığı düşünülüyor. Hemen karşısında yer alan köyün kahvesi ise bizim ziyaretimizde, ziyaretçileri karşılamak için son hazırlıklarını tamamlamak üzereydi. Önce, artık terk edilmiş evlerin arasından Gymnasion’a ulaşıyoruz. Buradaki arkeologlardan biri bizi kenelere karşı uyardığı için son derece dikkali yürümeye çalışıyoruz. Gymnasion, Anadolu’nun en sağlam kalmış ve en görkemli Gymnasion’u. Bir zamanlar buradaki derslerin ve spor müsabakalarının zamanda silinmiş seslerinin yerini inatçı cırcır böcekleri almış. Bağırıyor da bağırıyorlar..

Adeta zamanda farklı iki yolculuk yaparmışcasına, Stratonikeia ve Eskihisar’ın binaları arasında keyifle ve şaşkınlıkla dolaşıyoruz. Agoranın, tapınakların direncini zaman çoktan kırmış. Bir zamanların görkemli sütunları, sütun başları her yerde. Kısmen ayakta kalmış Abdullah Ağa ve Halil Ağa konaklarında Stratonikeia’dan kalıntıları ve esinlenmeleri görmek olası.
Ağır ağır bir tur atarak en son köyün hemen yakınında kalmış tiyatroya ulaşıyoruz. Antik kentlerin olmazsa olmazı burada da 10.000 kişilik. Anadolu’da güncel tiyatro binalarından çok, antik tiyatroların olması ise ne yazık ki bizim ayıbımız.Bodrum’a doğru yola çıkmadan evvel, antik tiyatro’nun sıralarında oturup, yüzyıllar öncesinin oyunlarındansa Eskihisar’lı çocukların bir zamanlar burada bağıra çağıra oynadıkları oyunları hayal etmek hoşuma gidiyor. Ben çocukken kendi kendime ne oyunlar sahneye koyardım. Eskihisar’lı çocuklarında koyduğuna eminim, ama onların şansına kocaman bir tiyatroları vardı. Geçen ay yazdığım ve aslında Stratonikeia’ya bağlı Hekate Kutsal Alanı- Lagina’nın hemen yanında büyüyen bir mavilimon okuru yazdığı yorumda kendisini bir prenses olarak hayal ettiği nice oyundan bahsetmiş. Her halde bir zamanlar her Eskihisarlı kız çocuğu alımlı bir prenses, her oğlan çocuğu ise şanlı bir gladyatör olduğunu hayal ederdi buralarda…

20 Temmuz 2009 Pazartesi

Lagina - Hekate Kutsal Alanı

Geçen yaz sonundan beri, buradan sizlerle paylaşmayı ihmal ettiğim bir tutkumuz var. Bir elimizde Antik Kentleri Gezme ve Anlama Rehberi, diğerinde de Müze Kart, ne zaman yollara düşsek, bıkmadan usanmadan turistik yerleri gösterir kahverengi tabelaların peşine düşüyoruz. Farklı bir ülkenin topraklarında dolaşmadan evvel, bu yaz bir süre sizleri Ege topraklarında dolaştırmama ne dersiniz? Kimbilir belki, sizlerde meraklanırda, yıllardır çoğu ziyaretçi yönünden oldukça fakir olan bu kentlere, yol üstünde kısa bir mola verip, uğrayıverirsiniz.


Lagina'ya geçen hafta Bodrum'a giderken uğradık. Yerini bulmak ise oldukça kolay. Yatağan Termik Santralının hemen yanında tabelasını bulup, içeriye doğru 10 km kadar süren bir yolculuk yapıyorsunuz. Yol rahat ve keyifli.





Lagina Tanrıça Hekate'ye adanmış bir tapınak alanı, ve Anadolu'da pagan dönemlerden kalma en önemli tapınaklardan biri olarak kabul ediliyor. Biz Türkler için ise bambaşka bir özelliği var. İlk Osmanlı arkeoloğu Osman Hamdi Bey'in ilk kazı alanı.



Hekate oldukça değişik bir Tanrıça. İyiliklerde O'nda, kötülüklerde. Girişteki tabeladan aldığım notlara göre, Hekate Apollon ve Artemis ile kardeş çocukları ve karada denizde ve gökyüzünde yetkileri olan tek Tanrıça. Bunun yanında yer altında olduğu var sayılan, ölüler dünyası Hades'in kapısının anahtarı Hekate'ye teslim edilmiş ve bu kapıyı açma yetkisi onda. Hekate, Hades'in kapısının koruyucusu olduğu gibi yeryüzündeki bütün kapıların koruyucusu olmuş. Ayrıca sihir falcılık ve öç almayı elinde tutan bir tanrıça. Ölü gömme törenlerinde hazır bulunur ve ölenlerin ruhlarını teslim alırmış. Hades'in kapısında bekleyen Kerberos köpeğinden dolayı Hekate bütün köpeklerin sahibidir ve çoğu zaman bir köpek ile dolaşır. Karabasan, hortlak ve cinlerin yöneticisi olan Hekate onları insanlara musallat eder, aynı zamanda insanları onlardan korur. Hekate geceleri aydınlatan ay Tanrıçasıdır. Karanlık gecelerde dolaşarak insanlara yol gösterir. Avcıların yardımcısıdır.




Lagina'da öncelikle bizi işini çok sevdiğini tahmin ettiğim bir görevli karşılıyor. Yakıcı güneşin altında, pek de bir Allahın kulunun uğramadığı bir yerde, bezgin bezgin oturan diğer meslektaşlarına hiç benzemiyor. Öncelikle müzekart'daki isimlerimizi özenle defterine kaydediyor, burayı nereden duyup geldiğimizi soruyor. Sonra her görevli için inşa edilmiş olan kulübesine bakıyorum. Belkide binlerce yıldır orada olan bir zeytin ağacının hemen yanında, etrafı çiçeklerle, ağaçlarla bezeli. Sevgi ne kadar fark yaratıyor diye düşünüyorum.


Ziyaretçi olarak pek bir Allahın kulu uğramasa da, içeride işçilerin ve arkeoloji öğrencilerinin kazı çalışmaları son sürat devam ediyor. Yabancı üniversitelerce yürütülen kazılara kıyasla, bizim üniversitelerimizin, öğrencilerimizin kazı çalışmaları sanki bize daha bir hevesli ve yoğun gibi geliyor. Sıcağa aldırmadan işlerine devam ediyorlar. Ortaokul çağlarında hep arkeolog olmak istediğim zamanları hatırlıyor ve onları özenle seyrediyorum.


Hekate'nin tapınağı yüzyılların depremlerinden payını sıkça almış ve duvarlarındaki kıvrımlar tüm o yıkımların tanığı, elimdeki kitap daha da ileri giderek, sanki Lagina'da depremin dumanları halen tütmekte diye yazmış.


Tapınak alanın bence en görkemli yapısı, anıtsal kapısı. Yan duvarlarında, anahtar taşıyıcı olarak görev yapmış kişilerin isimleri kazılı. Bu anahtar yılda bir kere yapılan bir festivalde ana kent Stratonikeia'ya götürülüp getirilirmiş. İyi bir fotoğraf çekmek için kapının üst taraflarına doğru çıkmaya çalışırken, sıcakta amansızca öten cırcır böceklerinin seslerinde, bir zamanlar buralarda yapılan festivallerin çoşkulu seslerini yakalamaya çalışıyorum ama nafile..

24 Haziran 2008 Salı

Babakale

Turan Gökmenoğlu ile Hürriyet Gazetesinde çıkan Datça ropörtajım sonrası tanıştık. O bana biraz daha Datça’yı sordu, sonrada bir şiir ve fotoğraf aracılığı ile Babakale’sini anlattı. Öylesine güzel anlatıyordu ki, kendisinin iznini alarak mavilimon’da herkesle paylaşmak istedim. Gönül verilen bir yerin anlatımı bambaşka oluyor. Turan bey’in dizelerini okuduktan sonra sanırım sizde bana hak vereceksiniz.

Bu arada ben Babakale’ye hiç gitmedim. Bir internet sitesinde şu satırlarla anlatmaya başlamışlar: Anadolu’nun volkanik tepeler ve zeytin ağaçları ile kaplı batı ucunda zamanın yüzyıllardır değiştiremediği bir balıkçı köyü saklı:Babakake.
Gün boyu renkli gövdeleriyle masmavi sularda salınan tekne ve sandalların girip çıktığı küçük limanı, eski zaman fotoğraflarını anımsatan köy meydanı, en yenisi 100 yıllık beyaz badanalı taş evler, tarihi kale, asırlık çınarlar, nefis balıklar, yumuşacık kalamarlar diye de devam etmişler…

Bu satırlar ve Turan Bey’in şiiri. Şimdi gitmek şart oldu işte……

Bu arada mavilimon yaz tatiline girmedi, sadece internete ulaşamıyor o kadar :)

BABAKALE

Bu sabah gün ağarırken
Koşup geçtim yollarından
Rengarenk taşlıydı kaldırımların
Daha hiç biri uyanmamıştı sevgililerin
Balıkçıların inmemişti kayıklarına
Güneş henüz Köyceğiz’deydi
Belki de oyalanıyordu
Marmaris’te, Turunç köyünde
Mehmetçik nöbet yerinde
Uykusuzluğunu fısıldadı selamında
Bir kızıl tilki su içiyordu Akliman çeşmesinde
Gelinciklerin kokusu sinmişti her gölgeye
Henüz yeni çıkmıştı denizlerin kıralı orfoz
Yeşim kayaların derininden
Günlerdir uykusuzum
Karanlıklarla yıkadım yüzümü
Bir saate kalmaz gelir Babakale otobüsü.

Ezineden kalkalı bir saate yakın oldu
Geyikli’den balık kokularına bürünüp
Kestanbol’da kaplıcalara uğramıştır
Kösedere’den ekmek alıp
Babadere’den Hilmi’nin peynirini
Kırmızı kayalarını aşımıştır Tuzla’nın
Yollarda traktörler
Taşıyordur bahçelere umudunu
Mustafa amca, Naime teyze
Aysel’le Birsen de inmiştir ovaya
Tuzla köprüsü
Nasıl da gururlanmıştır akan suya
Çakılların arasında oynaşır şimdi
Gümüşe bulanmış kefallar
Gülpınar uyanmıştır sabah ezanına
Güneş artık Akliman’dadır.

Gözlerim ufuklara yaslanır kan çanağı
Ümidim bu otobüstedir gelirsen
Artık balıkçılar da uyandı uykusundan
Kayıklar birbirinden telaşlı
Dalgalar hırçın
Kayalar umarsız
Ağlar salınır nazlı nazlı
Baba burnu ile Midilli’nin koynuna
İhtiyarlar toplanıyor Mesut’un kahvesinde
Gözleri yoldadır
Kim bilir kimin gizliden gizliye
Bir benimki aşikare
Ezine-Babakale otobüsünün sesi
Sedir çamlarının iğnelerinden döküldü
Tozu dumanı kendinden önce gelir
Kucaklaşır Babakale’nin burçlarıyla
Hafif bir kıpırdanma oldu köy meydanında
İki çocuğuyla bir kadın indi
Bir elinde kar beyazı çanta
Diğerinde yılların özlemi vardı
Benim yolcum
Belki de bir başka sefere kaldı...

Turan Gökmenoğlu

Göztepe, 16 Şubat 2006
Teşekkürler Turan Bey,

29 Ağustos 2007 Çarşamba

Şirince

Kuşadası’nda kaldığımız günlerde, adını sıkça duyduğum Şirince’yi de sonunda görme şansım oldu. Sevdim mi? Hem evet, hem hayır.

Selçuk’tan 8 km süren, kıvrıla kıvrıla tırmanan bir yolun sonunda ulaşılıyor Şirince’ye. Yol boyunca her yer zeytinlik. Çok keyifli bir yol. Zeytin ağaçları en sevdiklerimden biridir zaten. Özellikle yaşlı ağaçların, adeta bir heykele dönüşmüş gövdeleri eminim en maharetli heykeltraşları bile kıskandırıyordur.



Bu güzel yolun sonunda köyün meydanına gelipte, kendimi kapalıçarşı benzeri, turistik vırtı zırtı satan koca bir pazarın içinde bulunca ciddi bir hayal kırıklığına uğradım. Tepelerde yeşilliklerin arasındaki evler harika gözüküyordu ama böyle bir karşılama onlara hiç yakışmıyordu.

Açıkan karınlarımızı harika bir otlu gözleme ile doyurduktan sonra, çarşı pazar hengamesinden kurtulup yavaş yavaş yukarılara doğru tırmanmaya başlıyoruz. Bu arada Ege’li hanımların ne kadar güzel gözleme yaptığına hiç dikkat ettiniz mi? Evlerin arasında dolaşırken kapısının önünde oturan Yıldız Teyze ile sohbet ediyoruz. Babasının Selanikten geldiğini anlatıyor bizlere. Onun izni ile, içeride hala Rum ustaların işçiliğini, yaptıkları ahşap tavanlarda yada haç işaretleri ile süslenmiş dolaplarda görebileceğiniz, mütevazi evini dolaşıyoruz.

Köyün merkezinde ki bir tabelaya göre eski adının ‘Tepedeki Efes’ olduğu söylenen köyün Aydınoğulları zamanında kurulduğu sanılmakta. 19. Yüzyılda Osmanlı yönetimi altında Rumların oluşturduğu 1800 haneli bir köy iken, İzmir’in kurtuluşu ile boşaltılan köye daha sonraları 1924 yılında Selanik ve çevresinden gelen Türk aileler yerleştirilmiş. Yine aynı tabelada köyün mimarisi ile ilgili şunlar yazıyor. ’’ Köyün mimari yapısı diğer köylerden farklı olup, tüm evler kagir, çok pencereli ve pencere ebatları aynı oranda yapılmış iki katlıdır. Balkonları asma balkon olarak yapılmış, bodrum kat mutfak ve kiler olarak kullanılmıştır. Evlerin pencere kenarları ve saçakları resim ve kuş motifleri ile süslenmiştir. Köyde iki kilise, mimari özelliklere sahip ilkokul ve çeşmesi ile kırka yakın manastır bulunmaktadır.’’

Evinin önünde, ördüğü patikleri, elbezilerini ve kırlardan toplayıp kuruttuğu çeşitli otları satmaya çalışan Yıldız Teyze’ye aşağıdaki çarşı pazar rezaletini soruyorum. Muhtar diyor, bütün açları doldurdu buraya. Seçmeyin o zaman sizde onu bir daha diyorum. O şimdi bütün dünyalığını yapıp gitti buralardan diyor Yıldız Teyze. Aşağıdaki alışveriş furyasının köylüye çok bir katkısı olmuyormuş.

Güzel olanı, kısa yoldan paraya çevirmek adına hemen lekelemek bizim genlerimizde olan bir şey galiba. Bursa’nın güzel köyü Cumalıkızık’ta olduğu gibi sadece köylülerin el yapımı ürünlerinin sergilendiği küçük bir pazar yeri ve köyün ünlü meyvalı şaraplarını tadıp yöre yemeklerini yiyebileceğiniz küçük aile işletmesi lokantalar olsa daha iyi olmazmıydı diye düşünerek ayrıldım Şirince’den. Bir daha gidermiyim? Yolum düşerse belki ama özel olarak hayır.

25 Ağustos 2007 Cumartesi

Kuşadası

Geçtiğimiz günlerde gittiğim Kuşadası ve önümüzdeki haftasonu gideceğim Symi adası seyahatleri nedeni ile Tayland yazılarına bir süre ara vereceğim ama sonra Tayland uzun uzun devam edecek.

Kuşadası’nda sevgili arkadaşım Eser’in harika rehberliği sayesinde çok şey gördüm ve beraberce çok eğlendik ama, Kuşadası’nı sevdim diyemeyeceğim. Harika bir kıyı şeridinin, plansız programsız yapılaşma nedeni ile nasıl felaket bir yere dönüşebileceğini bu ülkede yeteri kadar görmedim diyorsanız, mutlaka görün. Ben Bodrum’u beğenmezken, orası Kuşadası’nın yanında adeta sütten çıkma ak kaşık kaldı. Geçmişinde öldürülen, yurtdışına kaçan ya da bol miktarda yargılanan Belediye Başkanları’nın bolluğu Kuşadası’nda yaratılan rantın büyüklüğünü açıklamaya yeterli sanırım.

Şehir merkezi hiç bir estetik kaygı güdülmeden yapılmış binalarla doldurulurken, yakın çevreyi ise adete binlerce tatil sitesi işgal etmiş. Ülkemizde bir yazlık eve sahip olmak olmazsa olmazlar arasındadır ama insanlar neden Kuşadası’nın pek çok yerinde örneklerini görebileceğiniz, karayoluna sıfır ve görebildiği tek manzara yolun karşı tarafındaki sitenin bakımsız evleri olan bir eve tatile gelmek ister ki? Sabah kalkıp balkona çıkınca, hemen önünden geçen yoğun trafiği dinlendirici bulan, egzoz kokusunu derin derin içine çekip ‘yaşasın tatil’ diyen, akşam üzeri bir bardak çay eşliğinde güneşi batırırken karşı sitenin çöp koyteynerleri arasına park edilmiş arabalarının manzarasında huzur bulabilen birileri var demek ki.

Kuşadası’nda hiç mi güzel şey yok? Tabi ki var, öncelikle de Dilek Yarımadası Milli Parkı. İçinde barındırdığı bitki ve hayvan türleri, yemyeşil ormanın hemen bitiminde başlayan muhteşem koyları ile kesinlikle bir hazine. 1966 yılında burayı milli park ilan eden ve sonraki dönemlerde de Özer Çiller’in şerrinden koruyanlardan Allah razı olsun. Geçen yaz Datça’da yaşanan bir orman yangınına birinci elden tanık olup, doğanın bir kıvılcım karşısındaki çaresizliğini izledikten sonra adet edindiğim üzere, kilometrelerce uzanan yemyeşil ormanın içinden geçerken elimde olmadan Allah korusun dedim ve kalbimden çıkardığım hayali bir nazar boncuğunu da bir ağacın dalına asmayı ihmal etmedim.


Kuşadası’nın en eski otellerinden Kısmet otel, şehre ve limana tepeden bakan özel konumu ile hala çok özel ve güzel. Bahçesindeki yemyeşil ağaçların altındaki koltuklarda geçirilecek bir akşamüzeri, Kuşadası’nın keyiflerinden biri. Yılancı Burnu’nda bir kaç ay önce açıldığı söylenen Elias restaurant da, hem yemekleri, hem de geceleyin şıkır şıkır parlayan şehri karşıdan seyretmek için oldukça hoş bir yer.

Kuşadası’nın en güzel saatleri ise gün batımları. Ailesi buralı olan arkadaşım Eser’in yıllardır geliştirdiği ritüeli bozmayarak, deniz kıyısında ki evinden her gün güneşi bir bardak cin tonik eşliğinde uğurladık. Bu saatlerde en çok Eser’in anlattığı, Kuşadası’nda sadece bir kaç evin olduğu, tüm çevresinin zeytinlikler ve meyva bahçeleri ile sarılı olduğu, çok güzel bir babaanne’nin at üzerinde bu zeytinlikler de gezdiği günleri anlattığı bambaşka bir zamana ait hikayeleri sevdim.