30 Mart 2012 Cuma

Bir Başka İngiltere..

Geçen yıl bu sıralar 10 günlüğüne, sevgilinin İngiltere’de yaşayan ikiz kardeşi ve ailesini ziyaret etmek için Orta İngiltere’ de Shropshire bölgesinde bulunan Market Drayton kentinde kaldık. Hem hasret giderildi, hem de bol bol çevre gezileri yapıldı.

İngiltere’ye en son yıllar yıllar önce çalıştığım bankanın bir eğitim programına katılmak için gitmiş, sonrasında da bir hafta sonunu Londra’da geçirmiştim. Bu sefer ise bir başka İngiltere’yi ziyaret ediyordum. İnsanı ilk çarpanlar ise etrafın sessizliği, huzuru, yeşilliği ve malum İngiltere’nin gri havası…Çok sevdiğim bir fıkra vardır….Tanrı dünyadaki tüm ülkeleri yaratmış sonra dönüp Fransa’ya bakmış. Burası çok güzel oldu demiş, ve diğer insanlara haksızlık olmasın diye Fransızları yaratmış..İşte bu hesap galiba diğerlerine haksızlık olmasın diye İngiltere’ye de gri havasını vermiş..




Sabahın erken saatlerinde yol boyu sarı serpilmiş nergisler ve yeni doğmuş kuzularla bezenmiş yeşil kırlarda yürüyüşlere çıkıyoruz. Doğal olarak yürüyüşler beraberinde uzun uzun düşünme seanslarını da getiriyor.

İngiltere’nin köyleri, köylüleri ile ülkemin köyleri ve köylülerini kıyaslıyorum. Aradaki fark insanın içini sızlatıyor. Buralarda yaşayan kimi aile fertlerimiz, arkadaşlarımız bize evlerini ve dünyalarını açıyorlar, onları daha yakından tanımak, anlamak, öğrenmek bizi daha şanslı turistler yapıyor.



Bizim yan yana, dip dibe yaşama alışkanlığımızın, tercihimizin ya da zorunluluğumuzun tersine buralarda yerleşim son derece dağınık. Yemyeşil tarlalar, bakımlı çiftlikler, küçük kasabalar yol boyu birbirini takip ediyor. 200 yıl önce yapılmış, zaman içinde son derece iyi korunmuş ev de, hemen yanı başına 10 yıl önce yapılmış ev de aynı mimari ve görsel güzellikte birleşiyor. Sırıtan hiçbir şey yok. Yaşam kalitesi, hayatın her alanında çok yüksek.

Gündüzleri yakın kasabalara yapılan gezintileri, akşamları İngiltere’nin olmazsa olmaz publarında yemek, bol bira ve sohbetle bitiriyoruz..Ama gri hava ve yağmur bizi sürekli takip etmeyi sürdürüyor. İngiltere hakkında yazacağım yazılarda bu sızlanmalarıma şimdiden alışsanız iyi olur..




5 Şubat 2012 Pazar

Gülevi - Safranbolu

Bazen uzaklara bakmaktan en yakınınızdakini ihmal edersiniz ya, benim seyahat tutkum da biraz buna benziyor..Uzaklar hakkında öyle çok hayal ve plan kuruyorum ki, dünya alemin gelip gezdiği hemen burnumun dibindeki yerler, hep başka bir zamana erteleniyor. Mesela Afrodisias, hep aklımın bir köşesinde, hep nasıl olsa bir gün uğrarım diye ertelenmişti, ta ki bir gün annem, ‘hem arkeolojiyi çok seviyorum dersin, hem bu uğurda dünyanın garip gurup köşelerine gidersin ama daha henüz nasıl olur da Afrodisias’ı görmemiş olabilirsin ki?’’ diye bana sorana kadar..


Bu konuşmadan kısa bir zaman sonra, sıcak bir yaz günü, ciddi anlamda güneş çarpması tehlikesi altında,eski çağların bu inanılmaz kentinde köşe bucak dolaşarak unutulmayacak bir gün geçirmiştik.



Aynı şey Safranbolu için de oldu. Artık arkadaş sohbetlerinde, Safranbolu’ya hiç gitmediğimi söylemek garip gelmeye başladığında, geçen kış havaların güzel gittiği bir dönemde kendimizi Safranbolu’ya attık. Hem turizm sezonu değildi, hem de hafta içi günlerdeydik..Safranbolu’da bir yerliler, bir de biz var gibiydik. Bizim dört ayaklı gezgin de yanımızda, bu güzel Osmanlı kentini biz sindire sindire, Hera’da koklaya koklaya dolaştık.

Safranbolu hakkında benim anlatacağım fazlaca bir şey yok, gidilmesi, görülmesi, keşfedilmesi dışında. O güzelim daracık sokaklarında dolaşırken, kimsenin anlatacaklarına çok da fazla ihtiyacınız yok. Herkesin kendinden, kendi geçmişinden, özlemlerinden bir şeyler bulabileceği bir yer..Bizim Safranbolu deneyimimizi unutulmaz yapan ise İstanbul’dan göçüp, Safranbolu’ya yerleşen bir çift oldu. Gül ve İbrahim Canbulat.




Safranbolu’da konakladığımız Gülevi, işte bu harika çiftin inanılmaz sevgisi ve çalışması ile ortaya çıkmış bir konak üçlüsü. Girişte yer alan ilk konak yapağı ve tekstil işiyle uğraşan Hacımemişler ailesinin, bahçenin diğer tarafında ise bir zamanlar Kudüs’te kadılık yaptıktan sonra Safranbolu’ya yerleştiği söylenen Şükrü Beten Efendi’nin Betenler Konağı. Orman işletmeciliği ve kereste ticareti ile uğraşan Gökçüler ailesinin konağının ise bizim gittiğimiz zaman henüz daha restorasyonu devam ediyordu. Ancak şimdilerde hizmete açıldığını biliyorum. 18.yüzyıldan kalma bu evleri zamanımıza ulaştıranlar ise İbrahim Bey’in mimari bilgisi, zekası, araştırmacı kişiliği ve Gül Hanım’ın konakların her bir köşesine sinmiş zerafeti, sıcaklığı, detaylara gösterdiği özeni.






Eğer merak ederseniz, bizler Şükrü Beten Efendi’nin konuklarıydık. Bize ikinci katta mutfağa doğru açılan oda da, geniş mi geniş, rahat mı rahat bir yer yatağı açmışlardı. Yorucu bir günün ardından, ışıkları kapatıp, yatağımızdaki saten yorgana sarındıktan sonra, deliksiz bir uykuya geçmeden hemen önceki o buğulu saatlerde , dinlemeyi bilene, sevene,yüzyıllar önce evin haremliğindeki hanımların tatlı sohbetlerinin,küçük dedikodularının, yemek hazırlıklarının seslerine karışan selamlıktan gelen Şükrü Beten Efendi’nin tok sesi adeta bir ninni gibiydi..



Aynı saatlerde bizim dört ayaklı gezginse, her yere taşınan kendi özel ve demirbaş yatağında, konakların ortasında bulunan geniş bahçedeki yemyeşil çimlerde güneşin keyfini çıkardığı saatleri ve belki de o gün bulduğu bir hindi kemiğini düşler gibiydi..

İlgilenenler Gülevi’ne buradan ulaşabilirler…

16 Ocak 2012 Pazartesi

Bodrum'lu Hayat

Bu yıl Datça’da da sert bir kış geçiriyoruz. Rüzgarlı, ıslak ve gri günler birbirini takip ediyor ve adeta İstanbul’u hiç aratmıyor. Ama yine de çok nankörlük etmemeli; tertemiz havanın, dev dalgaların büyüsünün,arada bir kendini göstermeyi ihmal etmeyen güneşin, sıkı bir yağmurda ıslandıktan sonra şömine karşısı keyfinin bedeli yok..



Bir önceki hayatımda Levent’de ki plazaların üst katlarından birinde bulunan ofisimden bu sıkıntılı havaları, daha da bir sıkıntı ile izlediğim günlerin anıları ise, şimdilerde zihnimin oldukça derinlerinde bir yerlerde kaldı.Adı üstünde bir başka hayattı işte..

Ama bugün benim bir zamanlar yaptığım gibi,İstanbul’un ya da her hangi bir büyük şehrin o ağır havasını yaşayanlara bir hainlik yapacağım ve bir blog tanıtacağım. Bodrum’lu Hayat. Öteki hayatımdaki ben, bu blogu okusaydım, her halde bir dem mutsuzluk eşliğinde ciddi ciddi hayattan beklentilerimi sorgulardım ama şimdiki hayatımdaki ben Allah’tan bu blogu Datça’dan okuyor. Serdar bey işini de yanına alıp, büyük şehirden kaçmayı başarabilenlerden. Kimdir, nedir, ne yer, ne içer ve İstanbul'dan kaçmak nasıl bir şeydir kısa bir özet isterseniz, özellikle bu yazısını okumanızı tavsiye ederim..

Mavilimon gezi yazılarımı yayınladığım bir blog ama bugün, bir gün bir şekilde büyük şehirden kaçma hayalleri kuranları, Serdar Benli’nin yazılarında zihinsel bir yolculuğa ve belki de ciddi bir sorgulamaya çıkarmak istiyorum. Aslında biraz tembellik yapmıyor da değilim çünkü İstanbul'dan kaçıp,Datça'da yaşama deneyimlerimi bende yazmak istiyordum ama tüm bunları derleyip,toparlayıp yazmış birini paylaşmak daha kolayıma geldi. Ama asıl önemlisi öylesine tanıdık şeyler buldum ki yaptığı yolculukta..





Ancak seyahat tutkumla ilgili bir şeyi paylaşmam gerekirse, artık eskisi kadar dünyanın bilmediğim köşelerine gitmenin hayallerini kurmuyorum,belki de kendi küçük ve huzurlu dünyamda keşfedecek öylesine çok şey var ki ondan..Mavilimon yazılarım tabi ki devam edecek, hem stokta yazacak çok şey var, hem de ufukta yeni seyahatler. Ancak yeni seyahatlerin eskilerine göre bir farkı olacak. Artık eskisi gibi koştur koştur bir ülkenin her bir köşesine ulaşmaya çalışmak yerine, bir şehri ya da bir bölgeyi ağır ağır, sindire sindire zaman ve bütçe el verdiğince yaşayacağiz .

Yazıdaki tüm fotoğraflar Bodrum'lu Hayat Blog'dan..

Bizim Datça maceralarımızı ise Turquoise Diaries veya Facebook'tan takip edebilirsiniz.

29 Aralık 2011 Perşembe

Datça'dan kitaplar...Datça Dalış Rehberi

Geçtiğimiz yıllarda hep gittik geldik, ama İstanbul'a her dönüşümüzde aklımızın, kalbimizin bir parçasını hep Datça'da bıraktık..Sonunda bu yıl pılımızı pırtımızı topladık ve Datça'ya yerleştik, artık Kızlan Köy nüfusuna kayıtlı bir aileyiz..

Datça maceralarımızı ve resimlerimizi http://www.turquoisediaries.blogspot.com/ veya facebook'da takip edebilirsiniz..

Buraya geldiğimizden beri bize en sık sorulan sorulardan biri büyük şehir'in hareketli hayatından sonra Datça'da sıkılıp sıkılmadığımız...Yanıt kocaman bir HAYIR...Tam tersine etrafta insanın dikkatini dağıtacak binlerce şey olmayınca insan kesinlikle çok daha huzurlu ve daha da önemlisi çok daha yaratıcı oluyor. İstanbul'da canım sıkılınca ya bir alışveriş merkezine giderdim ya da cadde'ye ve bir dolu torba ile geri dönerdim. Burada ise canım sıkılınca sahilde bir yürüşe çıkıyorum ve bir dolu yeni fikirle dönüyorum..Ama galiba burada yapılabilecek en güzel şeylerden biride yazı yazmak..

Datça'da ki yeni dostlarımızdan biri de Mahmut Suner..Son yazdığı kitabında Datça'nın hiç bilmediğim bir kısmını yazmış..Ama bana sözü var, önümüzdeki yaz bizide bir batığa götürecek ve bende mavilimon'da yazacağım..
   Tabi tek kitapla kalmamış Mahmut Bey, dedim ya buralar insanın yaratıcılığını arttırıyor diye...Daha önceden yazdığı bir Bodrum dalış rehberinin yanısıra, birde Scuba Cep kitabı var.. Tüm kitaplara Alfa yayınlarından ulaşabilirsiniz..
Mahmut Bey, oturmuş kitaplar yazmış, peki siz ne yapıyorsanız derseniz, biz bu sıralar mutfağı keşfettik. Ben bu kış ilk defa evdeki fırını kullanmayı öğrendim ( şaka değil, daha önceki hayatım hep micro dalga ile geçti), şimdilerde habire kurabiyeler, kekler falan pişirip duruyorum.. Sevgili ise hem romanını yazmayı sürdürüyor, hemde daha önceleri yumurta kırmayı bilmezken (abartı değil, bu da kesinlikle doğru..) şimdilerde sıkı bir çiğköfte ve boza ustası oldu.. Macera devam ediyor....

5 Aralık 2011 Pazartesi

Aizonai

10 gün kadar önce birkaç günlüğüne Kalkan ve civarlarındaydık. Deniz, güneş ve Kalkan’ın muhteşem manzarasında harika bir Akdeniz sonbaharı geçirmenin yanı sıra antik Tlos kentini de ziyaret ettik. Tepedeki kral mezarlarına doğru tırmanırken, arkeolojiyi ve antik kentleri gezmeyi ne kadar sevdiğimi düşündüm. Harika bir gün olmasına rağmen etrafta benden başka sadece 1-2 yabancı turist vardı o kadar. İnanılmaz zengin bir kültüre sahip ülkemizde, antik kentleri çoğunlukla yalnız başına gezmek bizim ülkenin kaderi gibi..Son 2 yıldır kışları arkeoloji dersleri aldığım sevgili hocam arkeolog Dr.Alpay Pasinli’den öğrendiklerimi hatırlaya hatırlaya tırmanmayı sürdürürken, keşke seçmeli ders olarak liselerde ya da üniversitelerde arkeoloji dersleri verilse diye düşündüm, sonuçta eğitim olmadan merak ve sevgi gelişmiyor.





Bugün aslında sizlerle Tlos antik kentini paylaşmayacağım. Ne de olsa pek çoğumuzun tatillerini geçirdiği Akdeniz sahil şeridinde ulaşımı oldukça kolay olan bir yerde. Paylaşmak istediğim yer Türkiye’deki en sevdiğim antik kentlerden biri olan Aizonai. Klasik tatil rotalarının üzerinde olmaması nedeniyle oldukça öksüz kalmış bir yer ancak dünya üzerinde en sağlam kalmış Zeus tapınağa da sahip bir yer. Birkaç yıl önce eski bir Sky Life dergisinde resimlerini görüp, hayran kalana kadar benim de haberimin olmadığı bir yer. Bir gün mutlaka buraya gidilmeli diye derginin sayfalarını koparıp not defterimin arasına yerleştirmiştim ki, birkaç ay sonra baktım, benim daha henüz haberim olan bu yere ailemizin İngiliz tarafı etraflıca bir gezi düzenlemiş bile..

Sonuçta bu bize yakışmıyor denerek geçen kış, Kütahya’ya 50 km uzaklıktaki Çavdarhisar ilçesinde bulunan Aizonai antik kentine bir aile turu düzenlendi. Aizonai’de MÖ 3000 yılından beri yerleşim olduğu arkeologlarca tanımlanmış ama şehrin en parlak günleri yaklaşık 120.000 kişinin yaşadığı düşünülen MS 117-138 yılları arası. Roma döneminde 2. Efes olarak nitelenen şehir tahıl, şarap ve yün üretimi ile zenginleşmiş.

Aizonai’nin en görkemli yapısı MS 2.yüzyılda Roma imparatoru Hadrian zamanında yapılan Zeus tapınağı. Önemli deprem bölgelerimizden birinde yüzyıllarca ayakta kalmasına şaşkın şaşkın bakarken, siz bir de alt kattaki depo alanını görün diyor, uzunca zamandır ilk kez ziyaretçi ile karşılaşan bekçi. Gerçekten bugün yapılmış gibi sapasağlam..




Bu arada ülkemizdeki en gezgin köpeklerden biri olmaya aday ailemizin dört ayaklı üyesi Hera’da mitolojideki vefasız kocası Zeus’un tapınağını köşe bucak koklamadan bırakmıyor. Anadolu kışının insanın içini titreten ayazına rağmen ,bu inanılmaz yerde uzun uzun dolaşıyor, tapınağın tepesinden düşmüş bir kadın başının yer aldığı akroteri arkamıza alarak bol bol fotoğraf çektiriyoruz.



Aizonai büyük bir şehir, 13.000 kişilik bir stadyuma, 20.000 kişilik bir tiyatroya sahip. Ayrıca MS 300 yılında dünyanın ilk borsasının kurulduğu yer..Keşke İMKB buraya sponsor olsa da, bu güzel şehri ayağa kaldırsa, dünyaya tanıtsa diye hayal ediyorum. Köyün içinde yer alan borsa binasının hemen yanında uzanan mermer sütunlu caddenin ancak çok az bir kısmı restore edilmiş. Etrafında dükkanların yer aldığı, tapınaktan başlayan törensel bir yol olduğu tahmin ediliyor.






Başta da yazdığım gibi antik kentleri gezmeyi çok seviyorum. Her biri, bana her şeyin geçici olduğunu, elimizdeki yegane şeyin şimdiki zaman olduğunu yüzyıllardan süzülüp gelen bir sabırla anlatmayı sürdürüyor. Umarım bir gün Aizonai’ye yolunuzu düşürürsünüz ve bugün yapayalnız kalmış, bir zamanların bu zengin ve güçlü kentinde kalbinize uzanan bir yol da siz bulursunuz..


Bu yazım 19.Ekim. 2011 tarihinde WTC blog da yayınlanmıştır. Buradan ulaşabilirsiniz

28 Ekim 2011 Cuma

Ayvazovski'nin Peşinde..

Kendisi doğru dürüst bir çöpten adam çizmekten aciz olan bu satırların yazarı, nedense resme pek bir meraklıdır. Bütçesi el verdiğince özellikle genç ressamlardan resim de satın alır, zamanı el verdiğince sergileri de takip etmeye çalışır. Ama asıl önemlisi yurt dışına çıktığı zaman, ne yapar ne eder önemli ressamların eserlerinin sergilendiği müzelere mutlaka gitmeye çalışır..


Kırım’daki son günümüzde de önemli bir karar vermek zorundaydık. Ya Yalta’da kalarak güneş, deniz ve birkaç saray daha gezerek hafif ve keyifli bir gün geçirecek, ya da bir araba kiralayarak, gidiş geliş 7 saat yol yapacak, Kırım’ın sahil şeridinin önemli bir bölümünü kat edecek ve Ayvazovski’nin peşine düşecektik. Seçim, dünyanın en ünlü deniz manzarası ressamlarından biri olarak kabul edilen Ivan Konstantinovich Aivazovski (1817 – 1900) oldu.




Karadeniz’in kıyısında dolana dolana giden dar sahil yolu, bizi ara sıra küçük sahil kasabalarından geçirdikten sonra Sudak’a ulaştırdı. 1970’leri pek hatırlayamasam da, her halde o zaman bizim sahil kasabalarımız da böyleydi diye düşündüm. Ufak tefek sahile sıralanmış evler, birkaç derme çatma pansiyon, bir iki ufak lokanta, her ihtiyacınızı karşılayabileceğiniz bir bakkal ve sahilde çakıl taşların üzerine serdikleri havlulara uzanmış kızarmaya çalışan yerli turistler..



Sudak, sahildeki önemli ve turistik şehirlerden biri. Özellikle dış duvarları oldukça iyi restore edilmiş durumda olan 14.yüzyıldan kalma Ceneviz Kalesi görülmeye değer. İpek Yolundaki önemli duraklardan biri olan şehir, yüzyıllardır önemli bir liman kenti olma özelliğini korumuş.



Ermani asıllı Rus ressam Ayvazovski’nin doğduğu şehir Feodosiya ise Sudak’a göre daha canlı daha hareketli bir şehir. İlk kez 1845 yılında Sultan Abdülaziz’in davetlisi olarak İstanbul’a gelen ressam, daha sonra yedi kez daha geldiği ülkemizde pek çok portre ve manzara resmi üretmiş. Türkiye’de halen pek çok özel koleksiyonda ve müzelerde resimleri mevcut. Çok hızlı çalıştığı ve hayatı boyunca neredeyse 6000 adet resim tamamladığı söyleniyor.

Eserlerinden oluşan en önemli koleksiyon ise, hayatının son dönemlerinde döndüğü ve bir sanat okulu açtığı Feodosiya’daki müzede. Kendi yaşadığı ev ve çevresindeki pek çok bina satın alınarak, labirent gibi büyük bir müze binasına dönüştürülmüş. Resimler, resimlerdeki ışık, fırça darbelerinden çıkan dramatik ve çoğu kasvetli anlar, tam aç ruhlara ziyafet ve Kırım’ın bu köşesinde dev boyutlu bir Boğaziçi manzarası görmek ise bizler için hoş bir sürpriz.



Müzedeki favorim ise neredeyse 4 X 8 metre boyutlarında, inanılmaz dramatik bir ışık ile resmettiği fırtınalı bir denizdeki dev dalgalar…Sadece dalgalar, başka hiçbir şey yok, önünde saatlerce oturabilirdim..Ama müzenin içinde resim çekmek yasak olduğu için bu resmin resmi bende de yok, sadece hala hayalimde… Ama işte sizler için internetten bulduğum birkaç Ayvazovski resmi ama bence siz bir Dolmabahçe Sarayına gidip asıllarını görmeyi ihmal etmeyin.




Bu yazım 10. Ekim. 2011 tarihinde WTC Blog'da yayınlanmıştır.. Buradan ulaşabilirsiniz...

11 Ekim 2011 Salı

Yalta

Yalta, Ukrayna’ya bağlı Kırım Özerk Cumhuriyetinin, neşeli, renkli ve de tabi ki turistik yüzü. Karadeniz’de buram buram Akdeniz çağrıştıran bir kent. Yemyeşil ormanlarla çevrili güzel bir yoldan giriyoruz şehre. Tabii yol üzerinde sık sık bulunan şarap tadım evlerinden birinde Kırım’ın harika şaraplarını tatmayı ihmal etmeden.



Başkent Simferopol ile Yalta’nın arası araba ile yaklaşık 1 saat kadar, ama iki şehir arasında çalışan dünyanın en uzun troleybüs hattını kullanmaya niyetlenirseniz, 3 saat kadar bir süreyi gözden çıkarmanız lazım. Zamanı kıymetli olan bizler, kısa yolu seçiyoruz, yanımızda da yine, bir önceki yazımda bahsettiğim, Kırım’ı ilk kez bizimle gezdiklerini çok geç anladığımız tercümanımız ve şoförümüz. Sivastopol macerasından akıllandığımız için bu sefer, teyit alıyoruz. Şoförümüz hiç gitmemiş ama tercümanımız tatillerini Yalta’da geçirirmiş.

Hedefimiz, sabah 9’da ayrıldığımız Simferopol’den, Yalta’ya ulaştıktan sonra iki adet saray ziyaret etmek ve öğle saatlerinde otele giriş yapmak. İlk durak meşhur Livadiya Sarayı. Tamam geldik diyor bizim ikili, ancak saraya doğru trafik sıkışınca, zaman kazanmak için biz arabadan inip giriş kapısına doğru yürüyoruz. Gerçekten anlı şanlı bir kapı, arkasında da bakımlı bir bahçe uzanıyor. Ancak ne yapsak, ne söylesek bizi bir türlü içeri almıyor kapıdaki görevliler, çaresizce bilet satan bir kulübe arıyorum etrafta ama nafile. Neyse biraz sonra tercümanımız yanımıza geliyor da, durum aydınlanıyor. Meğerse biz, Livadiya Sarayı diye bir sanatoryuma girmeye çalışıyormuşuz. Artık meşhur ikilimize kızamıyoruz bile.



Trafikle yarım saatten biraz daha fazla boğuştuktan sonra, şehrin neredeyse diğer tarafında yer aldığını öğrendiğimiz saraya ulaşıyoruz. 1911 yılında tamamlanan Livadiya Sarayını ,son Rus Çarı 2. Nikolay, ailesi ile yaz tatillerini geçirmek için kullanmış. Yemyeşil bahçeler içinde muhteşem bir deniz manzarasına sahip Rönesans tarzından etkilenmiş bir yapı. 1917 yılındaki Rus devriminden önce, ailenin burada geçirdikleri mutlu birkaç yazdan kalan fotoğraflar binanın ikinci katında sergileniyor. 1918 yılında ailenin kurşuna dizilmesinden sonra yıllar yılı kurtulup kurtulamadıkları adeta masalsı bir biçimde tartışılan Grand Düşeş Anastasya ve diğer kızkardeşlerin ya da Rusya’nın sonraki Çarı olarak yetiştirilen Çareviç Alexei’in bir zamanlarlar kaygısızca dolaştıkları, eğlendikleri bu yerler bana garip biçimde hüzünlü de geliyor.




Ailenin fotoğraf çekmeye olan merakı, o günleri bugüne taşıyan bir yol gibi.. O fotoğraflara bakarken, üst katlardaki harika deniz manzaralı odalardan birinde resim yaparak oyalanan Grandüşeşler Olga, Tatyana, Anastasya ve Maria'nın neşeli dedikodularına kulak verebilir ya da şu anda hediyelik eşya dükkanına çevrilmiş Rusya’nın gelecekteki çarı olarak yetiştirilen Çareviç Alexei’in çalışma odasında öğretmenlerinin anlattığı dersleri dinlerken sıkıntılı oflamaları puflamalarını duyabilirsiniz.



Sarayda dolaşanlar sadece Çar ailesinin hayaletleri değil, giriş katında yer alan büyük yemek salonunda Stalin, Roosevelt ve Churchill, odanın ucunda yer alan ufak bir oval masanın başında dünyayı yeniden şekillendiriyorlar, paylaşıyorlar. Yıl 1945; 2.Dünya Savaşı sonrası yapılan Yalta Konferansına’da ev sahipliği yapıyor Livadiya.



Yalta’daki bir başka önemli yapı da Vorontsov Sarayı. Oraya’da müthiş ikilimiz sayesinde ön kapı yerine arka kapıdan girip, bir 3 km kadar yol yürüdükten sonra ulaşabiliyoruz. Prens Vorontsov tarafından yaptırılan sarayın inşaatı 1830-1848 yılları arasında sürmüş. Rus Devriminden sonra Livadiya sarayındaki eşyaların çoğu kaybolmasına karşın burası, aynı olaylardan daha az zarar görerek çıkan bir yapı. Bir Rus asilzadesinin nasıl yaşadığını görmek istiyorsanız, gidilmesi gereken bir yer.

19.yüzyıldan itibaren Rus aristokrasi ve yüksek tabakaları arasında çok moda olan Yalta tatilleri dolayısıyla, Yalta ve civarında çok sayıda ziyaret edilebilecek tarihi bina mevcut. Stalin bile Yalta’nın cazibesine kapılıp, hemen yakınında bulunan şarapları ile ünlü Masandra kasabasındaki bir sarayı kendi yazlık dacha’sı olarak kullanmayı ihmal etmemiş. Anlayacağınız tarihin akışı sırasında liderler arasında pek bir fark olmamış. İdeoloji kitlelere, imtiyazlar ceplere…Çok tanıdık gelmiyor mu??





Yalta’da çok daha uzun ve sakin bir gün geçirmeyi planlamamıza karşın, malum kişiler nedeniyle otele girişimiz ancak akşam saatlerinde oluyor. Hızlıca üst baş değiştirip, tazelendikten sonra günün en güzel saatleri için Yalta’nın ünlü sahiline iniyoruz. Bütün gün Yalta’nın tarihinde dolaştıktan sonra, rıhtımın girişinde yer alan McDonald’s ın kalabalığını aşıp, hemen karşısında yer alan Lenin heykelinin altında bangır bangır müzik ile kaygısızca dans eden gençler bizi anında günümüze getiriveriyor. Sahil kenarına dizilmiş dükkanlardaki lüks malların fiyatları dudak ısırtan cinsten olsa da zaman şimdiki zaman ve arayana burada her şey mevcut.


Biz ise en keyifli anlarımızı, sahilin sonlarında yer alan upuzun ressamlar sokağında alıyoruz. Çok başarılı ressamlar, çok başarısız ressamlar hepsi yan yana. Neden bizde de böyle ressamların eserlerini sattıkları sokaklar olmadığını hep düşünmüşümdür.Ne zaman yurt dışına çıksam en keyifli saatlerimi oralarda geçiririm. Ressam Dimitri ısrarla karakalem portrelerimizi çizmek istiyor, yaptığı portreler oldukça iyi. Madem çok istiyorsun al bakalım bizim yaramazın bir portresini yap diyoruz, ve anlaştığımız gibi ertesi akşamda Yalta’dan bize kalan en hoş hatırayı yanımıza alarak evimize dönüyoruz.