'' Marakeş dünyanın en güzel yeri. Mutlaka gelip kendi gözlerinle görmelisin.'' diye yazmış Churchill, Roosevelt'e..Bu mektubun 1943 yılında müttefiklerin 2. Dünya Savaşının son evresini tartışmak üzere Casablanca'da toplanmasında ne kadar etkisi var bilinmez, ama konferans bitiminde iki liderin karla kaplı Atlas dağlarında gün batımını seyretmek üzere Marakeş'e günü birlik bir ziyaret yaptıkları biliniyor. O yıllardaki Marakeş her halde, bugünkünden çok farklı bir yer olsa gerek..Fas turizminin göz bebeği olan kente bugün içinse dünyanın en güzel yeri demek çok zor...
Sabah Tanca'da kapkara ve yağmurlu bir havaya uyanınca, o gün için çok fazla oyalanmadan bir an önce Marakeş'e ulaşmayı hedefliyoruz..Tanca Marakeş arası uzun bir yol ancak sürekli otoban ve çift şeritli yollardan gidilebildiği için çok rahat bir yolculuk oluyor. Yine hatırlatayım aman yanınızda para bulundurun çünkü Fas'da yollar oldukça pahalı. Bugün yolda tam altı yerde toplam 173 dirhem para ödedik..
Tanca bizi yağmurla uğurlasa da , Marakeş sıcak bir hava ve bol güneş ile karşılıyor. Öğleden sonra saat üç civarı ulaştığımız şehirde hemen bir otopark krizi yaşıyoruz. Cema el Fna meydanının yanında girdiğimiz bir otopark iki gece için 200 dirhem istiyor..Başka şehirlere göre çok yüksek bir fiyat, pazarlık sonucu 150'ye düşüyorlar ama o kadar.
Otelden bize gelen bilgiler gecelik 2,5 - 3 euro civarında fiyat belirtiyordu, bunun üzerine hemen oteli arıyoruz. Resepsiyondaki kız bizi meydanın diğer tarafında başka bir otopark'a gönderiyor, orada da onun yardımı ile biraz daha pazarlık yaptıktan sonra iki gece için 80 dirhem'e anlaşıyoruz.. Bir 20 dirhem'de bizi medinenin içlerinde bulunan otele götürmesi için araba yıkayan adama...Kendi başımıza bulmaya kalksak kesin saatler sürer...
Otelimiz Riad La Croix Berbere fena değil. Bir zamanlar çok güzel restore edilmiş eski bir Fas evi ama sonra bakılmamış, biraz çürümeye terk edilmiş bir havası var..Odaya yerleşir yerleşmez kendimizi hemen dışarıya atıyoruz. İlk varılan yer tabii Cema el Fna meydanı..19. yüzyıla kadar burada insanlar kelleleri kesilerek idam edilirmiş. Unesco koruması altında olan bu alan her halde dünyadaki en hareketli meydanlardan biri..Gece ayrı bir panayır, gündüz ayrı bir panayır...
Arka taraflarda kalan souklarda çok bir değişiklik olmasa da, 12 yıl önce son gördüğümden beri meydanın hemen kenarında olan dükkanlar biraz bizim Mahmutpaşa'ya benzer hale dönüşmüşler..Ucuz hediyelik eşyalar, tekstil ürünleri, Çin malı vırtı zırtı ne ararsanız var..
Yalnız Marakeş Fas'ın diğer tüm kentlerine göre çok daha pahalı..Yerliler için nasıl bilmem ama turistler için hayatın her alanına yansımış bu. Esnafa bu konuyu şikayet ettiğinizde de verdikleri basmakalıp cevap hep aynı,'' ee burası Marakeş...''
Hava kararmaya başlayınca yavaş yavaş meydan daha bir hareketlenmeye başladı..Bir kere her şeyden önce kaşla göz arasında yemek tezgahları kuruluverdi. Bizde akşam yemeğimizi burada yiyeceğiz..Bir taraftan yemek yiyecek bir tezgah ararken, diğer taraftan da gözümüz meydanı iyice dolduran kalabalıkta.Çalgıcılar, dansçılar, ateş yutanlar, akrobatlar, masal anlatanlar, yılan oynatanlar, maymun gezdirenler, falcılar, seyyar dişçiler, yere serdikleri tezgahlarda vırtı zırtı satanlar hepsi burada. İnanılmaz bir cümbüş, çok keyifli bir panayır..
Diğer taraftan da tezgahlarda kızaran etlerin kokusu, dumanı havayı dolduruyor, insanın ağzını sulandırıyor. Her tezgahın müşteri çekmeye çalışan çığırtkanları da, etraftaki tantanaya çok uygun. Sonunda Behçet futbolcu muhabbeti yaptığı bir tezgaha oturmak istiyor. '' Chez Muhammed'' Izgaranın yanına etler, sebzeler, salata çeşitleri dizilmiş. Bizde yanında acı bir sos ile gelen çöp şiş ve domates salatası yiyoruz.Gerçekten çok lezzetli..Bizimki gibi et kızartan tezgahların yanı sıra, deniz ürünleri satanlarda var. Fas'lıların çok sevdiği salyangoz çorbası, tatlıcılar, yeşil çay satanlar, geleneksel yemek tajin yapanlar hepsi burada..Yemekten sonra başka bir tezgaha geçip, bol naneli bir çay içtik.Güzel bir gün ve güzel bir gece oldu..
Ertesi sabah otelde kahvaltıdan sonra, hedefimiz Marakeş'in yeni kısımlarında bulunan Majorelle Bahçeleri. 1923 yılına Fransız ressam Jacques Majorelle tarafından yaptırılan villa ve etrafındaki harika bahçeler, Marakeş'de soukların karmaşasında geçen bir günden sonra insanı çok rahatlatan bir değişiklik. Ressam daha hayattayken 1955 yılında halka açılan bahçeler onun ölümünden sonra Fransız modacı Yves Saint Laurent'e satılmış.
12 yıl önce gördüğümden beri bahçenin girişindeki bambular bir hayli uzamış ama asıl 1400 farklı çeşit olduğu söylenen kaktüsler inanılmaz büyümüş..Birde ölümünden sonra bahçenin bir YSL için ufak bir anıt yaptırmışlar. Burada ayrıca ufak bir müze ve bir de hoş bir hediyelik eşya dükkanı var ama fiyatlar bir hayli pahalı..Fas'daki en favori dükkanım Rue de Majorelle 33 ise,bahçeden çıkınca hemen karşıda..Klasik Fas ürünlerinin modernize edilmiş biçimlerini satıyorlar...Kesinlikle tavsiye ederim..
,
Sabah buraya gelirken otelin biraz ilerisinden taksiye binmiştik, dönüşü de faytonla yapalım diyoruz ama fayton fiyatları uçmuş gitmiş, ve artık pazarlık etmek ikimizinde canını fena sıkmaya başladığından yürümeye karar veriyoruz. Elimizdeki haritaya baka baka Cema el Fna' ya geri dönmeye çalışıyoruz. İyi ki anlaşamamış faytoncularla, son derece keyifli bir yürüyüş oluyor.
5. Muhammed Bulvarını buldukta sonra dümdüz ilerleyince ünlü Kutubiye Cami ve sonrasında da meydan.. 5. Muhammed Bulvarı lojistik olarak çok iyi bir yerde, eski ve yeni şehri birbirine bağlıyor ve üzerinde de çeşit çeşit otel var. Medina'da bir riad yerine keşke burada kalsaydık diye düşünüyoruz. Arabadan uzakta olmak, eşya götürüp getirmek artık bizi biraz yormaya başladı galiba.
Meydana yaklaşırken sol tarafta Ensemble Artisanale binasını keşfediyor ve çok mutlu oluyoruz..Burası devletin desteklediği, sanatçıların ürünlerini sergiledikleri ve sattıkları bir yer ve Fas için inanılmaz bir şey çünkü her ürünün üzerinde etiket var. Fiyatlar son derece uygun, satıcı tacizi de olmayınca, burada keyifli keyifli bayağı bir alışveriş yaptık..
Akşam için hoş bir yemek yemeği planlıyoruz.Gündüz 5. Muhammed Bulvarı üzerinde güzel restaurantlar görmüştük. Giyinip kuşanıp, oralarda bir yere gidelim, güzel bir şişe şarap ve yanında da güzel bir yemek keyfi yapalım diyoruz..Tabii biz istiyoruz da, Fas'da yemek işlerinde evdeki hesap her zaman çarşıya uymuyor. Bizim beğendiğimiz yerlerde alkol yok, alkol veren yerler ise yemek niyetine sandviç veriyorlar..Deyim yerindeyse ayaklarımıza kara sular inene kadar istediğimiz gibi bir yer bulmak için inat ediyoruz ama çare yok..Sonunda yenilgiyi kabul edip, bari bildiğimiz bir şey olsun diye Marakeş'de yemeyi planladığımız romantik yemeği Pizza Hut'da yiyoruz..Ama romantizm istedikten sonra, yemek aslında bahane değil mi :))
Yazı: Ayşegül Erzincanoğlu
Fotoğraflar: Ayşegül & Behçet Erzincanoğlu
26 Nisan 2013 Cuma
30 Mart 2013 Cumartesi
Tanca - Fas
Doğrusunu söylemek gerekirse Fas gezimizin en kötü
planlaşmış kısmı Tanca oldu…Hem yeteri kadar zaman ayırmamışız, hemde o gün hiç
pes etmeden bardaktan boşanırcasına yağan yağmur işimizi hiç kolaylaştırmadı..
Sabah erken saatlerde Fez’den ayrıldıktan sonra ilk
durağımız muhteşem mavi kent Şeyşaven’i burada anlatmıştım..Orjinal planımızda
akşamüzeri saatlerinde Tanca’ya ulaşmadan evvel yol üzerinde durmak istediğimiz
bir şehir daha var. Tetouan..Kuvvetli bir Endülüs mirası olan bu şehirde biraz
dolaşmak, İspanyol kolonyal mimari biçimli düzenlenmiş plazasının görmek
istiyoruz ama kapkara gökyüzü, deli gibi yağan yağmur bizi bu plandan vaz
geçmek zorunda bırakıyor..Burası olmayacak bari bir an önce Tanca’ya ulaşıp
oraya bakınalım kararına varıyoruz…
Tanca’ya giden yol çift şeritli rahat bir yol ama yağmur
nedeni ile oluşmuş kazalar bizi biraz yavaşlatıyor…Tanca’ya varıp arabaya uygun
bir park yeri bulduktan sonra, yağmur nedeni ile ( bu yazımda ne kadar çok
yağmur kelimesini kullanıyorum değilmi, ama merak etmeyin daha da kullanmaya
devam edeceğim J)
bir süre arabada oturmak zorunda kalıyoruz, dışarı çıkmak mümkün değil, ama
sonuçta çare yok hava kararmak üzere ve bir şekilde otele ulaşmamız lazım..
Ayırttığımız otel yine şehrin deniz kenarında bulunan
medinasında. Daha önceden e-mail ile defalarca otelin yerini tarif etmelerini
istemiştik ama her hangi bir yanıt alamadığımız için yağan yağmurun altında
elimizde çekçek valizler, medinanın tıngır mıngır sokaklarında bir hayli
zorlanıyoruz, sabrımız tükeniyor. Ama sonunda biraz GPS’in yardımı biraz da
sağa sola sorma sonucu oteli buluyoruz ama sorunlar bitmiyor..
Otelde Fransız sahibi de dahil hiç kimse İngilizce bilmiyor
ve geleceğimizden haberleri yok..Hemen aylar önce booking.com’dan yaptırdığımız
rezervazyonu dayıyoruz suratlarına, yüz ifadelerinden anladığımız kadarıyla
verdikleri fiyata kendileri de şaşırsa da mecburen bize bir oda açıyorlar..Üst
katın verandasında Cebelitarık boğazına karşı birer naneli çay içince biraz
kendimize geliyoruz..
Tanca aslında gezimizin kayıp noktası. Hem buraya bir gece
çok az zaman ayırmışız, hem de yağmur şehri görmemizi neredeyse imkansız
kılıyor. İlkbahar’da, havaların güzel olduğu zamanda Tanca ve çevresinde çok
rahat 2-3 gün geçirilebilir sanırım.
Akşam yemeği için kordon boyunda bir yerde yemek için
yeniden dışarı çıkıyoruz. Çoğu yer kapalı, hava berbat ve Fas’a geldiğimizden
beri ilk kez gece dışarıda tedirgin oluyoruz. Okuduğumuz yazılar burada
uyuşturucu bulmanın kolay olduğunu anlatıyordu. Özellikle Afrika kökenli
satıcılar ve para dilenen evsiz barksız görünümlü müptelalar hava nedeni ile
boş olan sokaklarda bizi bir hayli huzursuz ediyor..
Sonuçta bir İtalyan lokantasında ben güzel bir deniz
mahsüllü spagetti yiyorum..Ancak dışarıda bol miktarda uyuşturucu satıcısı olsa
da, lokantada alkol yok. Deniz mahsüllü spagetti ve yanında cola biraz yavan
bir ikili oluyor ama çare yok..Yemekten sonra koşar adımlarla otele dönüyoruz..
Kaldığımız Le Balcon de Tanger medina’da çok güzel restore
edilmiş, hoş bir otel. Dekor Akdeniz ve Fas karışımı, odalarda çok hoş detaylar
ve terasından harika bir deniz manzarası var, ama işin beğendiğimiz kısmı orada
kalıyor.
Gecemiz biraz kötü geçiyor. Oda oldukça rutubetli ve
dışarıdan çok fazla ses alıyor. Birde gecenin bir vakti otel sahibinin
gürültücü misafirleri gelince durum iyice berbat bir hal alıyor. Tepemizde
kahkahalar atıp topuklu ayakkabıları ile sürekli oradan oraya takır tukur
yürüyen kadına söylene söylene biraz uyku uyumaya çalışıyorum..Umudum sabah
güneşin yüzünü bize göstermesi…
.
Akşam yattığımız hava, aynı ıslaklığı ve griliği ile sabah’da
bizi karşılayor…Sürekli takip ettiğimiz hava raporları da gün içinde düzelme
vaat etmediği için çaresiz çok merak ettiğimiz, bu kozmopolit kente veda edip
sabah kahvaltısından sonra Marakeş’e doğru yola çıkıyoruz..
Bu arada eğer bizden daha iyi bir planla bir gün yolunuz Tanca'ya düşerse, şehrin 40 km güneyinde bulunan küçük balıkçı kenti Asilah'a uğramayı unutmayın..Bu civarda en güzel balıklar, beyaz surlarla çevrili bu güzel kasabada yenebiliyormuş..
Yazı: Ayşegül Erzincanoğlu
Fotoğraflar: Ayşegül & Behçet Erzincanoğlu
7 Mart 2013 Perşembe
Chefchaouen - Şeyşaven : Fas'ın mavi kenti
Fez’den Tanca’ya gideceğimiz gün saat 6:30’da otelden
ayrılıyoruz..Tanca’dan önce gezimizin en hit noktalarından biri olan Şeyşaven’e
uğrayacağız..Gezimizden aylar önce, internetten toplayıp, evin orasına burasına
resimlerini astığımız bu mavi şehir uzun süre hayallerimizi süsledi, bugün
gerçeğe dönüşecek.. Yarı uykulu, çekçek valizlerimizi sürüye sürüye ayrılıyoruz
otelden. Valizlerimizin tekerleklerinin parke taşlarda çıkarttığı sesler hem
bizi uyandırıyor, hem de geçtiğimiz sokaklardaki insanları…
Fez’de sabahın o saatinde çöpler toplanıyordu. Tıpkı Mardin’de
olduğu gibi, Fez’in daracık sokaklarının çöp arabaları eşekler. Burada eşekler
zaten ayrı bir güzel, pek çok yerde kullanılıyorlar ama her gelişmemiş ülkede
olduğu gibi iyi bakılmayıp, çok fazla çalıştırılıyorlar. Kimilerinin durumuna
çok üzüldüm, o sürmeli gözleri ile insana öyle de güzel bakıyorlar ki..
Bugün bütün gün boyunca yağmur bulutları bizimle
birlikte..Allah’tan Şeyşaven’e ulaştığımızda biraz mola veriyor, hızını
azaltıyor.. Bir tepe üzerine kurulmuş mavi evleri ile kent uzaktan da güzel ama
asıl sürpriz şehrin ara sokaklarına dalınca başlıyor..Arabayı bir otoparka
bıraktıktan sonra, eski şehrin girişini fazla zaman kaybetmemek için iki
turiste soruyorum, hemen tarif ediyorlar..
Şansımıza şehrin girişine Rif dağlarından gelen kadınlar Pazar
kurmuşlar. Bellerine bağladıkları kırmızı-beyaz çizgili kalın peştamal benzeri
kumaşlardan hemen ayrılıyorlar. Ama fotoğraf çekmek her yerde olduğu gibi
burada da zor. Rif kadınlarının bir
başka aksesuarı da renk renk ponponlarla süsledikleri hasır şapkaları..
Şehir İspanya’nın Hristiyanlar tarafından fethi sonrası,
oradan kaçan Yahudilere ve Müslümanlara sığınak olmuş. Uzak ve dağlık bir
bölgede olmasının da etkisiyle uzun süre Avrupa’ya kapalı, özerk bir bölge
olarak kalmış. 1920’ye kadar tüm yabancılara, özellikle de Hristiyanlara kapalı
bir şehirmiş.
Şehrin alameti farikası mavi duvarları ise Yahudi
geleneğinden geliyor. Tevrad’da İsrailoğullarına, dua şallarının bir ilmeğini
mavi renk dokumaları emredilir. Bu maviye bakınca, mavi gökyüzünü ve onun
üzerindeki Tanrı’yı ve cenneti düşüneceklerdir.
Şehrin duvarlarının maviye boyanması ise 1930’lu yıllarda
başlıyor ve belki de çok uzak olduğu için pek çok kişinin uğramayacağı bir dağ kasabasını Fas turizminin
yıldızlarından biri yapıyor.
Eski şehrin mavi sokakları dolaş dolaş bitmiyor, fotoğraf
üstüne fotoğraf çekiyoruz. Yağmur çiseledikçe gökyüzüne bakıp endişeleniyoruz
ama yine de bize bu muhteşem kenti dolaşma şansını veriyor. Şeyşaven’in
dokumacıları ünlü. Pek çok alınacak şey var ama iki adet mavili kalın
peştemallerden alıyoruz..
Öğle yemeği meydanda yeni açılmış bir cafe’de leziz bir
peynirli tost ve cola oluyor..Zor bir havada dağ yollarını tırmanıp buraya
gelmek bizi yordu ama değdi mi, kesinlikle değdi….
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
