26 Ekim 2007 Cuma

Dağlar Yılı’nda, Ağrı Dağı’na tırmanışın öyküsü - (1)

Daha önce fotoğrafları ile mavilimon'un konuğu olan sevgili arkadaşım Erdem Kütükoğlu bu kez Ağrı Dağı tırmanışı ile burada. Ben okurken çok keyif aldım sizlerin de yorumlarını merak ediyorum. Erdem biraz mütevazi davranmış, ama koca dağ öyle de çok kolay bir şey değil gibi geldi bana. Bugün ilk bölüm, tırmanış ve iniş ise sonraki iki bölümün konuları.


Tamam, kabul, dünyanın en kolay yürüyüşü değil ama, Ağrı Dağı deyince gözünüzde çok büyütmemelisiniz.

Her şeyden önce, öyle kayalara iple tırmanmak zorunda değilsiniz, bizim kullandığımız Batı tarafından zirveye yürüyerek ulaşılabiliyor.

Etrafta ağaç ve yeşillik 3.500 metreden sonra yok. Her yer taş ve toprak.



2002 senesinin 26 Ağustos günü Van'dan Doğubeyazıt'a geldim, İran sınırının dibinden, Tendürek Dağları'ndan geçerek.

Minibüsten indiğimde sırt çantam için bir taksi kiraladım. Bu, 10 yaşlarında bir seyyar satıcının tekerlekli arabası idi. Taksimetre 250 bin TL yazdı. Malum sıfırları attık, şimdilerin parasıyla 25 kuruş... :-))



İsfahan Otel, Dağcılık Federasyonu tarafindan düzenlenen bu organizasyonun harekât merkezi idi. İşin aslı şu: her sene geçmiş Cumhurbaşkanları şerefine Türkiye'deki belli başlı zirvelere tırmanışlar düzenleniyor. En onemlisi, Atatürk adına Ağrı'ya yapılan tırmanış. 2002 senesi, üstüne üstlük UNESCO tarafından "Dağlar Yılı" ilân edildiği için hem yerli hem yabancı katılımcı çok fazla olmuş: geçen senenin iki katı, neredeyse 250 kişi.

O gün, onlarca minibüse doluşup İshak Paşa Sarayı'nı ziyarete gittik.



Yıllar önce rehberlik yaptığım dönemde birkaç defa görmüş olmama rağmen İshak Paşa’nın adam akıllı fotoğraflarını çekememiştim. Etraf kalabalık iken fotoğraflamak nafile bir uğraş olduğu için, bu sefer arkadaşların toparlanıp gitmelerini bekledim. Bu arada, bir onceki günki gibi sağanak fırtına geliyordu, şansıma son anda orayı teğet geçti.



Millet gitti, ben yalnız başıma kaldım. Vasıta bekleyen kır sakallı, beyaz sarıklı, tek gözü âmâ amcayla kısa bir sohbet ve susamlı çubuk ikramı: Malum, fotoğraf çekmeden önce arayı ısıtmak gerek. Ama, o da ne? Amca ben “fot” demeden fotoğraf çekmek istediğimi anladı ve kendiliğinden "hepsi çekti zaten, sen de çek istersen" deyiverdi. :-)


Çoban kızlarla sohbet ettim, tek elmayı paylaştık, görüntülerini objektifimden geçirdim.


Onlardan ayrıldıktan sonra dere tepe düz gittim. Amacım İshak Paşa ve Ağrı Dağı’nı aynı kareye almaktı. Tepelerden birinden inerken az kalsın aşağı yuvarlanıyordum. Ne zaman ki, hedefler tam aynı kareye girdiler, bu sefer de çoban köpeklerinin saldırısına uğradım. Beni melek yüzlü Acem güzeli bir genç kız kurtardı. Sohbet sırasında, onun daha önce fotoğraflarını çektiğim çoban kızların ablaları olduğunu öğrendim. :-)Dünya küçük, İshak Paşa doğal olarak daha da küçük…

Sonra saraya geri dönmek için oto-stop çektim, oto yerine bir minibüs stop etti. Kayan kapıyı açıp arkaya atladım, bir baktım ticari bir araçmış, bindiğim yerde koltuk yok, arka ile ön taraf arasında ise bir demir parmaklık var.

Seyir halindeyken adamlarla ayakta demir parmaklıkların arasından sohbete başladım. Klasik "memleket nere kardeş?" sorusuna ben "Ürgüp" diyince, "Ben çok iyi bilirim Ürgüp'ü" dedi şöför olan, "çok gittim oralara".. Dumura uğramış vaziyette "Hayrola?" dedim, "İş için mi?". "Yok" dedi, "benim abim Nevşehir kapalı cezaevinde yatıyordu, onu ziyarete giderdim"... Sordum "Pekeke mi?".. "Hee" dedi, "Pekeke"... Ben de demir parmaklıklara tutunarak dengemi sağlamaya çalışırken kendi kendime söylendim, "Oğlum, var ya, sen bittin..."

Oysa, adamlar "savaş"ın bitmesinden memnuniyetlerini belirtip beni istediğim yere kadar götürdüler. Ülkenin doğusunda teröre, "terör" değil "savaş" diyorlar.

Neyse, Ishak Paşa'da gün batımını ayazda izleyip yine otostopla Doğubeyazıt'a döndüm.

O akşam sindirim sistemim iflas etti, herhalde başıma güneş geçmiş gün batımında da üşütmüş olmalıyım, geceyi tuvaletle yatak arasında geçirdim. Enteresan bir rotaydı, monoton filan ama... Ertesi sabah 1-2 kilo hafiflemiştim.
Erdem'in diğer fotoğrafları için:

4 yorum:

Butterfly dedi ki...

Aslında Konya yazını okuyacaktım ama birden ağrı dağı ile karşılaşınca hemen bunu okumak istedim, nedense aklıma İskender Iğdır geliyor Ağrı dağı diyince, o dağın o gülen gözlü romantik adamı yuttuğu, o yüzden de hüzün eksik olmuyor benden. Gene bana İskender Iğdır'ı taşıdı, ama bu kez resimlerin büyüsü hüznümü aldı. Akşam eve gidince Konya'ya devam etmeyi düşünüyorum, zira beni işten atabilirler:)

Alp&Ege'nin annesi dedi ki...

Tirmanis ayrintilarini ve fotograflarini merakla bekliyorum...Bendeki fotograflar, sadece uzaktan Buyuk ve Kucuk Agri yan yana, bolca Ishak Pasa Sarayi 10 yil önceki geziden geriye kalan...

mavimantar dedi ki...

Oturduğum yerden dörtbir yanı dolaşıyor gibiyim...Şimdide Ağrı'ya mı tırmanıyoruz?...Harika...

Erdem Kütükoğlu'nun diğer fotoğraflarını kaçırmayın derim.

Aysegul dedi ki...

Sevgili butterfly, alp%ege'nin annesi ve mavimantar, bu sefer gerçekten ilginç bir yazı oldu, benim de hoşuma gitti. Benim de çok eskilerde kalan bir dağcılık geçmişim vardır ama başarısız bir Erciyes denemesi ile sonlanmıştı, belki de onun için çok keyif alarak okudum.