15 Temmuz 2008 Salı

Ne oldu bize???

Alice Waters adını ilk kez geçen gün pod-cast (sesli internet dosyası) dinlerken duydum.Kendisinden Kaliforniya mutfağının kurucusu ve tüm Amerika’nın yemek pişirme alışkanlıklarını değiştiren efsanevi şef olarak bahsediliyordu.

Gezginlerin internetteki en önemli duraklarından biri olan Lonely Planet’ın 26 öyküyü toparladığı ve ‘Kindness of Strangers ‘ – Yabancıların Nezaketi, adını verdiği bir antolojiye küçük bir öykü ile katılmıştı Alice Waters. ‘Türkiye’de çay ve peynir’ adını verdiği öyküde hayatını değiştiren o an’dan bahsediyordu.

Yaklaşık otuz yıl kadar önce yirmili yaşlarının başında Berkley’den mezun olan Alice, arkadaşı Judy Johnson ile eski ve küçük bir Morris Minor marka araba ile Türkiye turuna çıkar. Alice’in hedefi bu tatilden sonra ülkesine dönerek öğretmen olarak çalışmaya başlamaktır.

Yolda iki Fransız gençte kendi arabaları ile onlara katılır. Bu gezgin dörtlünün Türkiye hakkında bilgileri oldukça sınırlı,Türkçeleri ise hiç yoktur ama daha seyahatlerinin ilk anından itibaren Türklerin o hep anlatıla gelen misafirperverliklerinden çok etkilenirler. Bize sahip oldukları herşeyin en iyisini ikram ettiler diye yazar.

Bir keçi sürüsünün yanına kamp kurdukları gecenin sabahında, çadırlarının kapısında buldukları bir tas süt, yada bir köy düğününe katılıp üç gün üç gece yiyip içip eğlenmeleri, Türkiye’den kalan güzel anılardır.

Ama Alice’i asıl değiştiren an Kapadokya’nın uzun, tozlu,sıcak ve tenha yollarında gelecektir.

Her iki arabadada benzinin bitmek üzere olduğunu anladıklarında ,uzun zamandır karşılarına çıkan ilk benzin istasyonunda dururlar. Alice’in utangaç ve kocaman gözlere sahipti diye anlattığı 9-10 yaşlarında bir oğlan çocuğu yanlarına gelerek işaretlerle benzin kalmadığını anlatır.

Yolda kalmaktansa elbette bir benzin tankeri eninde sonunda buraya gelecektir diye orada beklemeye karar verirler. Karınları acıkmıştır ve küçük çocuğa elleri ile ağızlarını işaret ederek, yemek yiyebilecekleri bir yer olup olmadığını sorarlar.

Çocuk onları, içeride küçük kardeşinin uyumakta olduğu bir odaya alır. Odada üzeri halılarla kaplı sıralar ve duvara asılmış kuş kafesleri vardı diye anlatıyor Alice. Belliki çocuğun ailesi dışarıdaydı ve onu küçük kardeşine bakmak ve gelen müşterileri geri çevirmek için benzinlikte bırakmışlardı.

Çocuk hemen topladığı çam kozalaklarnıı ocakta yakarak çay demler, arkasındanda çıkardığı küçücük bir peynir parçasını, zorlukla daha da küçük dört parçaya böler ve konuklarına ikram eder. Çayı içip, minik ve kuru peynir parçalarını yedikten sonra, daha başka bir şey var mı diye sorduk, diye anlatıyor Alice. Ama herşey o kadardır. Sonra uzun saatler boyu orada kalırlar, çocuğun ailesi gelecek mi diye merak ederler, yatar uyurlar, kalkarlar ama gelen giden yoktur. Sonunda yoldan geçmekte olan bir kamyon şöförünü ikna ederek, onun aracından hortumla biraz benzin çekerek tekrar yola devam ederler.

Benim küçük öyküm burada bitiyor diye yazmış. Küçük çocuk karşılığında kesinlikle hiçbir şey beklemeden sahip olduğu herşeyi bize vermişti. Bu küçük güven mucizesi ve misafirperverlik dersi ise benim hayatımı sonsuza kadar değiştirdi diyerek bitiriyor satırlarını.
Bu küçük ve insanın içini ısıtan öyküyü dinledikten sonra ne oldu bize diye düşündüm. Aklımda ise daha bir kaç ay önce barış yolculuğuna çıkmış ve neredeyse sınırımızdan girer girmez tecavüz edip öldürülen ‘İtalyan Gelin’, sanatçı Pippa Bacca geldi. Hakikaten ne oldu bize???

Alice Waters’ın fotoğrafı Wikipedia’dan...

8 yorum:

yaban dedi ki...

hick... boğazım düğümlendi, gözlerim doldu, sanki çok sevdiğim bir yakınımı kaybetmişim gibi hissettim birden... :(

Nihat Akkaraca dedi ki...

Gerçekten ne oldu bize?
Hem de değişiklik öyle bir kaç nesil üstünden değil, tek nesilde bu kadar değiştik...

Kirpikteki Gözyaşı dedi ki...

Çok güzel! Paylaştığın için sağol! Bence yine de küçük şehirlerde ve köylerde insanımız hala böyle. Belki de bizi değiştiren büyük şehirler, onların kurallarıdır?....

Aysegul dedi ki...

Ne oldu da gerçekten tek nesilde bu kadar değiştik bende çok yorumda bulunamıyorum. Şudur budur diyorum ama insanlığımızı kaybetmek bambaşka birşey...

Tijen dedi ki...

Bu hikayeyi okumamıştım Ayşegül. Gerçekten unutulmaz bir anı. Öyle şeyler hala olageliyor bizim coğrafyada, neyse ki...

Aysegul dedi ki...

Dediğin doğru Tijen,hala iyi şeyler oluyor ama sanki onların sayısı azalacağına artıyor gibi geliyor bana...

Geveze Kalem dedi ki...

Sevgili Ayşegül,
Sahip olduğum tüm teknolojik aletler şu sıralar iflas ettiği için epey zamandır blogunu da ziyaret edememiştim. Ne mutlu ki bu arada sen de moladaymışsın ve çok şey kaçırmamışım.:)
Bu yazına ben de bir anımla katılmak istiyorum.
Bundan 6 sene önce ilk kez çıktığım doğu-güneydoğu gezisinden büyülenerek dönmüştüm. Yöre insanları Alice Waters'ın anlattığı dönemlerdeki kadar 'saf' olmasa da, içlerindeki misafirperverlik duygusunu yine de hissettirebiliyorlardı. O geziden o kadar keyif almıştım ki, 2005 senesinde tekrar aynı bölgeleri görmek üzere geziye çıktık. Hasankeyf'te rehberlik yapan okul çocuklarıyla bir önceki seferde güzel anılarımız olmuştu. İçlerinden bir tanesi çalışkanlılığı, akıllılığı, kibarlığıyla bende iz bırakmıştı. Mesela gezi sonunda asla rehberlik ücreti olarak teklif ettiğimiz parayı kabul etmemiş, hatta yemekte bize eşlik etmesi ricamızı bile geri çevirmişti. Tesadüftür ki 2005 yılında gidişimizde yine onu gördüm. Bu kez bildiğim bir bölge olduğu için rehberliğine gerek duymamıştım ama o ısrarla benimle dolaştı. Bölgenin tarihini falan geçip başka başka şeylerden konuştuk. Turu çok uzatmadan bitirdim. İsterse bir şeyler içerken bana eşlik edebileceğini söyledim. Bu kez kabul etti. Yine sohbet ettik ve oradan ayrılmak üzere vedalaşmamın ardından bana fütursuzca, "rehberlik ücretim şu kadar," diyerek, şimdi hatırlamadığım küçük bir rakam söyledi. Aslında şaşırmadım desem yeridir. Çünkü gezinin Harran ayağında kümbet evleri ziyaretimizde bir önceki seferde rica minnet ikram edilen çaylar, son gezide neredeyse İstanbul fiyatıyla önümüze gelmişti.
Bize ne oldu?
Parayı ve paranın gücünü keşfettik, hepsi bu. :)
Sevgiler...

Aysegul dedi ki...

Sevgili Geveze,
anlattıklarını hüzünle okudum. Gerçekten bu değişim inanılmaz. Artık seyahat ederken kimi zaman yörenin insanları ile sohbet etmekten kaçar bile oldum. Hepsi değil ama kimileri üç beş laftan sonra sözü döndürüp dolaştırıp ya bir şey satmaya getiriyorlar, ya da para istiyorlar.