29 Ekim 2008 Çarşamba

Li Nehri kıyısında Guilin


Hayatımdaki en güzel yürüyüşlerden birini yaptım o gece Li nehrinin kıyısında. Xian’dan Guilin’e akşam saatlerine doğru sallantılı bir uçak yolculuğu sonrası ulaşmış, bizi karşılayan delice bir yağmur eşliğinde, ancak otele kapağı atabilmiştik.

Dışarıda yepyeni, gizemli, bilinmedik bir şehir dururken, o gece kaderde, dünyanın her köşesinde binlerce benzeri bulunan sıradan bir otel odasına tıkılıp kalmak, anlamadığım bir dilde konuşan TV kanalları arasında insanın ruhunu sıkan, ısrarlı bir zapping turu mecburi gibi görülüyordu.



Ancak sonra ne oldu bilmiyorum, yağmur tanrıları kısa bir mola vermeye karar verdiler. Camdan baktığımda, bardaktan boşanırcasına yağan yağmur yerini ahmak ıslatan kıvamına bırakmıştı.

Gecenin karanlığına aldırmadan kendimi hemen otelden dışarı attım. Dışarısı sessizdi, ıslaktı, yağan incecik yağmur, tüm ışıkların üzerini bir tül perde gibi örterek, solgunlaştırıyordu. Bilmediğim bir şehirde, gecenin bir vakti bomboş sokaklarda dolanmak biraz korkutuyordu ama Li nehrinin cazibesi korkuma üstün geldi.

Nehir kenarı boyunca uzanan parkta hafif tempolu bir yürüyüşe başladım. Yalnız kaldığımız anlarda hep olduğu gibi, seyahatin başından beri aklımın kuytu köşelerine iteklediğim sorunlar koşar adım geri gelmeye başladılar. Çok uzaklardaki bir ülkenin, bilmediğim sokaklarında dolaşan bir sevdiğim vardı. O ülkeye gitmelimiydi, gitmemelimiydi....Sonra İstanbul vardı. Bir kaç ay önce işten ayrılmıştım, çalışmadan idare edebilirmiydim yoksa yeni bir işe mi başlamalıydı....Sonra dönünce evde bekleyen acil tadilat işleri vardı, hangi ustalar aranmalıydı, acaba çok pahalı tutarmıydı...

Sonra Li nehri artık dayanamadı ve bana seslendi. Madem kalktın buralara kadar geldin, dedi, şimdi sadece burada benimle ol...İşte o anda kafamın içindeki dur durak bilmez sesler sustu, ve sonradan farkettim ki, o kıyıda hayatımdaki en uzun meditasyon süreçlerinden birini yaşamışım. Artık gittikçe irileşmeye ve hızlanmaya başlayan yağmur damlaları ile adeta tek tek bütünleşerek yürüdüm. Bir süre sonra beni durduran tek şey birden bomboş ve genişçe bir köprüye ulaşmam oldu. Artık yağmur yine bardaktan boşanırcasına kıvamına dönmüştü, ben ise Li nehrinde saatlerce kulaç atmışcasına yorulmuş ve ıslanmıştım.

Sabah olunca yağıp yağmamaya bir türlü karar veremeyen bir hava altında tekne ile Li nehri turuna çıktık. Bir önceki gece benim yürüdüğüm parklardaki Tai Chi yapan yaşlıları ve sabah ışıkları altında tüm güzelliği ile ortaya çıkan Guilin şehrini yavaş yavaş geride bırakarak, Li nehri üzerinde yol almaya başladık.

768-824 yılları arasında yaşamış Çin’li ozan Han Yu’nun yazdığı gibi ‘’nehir ipekten yeşil bir kemer gibi, dağlar ise mavi yeşim saç tokası’ benzetmesine çok uygundu. Etrafında beslediği yemyeşil kıyıları ve neredeyse hepsinin ayrı bir hikayesi olan dağları ve tepeleri ile bana Vietnam’ı hatırlattı. Zaman zaman yağıp kapatan puslu bir hava ve sanki bir rüyadan çıkıp gelmişcesine görünen manzaralar eşliğinde, ağır ağır giden teknede huzurlu ve keyifli saatler geçirdik.

Ama her güzel şeyin sonu olduğu gibi, bu gezininde sonu geldi ve Çin’li kaptan ve yandaşları, o hep yazdığım tüccar genleri nedeni ile olsa gerek, bu huzur dolu saatlerin ardından bizi getirip kocaman bir pazar yerinin kenarına bıraktılar. Satıcıları aşıp otobüse ulaşabilmek inanın bana büyük beceriydi.

Guilin’in yağmuru bu güzel şehirden ayrılmamıza çok zor izin verdi. Önce bizi havaalanına götüren minibüs, yağmur bardaktan boşanırca terimini boşa çıkaran ve adeta dev kovalardan boşalırcasına yağmaya başlayınca olduğu yerde durdu. Dakikalarca bu gökten yağan su kütlesinin içinde, hiç bir şey görmemecesine hapsolduk. Havaalanında ise beklendiği üzere uçak kalkmıyordu.Bu üç saatlik gecikmeyi değerlendirmenin yolu ise elbette bulunurdu.

Şisesi 50 dolara satılan Çin’lilerin en ünlü içkisi Mai Toi’ ı duyduğumdan beri denemek istiyordum. Hemen orada beş kişilik bir kooperatif kurmak sadece bir kaç dakikayı aldı. Kooperatifin bütçesine, bir bardak ve iki paket fıstık ücretleride katılınca, sonrasında pirinçten yapılan bu sert ama çok lezzetli içkiyi, keyifli bir muhabbet eşliğinde, bitirmek hiçde zor olmadı.

Kanton’a giden uçağa binmek üzere olan yolcular arasında, şen kahkahaları ve bir hayli dönen başları ile kooperatif üyelerini ayırmak ise çok kolaydı..


Not: Biraz zor görünür olsada, ilk panoramik Guilin fotoğrafı Wikipedia'dan

28 Ekim 2008 Salı

Çok özlemişim...

Meğerse blogda yayınlarım diye her gün, öyle yada böyle bir kaç satır yazı yazmak, o da olmazsa hiç bir zaman karşılaşmamış olsak bile kimilerini neredeyse 40 yıllık arkadaşlarımmışcasına iyi tanıdığımı düşündüğüm ve çok sevdiğim blog komşularımı bazen sabah kahvesi, bazende akşam üzeri şarabı ile ziyaret etmeyi, hayatımın ne kadar önemli ve de keyifli bir ritüeli haline getirmişim de haberim yokmuş.


Pek çoğunuz öylesine güzel anlattınız ki hissettiklerinizi, hissettiklerimi....... başka söze çok da gerek yok diyorum. Olanlar konusunda kelimelerin bittiği yerdeyim. Bundan sonra başka bir yere taşınsam bile, blogger'da olma hakkımı da sonuna kadar savunmak niyetindeyim. Ama dedim ya, çok özlemişim... Hemen yeni yazılar yayınlamalı, bol bol da dostlarımı okumalıyım.

12 Ekim 2008 Pazar

Çin'in koruyucu aslanları...

İşte size Çin’den hayatın özünü anlatan iki fotoğraf...

Eski çağlarda sarayların, tapınakların yada imparator mezarlarının, şimdide nedense Çin lokantalarının önünde arzı endam eden Çin’in ünlü koruyucu aslan figürleri.

İlk fotoğraftaki dişi aslan. Kadın doğasına uygun olduğu üzere, önündeki yavrusu ile ilgileniyor.

İkinci fotoğraf ise erkeğinki. Peki onun eline ne vermişler? Oynasın diye bir top.


Her zaman sağda erkek, solda dişi olarak bulunan bu aslan çiftlerinin, mistik koruyucu güçleri olduğuna inanılıyor. Kadının pençesinin altındaki yavru hayatın dönüşümünü simgelerken, erkeğin önündeki top ise hayatın çiçeğini, yani yaşayan tüm canlıların birbiri ile bağlantısını simgelemekteymiş.

Hayatın dönüşümü tamamda, Fenerbahçe’nin maçı olduğu günler, bizim evde hayatın durmasının, hayatın çiçeği ile ne anlamı var bilemiyorum. Olsa olsa, erkek dünyasının birbiri ile mistik bağlantısını simgeliyordur.

Benim Çin’de en sevdiğim aslan ise galiba Xian’da bir parkta fotoğrafladığım. Kendisi bir çöp kutusu olurlar...

8 Ekim 2008 Çarşamba

İpek Yolunun Başında - Xian

Çin’i ziyaret ettiğim 2004 yılında Xian, Şanghay ve Beijing gibi büyük kentlere kıyasla daha bir Çin gibiydi. Beijing gibi saçma sapan bir yer olmamıştı ve yol boyunca uzanan şehir surları ve Çin tarzı kuleleri ile eski bir şehirde olduğunuzu daha ilk andan anlıyordunuz. Ancak Çin’lilerde var olan eskiyi yok edip, yeni binalar yapma hevesi ile şimdilerde ne durumdadır bilemiyorum.

Sabah erken saatlerde şehrin sokaklarına çıktığımızda, güne başlamak için yapılacak en iyi şey, yol boyunca uzanan parklarda Tai Chi yapanları ya da çeşitli oyunlar oynayanları seyretmek oluyor. Burada biraz daha genişce zamana sahip olup, Türkiye’deyken bir türlü o hareket akışına kapılmayı beceremediğim Tai Chi hareketlerinden bir kaçını, asıl ustalarından öğrenmek isterdim, ama kısıtlı zamanların gezgini olunca hep bir yerlere koşturmak lazım.

Xian’daki ilk durak tam şehir merkezinde yer alan Çan Kulesi. 1384 yılında Ming Hanedanlığı zamanında inşa edilen kule, şehrin sembolü.Hikayesi ise tam Çin’e yakışır cinsten.


Xian’da bir zamanlar çok fazla olan depremlerin nedenini, şehrin altında yaşayan bir ejderha olarak bulmuş, Xian’lı eski bilgeler. Bu ejderhayı hapsetmek içinde bulunduğu yerin tam üstüne bu kuleyi dikmişler ve dendiğine göre o tarihten sonra Xian’da bir daha deprem olmamış. Taksim’e cami isterdik istemezdik tartışmasına son verip, bizde onun yerine bir çan kulesimi diksek acaba. Bilmem kaç yıl içinde olacağına kesin gözüyle bakılan büyük İstanbul depremine karşı, elle tutulur bir önlem almış oluruz hiç olmazsa.

Şehrin bana göre en keyifli ve kesinlikle görülmesi gereken yeri ise Müslüman mahallesi. Yüzyıllar öncesinin meşhur ipek yolunun sonu bizim İstanbul’sa, bir zamanlarki başlangıç yeri ise Xian. Bu yoldan Xian’a pek çok mal ve insan yanında iki önemli inançta ulaşmış. Budizm ve İslam. İslam bu bölgede daha kalıcı olmuş.

Şu anda Xian’da bulunan 60.000 kadar müslümana hizmet veren dört cami içinde en büyüğü, Çin’deki en eski camilerden biri olan Xian Ulu Cami. Tang Hanedanı döneminde 742 yılında yapılan camide bizim bildiğimiz camilere benzer bir şey bulabilmek çok zor. Ne kubbeler var nede minare. Anıtsal giriş kapıları, güzel bahçeleri, pagodaları ile tam Çin tarzı bir bina. Dört ayrı bahçe/avluyu yüksekçe kapı eşiklerinden atlayarak geçtikten sonra ana binaya ulaşılıyor. Ahşaptan yapılmış çok süslü bir bina. Cami olduğunu gösteren şeyler, dışarıdan içeriye göz atarken görebildiğim kıble, yere serilmiş halılar ve etraftaki tek tük Arapça yazılar.

Kimi İslam ülkelerinde müslüman olmayanları camilere almazlar yada almak istemezler. Ama şu ana kadar gittiğim her yerde Selamünaleyküm’e verilen bir Aleykümselem cevabı, ya da elhamdülillah müslümanız tarzı laflar, bana her caminin kapısını açtı, ama dolaşıp dolaşıp sert bir kayaya çarparsınız ya, işte o kaya Xian camisinin imamı oldu. Besmeleler çekiyoruz, dualar okuyoruz ama adam nuh diyor peygamber demiyor bizi içeri almıyor. Yanımızdaki Çin’li rehber bize kefil oluyor, Tütkiye’den geldiler, müslümanlar deyince imam hafiften yumuşar gibi oluyor ve bize bir musluğu göstererek, abdest alın bakalım önce diyor. Sonra arkasından ne gibi sınav soruları geleceği belli olmadığı için, çisil çisil yağan yağmurun altında kimse abdest almaya yanaşmıyor ve bu çok ilginç caminin içine giremeyerek, uzaktan uzağa kapısından bakmakla yetiniyoruz.

Camiden sonra, müslüman mahallesinin sokaklarında isehayat kıpır kıpır akıyor. Yolun kenarına dizilmiş ufak ufak lokantalarda ocaklar kaldırım üzerinde. Ocaklarda kızaran etlerin, yağda pişirilen hamurların kokusu, dumanları her yerde. Kasapları, çaycıları, baharatçıları ile etrafta adeta bir gastronomi şöleni sürüyor. Uzunca bir süre bu kokular, sesler ve görüntüler arasında aylak aylak dolaşıyorum. Sokaktaki seyyar satıcılardan birinden, uzun süren bir pazarlık sonucu, küçük küçük seramik askerler alıp kendi ordumu kuruyorum. Etraftaki daha turistlere yönelik olduğunu düşündüğüm çeşit çeşit çaylar ve çaydanlıklar satan ufak dükkanlar yerine, toptancı benzeri büyükçe bir çaycıya giriyorum. Dükkandaki çay çeşitleri inanılmaz, ama dükkan sahipleri ile anlaşabilmek ne mümkün. Adamlara ise bırakın İngilizceyi sanki batı harfleri bile çok uzak. Kağıda yazıp istediğim çayın üzerine koyduğum 100 gr. lafı bile onlar için sanki başka bir dünyadan gelme. Ama sonra her sorunu çözen dilden konuşmaya başlıyoruz. İstediğim çayların kutusunun üzerine götürüp Yuan’ları koyuyorum ve o benim ipek yolunun başlangıcından, taa sonuna kadar, eve götüreceğim çayları, ufak ufak paketlere yerleştirmeye başlıyor. Sonunda müslüman mahallesinden elimde bir sürü torba ile ayrılıyorum.

Müslümanlardan sonra Çin’li budistlerce ziyaret edilen Büyük Yaban Kazı Pagodasına gidiyoruz. Yalın ve kat kat yükselen mimarisi ile çok hoş bir yapı. 652 yılında Tang hanedanlığı döneminde yapıldığında büyük bir manastırın içinde yer alıyormuş, şu anda ise sadece çok hoş bahçeler içerisinde. Pagoda’nın içerisinde Hindistan’dan getirilen kutsal emanetler saklanıyor.

Xian’a gitmeden önce sadece seramik askerlerden ibaret sanıyordum, ama sonrasında dolu dolu bir yer buldum. Daha buraya yazmadığım başka güzel yerleride var ama eğer günün birinde seramik askerler için Xian’a yolunuz düşerse, programızına bu şehri gezmek için 1-2 ekstra günü eklemeyi unutmayın.

not: Çin gezisi sırasında nedense çok fazla video çekme ruh hali içindeymişim, dolayısıyla bazen kendi arşivimde doğru dürüst fotoğraf bulmakta zorlanıyorum. İşte bundan dolayıdır ki, üçüncü foto flickr sakini yewenyi'den....

2 Ekim 2008 Perşembe

İmparatorun Seramik Askerleri - Xian

Hepimiz şu yada bu şekilde hayal kurarız, ama ucu bucağı belli olmayan, darmadağınık gündüz düşlerindense, olmazı oldurmayı hayal etmek, pek çoğumuzda eksik olan bir beceri galiba.

Turgut Özal, şöyleydi böyleydi herkesin ayrı bir fikri vardır ama rakipleri için söylediği bir cümle vardı ki hep aklıma gelir; ‘Onlar benim hayallerime bile yetişemezler...’ Benim gibi gündüz düşleri kategorisinde altın madalyaya aday biri için öylesine kıskandırıcı bir cümle ki...

İşte Çin’in Şansi eyaletinin başkenti Xian’a (Şyan), hayal gücü çok büyük bir adama şapka çıkarmaya geldik. Çin’in ilk imparatoru Qin Shi Huang ve hangi akla ziyan anında aklına gelmiş olduğunu çok merak etttiğim ünlü terakota yada seramik askerler ordusu.

Xian 7.4 milyonluk nüfusu ile Çin’in 11. büyük kenti. 1974 yılında köylülerin bir su kuyusu açma çalışmaları sırasında ortaya çıkardıkları seramik askerler sağ olsun, Xian Çin’in unutulmuş ve ziyaret edilmeyen eski bir başkentinden, birden bire dünya turizminin mekkelerinden biri olmuş.

Seramik askerler müzesi, şehrin yaklaşık 1- 1,5 saat uzağında oldukça büyük ve çok güzel yapılmış bir kompleks. Ana kazının yapıldığı yer, üstü kapatılarak çok geniş bir bina haline getirilmiş ve Qin’in savaş düzenindeki ordusu orada hazır bekliyor. Onun yanında iki ayrı müze işlevi gören bina daha var. Birisi yine kazı alanının üstünü örten bir yapı. Ana kazı alanına göre daha ufak ve buranın bir garnizon olduğu düşünülüyormuş. Atlar ve askerler yine sonsuz bir sabır içinde beklemekteler. Bir üçüncü binada ise kazı alanlarından çıkarılan çeşitli silahlar ve iki tanede muhteşem at arabası sergileniyor.

İmparatorun sessiz ordusunun sayımı ise şöyle: yaklaşık 8000 asker, 130 araba ve 520 at. İşin akıl bulandıran kısmı ise, hiçbir askerin birbirinin benzeri olmaması. Yapılan araştırmalara göre kalıplardan seri biçimde dökülmemişler ve her bir heykel ayrı ayrı yapılmış. Yine arkeologların belirttiğine göre askerler ve atlar bugün artık tamamen yok olmuş parlak renklerle boyalı imişler.

Bir iddiaya göre, tüm ordu gücü canlı canlı gömülmek yerine, heykellerinin yapılması için modellik etmiş olabilirlermiş. Kıyafetlerdeki, saçlardaki, yüz ifadelerindeki tüm detaylar ise bu iddiayı destekler gibi.

Yapımına MÖ 246 yılında başlandığı düşünülen bu mezar kompleksinde 700.000 kişi çalışmış. İmparatorun mezarı ve seramik askerlerin bir kısmı ise korumada karşılaşılan güçlükler nedeni ile henüz kazılmamış. Kendisine böylesine bir orduyu layık gören imparator, her halde kendi mezarı içinde özel bir şeyler düşünmüştür değil mi?? İmparatorun ölümünden 100 yıl kadar sonra tutulan kayıtlara göre, Qin’in mezarının içinde saraylar, kuleler, değerli eşyelar ve sıkı durun, içinden merküri akan nehirler varmış. İşte size büyük ötesi bir hayal gücü...

Tabi sizin hayalleriniz ne kadar büyük olursa olsun, öyle bir an geliyorki, başkalarının hayalleri ile kesişiyor. İmparatorun pılısını pırtısını toplayıp, askerlerini de yanına alıp sonsuz ikametgahına yerleşmesinden, sadece 5 yıl sonra, imparatorun ordusu gerçek bir ordunun saldırısına uğrar.Yakılıp yıkılırlar ve seramik ordunun eline verilmiş gerçek silahlar ise yağmalanır. Sonrasında kırık dökükte olsalar, koskoca bir ordunun sessiz ve sonsuz nöbeti başlar.
Kimi yerlerin fotorafını görmek ve sonrasında aslını görmek, bazen sizi hayal kırıklığına uğratır, bazende beklenmeyenin şokuna. Mesela Mısır piramitlerinin fotoğraflarına hep ne harikalar diye bakmıştım, ama gidipte artık Kahire’nin kenar mahallelerinin neredeyse içinde kaldığını görünce, ciddi bir hayal kırıklığına uğramıştım. Qin’in askerlerinde ise tam tersi oldu. Görünce anladım ki, çekilen fotoğrafların hiç biri ordunun ihtişamını anlatmaya yeterli değil.

İmparatorun neden böylesi büyük bir projeye kalkıştığı ise meçhul. Araştırdığım kaynaklardaki en dişe dokunur tahmin, öteki dünyada, ordusu ile yeni bir imparatorluğu yönetme arzusu olabilir diye yazmış. Ama o zaman neden seramikten??? Her halde askerlerini canlı canlıda gömdürebilirdi değil mi?? Neden sorusunun cevabını şu ana kadar kendi kendime verebilmiş değilim. Belki de bu sorunun gerçek cevabı sadece imparatorda gizlidir.

Bu arada son derece komik bir olay 2006 yılında meydana gelir ve imparatorun ordusuna yeni bir asker daha katılır. Kesinlikle hayal gücü genişler kategorisine koyabileceğim Güzel Sanatlar öğrencisi Alman, Pablo Wendel, müzedeki güvenlik görevlilerinin bir gaflet anından yararlanarak, asker kılığına girer ve sıradaki yerini alır. Yazılanlara göre yüzlerce askerin arasında görevlilerin Wendel’i bulması bayağı bir zaman almış. Fotoğraf http://www.brouwer-edition.com/ adresinden ve askerlerin gerçek boyutunu göstermek açısından da son derece güzel bir resim.


Xian sadece seramik askerlerden ibaret değil. Son derece hoş ve benim hayalimdeki Çin’i oldukça andıran bir şehir oldu. Sokaklarında biraz daha gezinmeye devam edeceğiz...

12 Eylül 2008 Cuma

Biraz müsade....




Biliyorum bu yaz çok haylazlık ettim, yazmaya çok ara verdim ama bana biraz daha müsade...

Yarın, ilk sevgilimle evleniyorum. İlk sevgililer hiç unutulmaz derler ya, kesinlikle doğruymuş. Tam 28 yıl sonra tekrar karşılaştık ve baktık ki, geçen onca zamana ve onca insana rağmen sevgimizi adeta ilk günkü gibi derinlerde bir yerde hep saklamışız.
Dediğim gibi bana biraz müsade, bal günleri niyetine bir süre buralarda olmayacağız...

8 Eylül 2008 Pazartesi

Köşe Bucak Beijing (2)


Beijing’de dolaşmaya devam etmeden önce bir soruya cevap... Neden sürekli Pekin yerine Beijing adını kullanıyorum???? İstanbul’a biz neden Konstantinapol denmesini sevmiyorsak, istemiyorsak, Çinliler’de bu Pekin konusunda aynı duyguları taşıyorlar. Bende onlara hak veriyorum...

Ming Mezarları: Kentin 48 km kuzeybatısında kalan Ming Hanedan mezarlarını planlayan kişi 3. Ming imparatoru YongLe. 1402-1424 yılları arasında hepi topu sadece 22 yaşayan YongLe başkentini Nanjing’den Beijing’e taşımanın dışında, oturmuş bir de henüz daha 18 yaşındayken kendisi için bir mezar yeri planlamış. 18 yaşında ölüm biz deli-kanlı fanilere milyonlarca yıl uzak gözükebilir, ama tabi ki, cennetin oğlu Çin imparatoru, bizden biraz daha ulvi bir kişilik olmalı. Feng Shui ilkelerine göre seçtiği, 40km2 lik mezar yerine sonraki 13 Ming imparatoru da gömülür. 1368 – 1644 yılları arasında ülkeyi yöneten Ming’ler, Çin’lilerce yabancı olarak kabul edilen Moğol Hanedanlığına son verdiği için, Çin tarihinde çok önemli olarak kabul ediliyorlar.

Benim Çin’de bulunduğum 2004 yılında, buradaki imparator mezarlarının sadece iki tanesi açıktı, diğerlerinde ise halen arkeolojik çalışmalar devam etmekteydi.

Açık olanlardan YongLe’nin mezarına, mezar demek aslında yanlış bir tanımlama, üstelik gömülü olduğu yer henüz kazılmamış bile. Burası birbirini takip eden bahçeler ve tapınaklardan oluşan bir birim. Bunlardan geçerek en sonunda imparatorun gömülü olduğu sanılan bir tepeye ulaşılıyor.

Ming mezarlarının bulunduğu kompleks’deki en etkileyici ve hoş yer ise, kutsal yol yada ruhlar yolu olarak bilinen toplam 7 km uzunluğundaki yol. Cennetin oğlu olarak bilinen imparatorun ölümden sonra bu yoldan yürüyerek cennete ulaştığına inanılıyor. Sonu cennete ulaşıyor mu bilmiyorum ama, iki yanında yüksek rütbeli görevlilerin ve deve, aslan, fil, at gibi çeşitli hayvanların büyük heykellerinin bulunduğu yolda serin bir Beijing sabahında, şehrin gürültüsünden uzakta yürümek son derece keyifli...

Gök Tapınağı: Her ülkede önünde mutlaka resim çektirdiğiniz, bir tapınak, doğal harika ya da tarihi eser mutlaka vardır. Mısır’a gidip piramitlerin , Hindistan’a gidip Taç Mahal’in, ya da Peru’da Machu Picu’nun veya Kamboçya’da Angkor’un önünde fotoğraf çektirmemek olmaz. Çin’de ise bu fotoğraf, bir fotoğraf karesine sığabilmesi dolayısıyla olsa gerek Gök Tapınağı’dır.

Ming ve Çing Hanedanları döneminde imparatorların iyi bir hasat için dua edip cennete kurbanlar sundukları bu tapınak, Çin’ce bereketli hasat için dua binası anlamına gelen adı ile ülkedeki en büyük tapınak. Ana tapınak, mavi renkli ve ahşaptan yapılmış, silindir biçimli, çatısı konik olarak biten muhteşem bir yapı. Yine gezdiğimiz her yer gibi bu tapınak kompleksi de çok büyük bir alana yayılmış durumda. Etrafındaki parklar nedeniyle, burası oldukça canlı bir yer. Tapınağa giden yolun gölgeliklerinde pek çok Çin’li kağıt oynuyor, bir kısmıda yerel müzik aletleri eşliğinde şarkı söylüyorlardı. Dediklerine göre burası yaşlı Beijing’lilerin gelip günlerini geçirmekten hoşlandıkları bir yermiş.

Yazlık Saray: 1115 – 1234 yılları arasınad ülkeye adını da veren Jin hanedanı zamanında Beijing’in batısında kurulan bu bahçeler, sonraki yıllarda Yasak Şehir sakinlerine sayfiye olarak hizmet etmiş. Çin’ce adı ise çok hoş: Sağlık ve Uyumu koruma bahçeleri...

Çok büyük, yapay bir gölün etrafına inşa edilmiş bahçeler, köprüler ve çeşitli binalardan oluşmuş, keyifle turlanacak bir yer. Özellikle dul imparatoriçe Cixi tarafından, denizcilik bakanlığının, deniz gücünü çağdaşlaştırma amacıyla topladığı fonları kullanarak, gölün kenarına inşa ettirdiği, mermerden büyük bir Çin kayığı görünümündeki köşk sanırım sarayın en hoş sürprizi.

Yazlık saray’da dolaştığımız gün hafif bir sis tüm binaları, tepeleri sarmalamış durumdaydı. Gölün üzerinde ejderha biçimli tekneyle yaptığımız kısa bir yolculuk sırasında kıyıdaki binalar, daha yükseklere inşa edilmiş olanların görkemli uçan çatıları, sisin içinden rüya gibi bir görüntü veriyordu. Yanımda ısrarlı bir şekilde sadece 1 dolara sahte Rolex saat satmak için direnen satıcı olmasa, bambaşka bir zamana kayabilmek öylesine kolay olacaktı ki.....

Lama Tapınağı: (Yong HeGong) 1694 yılında sarayda bulunan hadımlara yada bize daha tanıdık bir söylemle harem ağalarına yaşamaları için yapılan bina 1722 yılında Tibet’li budistlere manastır olarak verilmiştir.

Tapınak tipik Tibet manastırlarından çok farklı. İçerideki Buda, Arhatlar ve diğer budist figürler benim için tanıdık olsa da, mimari tamamen Çin. Yine arka arkaya, sonu bir türlü gelmeyecekmiş gibi duran bahçe ve salonlardan oluşmuş. Turistlerin dışında ibadet etmeye gelen bayağı Çin’li de var.

Çin’lilerin son dönemde eskiyi yıkıp, yerine gökdelen dikme merakları malum, ama Çin’deki en büyük yıkımlardan birinin yapıldığı dönem ise 1966-76 arasındaki Kültür Devrimi sırası. Yozlaşmış hanedanın izlerini silmeyi hedef alan Mao ve kurmayları, toplumu uyuşturan afyon diye niteledikleri din’in etkisini de bu dönemde ortadan kaldırmaya çalışırlar. Bunu için yapabildikleri en kolay şey ise tüm tapınakları yıkmak veya kapamaktır. Bu tapınağı kızıl öfkenin hışmından koruyan, yıkılmasını önleyen kişi ise Kültür Devrimi sırasında kendisi de önemli hedeflerden biri haline gelen,Çin Halk Cumhuriyeti’nin ilk başbakanı Zhou Enlai’dan başkası değildir.

Konfüçyüs Tapınağı: Lama tapınağının çok yakınındaki bu yapıya, tapınaktan ziyade, Konfüçyüs’e adanmış bir bina demek belkide daha doğru.

Çizik bir elmas, çizik olmayan bir çakıl taşından daha iyidir diyen Konfüçyüs’ün öğretileri asıl imparatorluk döneminde önemli bir rol oynamışsa da, bugün halen Çin kültüründe izlerini çokca bulabilmek mümkündür.

Tapınak yine tipik Çin tarzında bir yapı ama burada ilginç olan şey, bahçenin giriş kapısının yan taraflarına sıralanmış taş tabletler. 198 adet olan bu tabletlerde 51.624 adet JinShi’nin adı kazılı. JinShi, okulu başarı ile bitirmiş, ve bürokratik görevler için, en yüksek imparatorluk sınavına girmeye hak kazanmış, başarılı adaylara verilen isim.

İmparatorların, kralların yaptırdığı, adlarını verdiği büyük büyük binaların yanında, sıradan insanların izlerini görmek bana her zaman çok daha sıcak gelmiştir. Bir zamanlar genç bir adam, isminin o taşlara kazınmış olmasından kimbilir ne kadar çok gurur duymuştu.


Çin Operası: Beijing akşamlarının birinde buraya kadar gelmişken görmeden olmaz haleti ruhiyesi içinde LiYuan Tiyatrosuna gidiyoruz. Tiyatro ilginç bir yer. Gösteriyi seyretmek için bizi 6-7 kişilik masalara oturtuyorlar, masamızıda hemen fındık fıstık ve yeşil çay ile donatıyorlar. Sonuçta batı opera ve tiyatrolarından oldukça farklı olarak hem yiyoruz, hem seyrediyoruz.
Çok kısa bir süre sonra aktörlerin renkli kostümleri, maskeleri, nedense hep tiz perdeden söylemek zorunda oldukları şarkıları, davullar, ziller, danslar beynimde birbirine karışıyor.
Çin, renkleri, sesleri, tınıları, sonu gelmeyecekmiş gibi sayılan imparatorları, uzun tarihi, zor telafuz edilen isimleri, batıdan çok farklı sanatı ile aslında insanı çok yoran bir kültür. Çok fazla yeni şey görüyorsunuz, anlamaya çalışıyorsunuz, sonuçta yoruluyorsunuz. Tiyatroda fındık fıstık vermelerinin amacı herhalde bu yorgunluğun etkilerini silmek diye düşünüyorum. Yemek, içmek olmasa tüm gürültüye karşın, yorgun bir günün sonunda beş dakika içinde huzurlu bir uykuya dalmanız içten değil....