2 Mayıs 2008 Cuma

Tamil Kadınları ve Çay

Sri Lanka’nın dünyanın neresinde olduğunu bilmeseniz bile, eminim Seylan çayını mutlaka biliyorsunuzdur, hatta tatmışsınızdır. Ya ayrılıkçı örgüt Tamil Kaplanları ??? Eminim haber bültenlerinden mutlaka kulağınıza çalınmıştır. Peki ya, ikisinin bağlantısı ??? İşte o da bugün mavilimon’da...

Daha önceki yazılarımdan birinde ülkede iki ayrı etnik grup bulunduğunu yazmıştım sanırım. Sinhaliler ve Tamiller. Her ikisinin dili de ülkenin resmi dili kabul ediliyor. İki grup arasındaki en önemli farklardan biri de Sinhalilerin Budist, Tamillerin ise çoğunluğunun Hindu olması.

Ülke nüfusunun %9’unu oluşturan Tamilleri, ülkede pek çok terör eyleminden sorumlu Tamil Kaplanları dolayısıyla daha önceden duymuştum, Ülkenin kuzey ve doğusunda yoğun olarak yaşadıklarını ve bu bölgelerde ayrı bir devlet kurmak istediklerini, bu bölgelerdeki kimi yerlere, deyim yerindeyse Sri Lanka devletinin giremediğini biliyordum. Ülkenin 60. bağımsızlık kutlamalarının hemen sonrasına gelen gezimiz öncesi, Tamiller de bu kutlamalara bir kaç yeri bombalayarak katılmışlardı. İşte bu ruh hali içinde hayran hayran Nuvara Eliya’nın çay bahçelerini ve oralarda renk renk elbiseleri ile deyim yerindeyse huzur içinde çay toplayan kadınları seyredip giderken, bu kadınların Tamil olduklarını öğrenmek tabiki çok şaşırttı beni. Hani bunlar terörist, ayrılıkçı falan değilmiydi??

Efendim, meğerse durum öyle değilmiş....Bu Tamiller de iki çeşitmiş... Ülkenin kuzeyindeki ayrılıkçı Tamiller, 10. yüzyıldan beri, kuzey Hindistan Tamil Krallıklarının bu ülkeye yaptığı akınlar sırasında bu ülkede kalanların, yada tarih boyunca göç edenlerin torunları imişler ve adanın aslında orjinal sakinleri olduklarını iddia ediyorlarmış. Her bir çay yaprağına ayrı ayrı parmakları dokunan o güleç yüzlü kadınlar ise, İngilizler tarafından, 19.yüzyılda Hindistan’ın Tamil Nadu bölgesinden çay plantasyonlarında çalışmak üzere gönderilen grubun torunları imiş. Hayatları ise son dönemlerde dahil pek de kolay geçmemiş. İlk gelenlerin pek çoğu zorlu çalışma koşulları ve alışık olmadıkları serin iklim dolayısıyla fazla yaşayamazken, 1964 yılında pek çoğu Hindistan’a geri gönderilmiş. Geride kalanlara vatandaşlık hakkı verilmesi ise ancak 1990’lı yılları bulmuş. Sosyo ekonomik durumlarını sorarsanız; ulusal ortalamanın altı...

Ülkedeki çay plantasyonlarının gelişmesine çok büyük katkıları olan bu kadınlarla ilk karşılaşmamız, Nuvara Eliya’daki ilk günümüzdeydi. Ziyaret ettiğimiz çay fabrikasında biz çay üretimi ve çeşitleri hakkında bilgi alırken, onlarda rutin çalışma gününü şenlendiren, biz turistleri ilgi ile izliyorlardı. Fabrika zaten 19.yüzyıldan, içerinin karanlığında çalışanlarınsa daha yeni vatandaş oldukları düşünülürse, ortam yüzyıl öncesinden çok ta farklı olmamalı diye düşündüm. Elim işte, gözüm oynaşta misali, kulağım çay üretimi anlatımındayken, gözüm kadınlarda elim ise onların gülen gözlerinden aldığım cesaretle fotoğraf makinesinin denklanşöründeydi. Sonrasında çektiğim fotoğraflara bakarken, yüzyıl öncesinden kalma hayaletlerde mi yakaladım acaba diye düşünmeden edemedim...

Bu arada kulaklarımın yaptığı çalışmada hiç fena olmadı.. Tarihçesiydi, üretim şekliydi falan filan boşverin, ama bir dahaki sefere, bizim marketlerde de rastlanan Seylan çaylarından almaya karar verirseniz, işte en iyisinde başlayarak çayın derecelendirilmesi
- BODF: Broken Orange Pekoe Fannings – Bizim damak zevkimize en yakın olanıymış
- BOP: Broken Orange Pekoe – bir öncekine göre daha açık
- BP: Broken Pickle- yaprak dışında sapınında kullanıldığı bir tür.
- Fannings: Büyük Yapraklı
- BMF: Broken Mixed Fannings – yine sapı ile karışık yapraklar
- Dust 1: yüksek kalite çay poşetinde kullanılan toz
- Dust 2: sadece çay poşetinde kullanılan toz diyelim bunada....

Fabrika görüntüleri ve bu bilgiler sonucu hayatımda olan önemli bir değişimi de sizlerle burada paylaşmadan edemeyeceğim. Artık asla ve katiyen poşet çay içmiyorum. Şık poşet çayları, ve kullanım kolaylığı günleri artık mazide kaldı. Meğerse, benim bayıla bayıla içtiğim o poşetlerin içine resmen yerlerden süpürdükleri çay döküntülerini doldurmaktalarmış. Süpürme derken, çalı süpürge ile süpürmeyi kastediyorum. Adamların bu süprüntüleri de sonra 1. ve 2 kalite toz diye adlandırmaları da, sakın fabrikanın o günkü temizlik düzeyiyle alakalı olmasın diye aklıma gelmedi değil. Sonradan okuduğum kaynaklar 1. kaliteyi tozun mikron büyüklüğü ile değerlendirirken, 2. kaliteyi ile derecelendirmeye bile sokmamış, ama ben gene de kendi günlük temizlik düzeyi açıklamamdan son derece tatmin olmuş vaziyetteyim bilmiş olun.

Bu orada çay tanımlamaları içinde geçen orange’ın bizim bildiğimiz portakalla hiç bir ilgisi olmadığı genel kültür bilgisini de burada eklemeden geçemeyeceğim. Sizde, benim gibi daha önceden bu çaylarda hep bir portakal tadı arayıp ta bulamayanlardansanız, meraklanmayın meğerse o portakal sadece rengini ifade etmekteymiş. Hep portakal kelimesinin yanında duran ve benim yerel dilde bir şeyler herhalde diye düşündüğüm pekoe ise, İngilizce peak- tepe, yükseklik kelimesinin bir hayli bozulmuşu olup, yüksek yerlerde yetişen kaliteli çayın bir ifadesi imiş....

Fabrikalarda çalışan Tamil kadınlarını görmüştük ama asıl tarlalarda çalışanlarla karşılaşmak ancak ertesi güne denk düştü. Sabahın erken saatlerinde Nuvara Eliya’dan ayrılıp döne döne uzanan yollardan aşağılara doğru inmekteydik. Önceki gece yağan yağmurun pırıl pırıl parlattığı çay yapraklarını, sabah güneşi şıkır şıkır şıkırdatmaktaydı.

Sonra bir tepenin yamacında, yeşilin arasına serpiştirilmiş renk renk çiçekler misali onlar çıktı karşımıza. Otobüsün kısa molasında elimde fotoğraf makinası, koşa koşa başladım tepeye tırmanmaya. Ben nefes nefese onların bulunduğu yüksekliğe ulaşmaya çalışıyorum, onlarsa ben ve arkamdan gelen bir iki fotoğraf makinalı yabancının garip halleri ile bayağı bir eğlenmekte. Ama sonra sözle olmasa da, bakışmalarla ve gülüşmelerle bayağı bir anlaşıyoruz. Bol bol fotoğraf çekiyorum. Sonra onların merakı da ağır basıyor ve hep beraber otobüsün yanına kadar iniyoruz, ve ayrılmadan önce çektiğim son kare fotoğraf, bu güzel kadınların 19.yüzyıldan başlayan öykülerini beynime, görüntülerini ise hiç unutulmamak üzere kalbime kazıyor ve biliyormusunuz şu sıralar ne zaman bir bardak Seylan çayı içsem, acaba onlardan birinin parmakları değdi mi diye düşünmeden edemiyorum....

9 yorum:

Nihat Akkaraca dedi ki...

Sağol Ayşegül,
İlgiyle okuyup ilk kez öğrendiğim bilgiler bunlar. Bu bloğu okurken uzakdoğuyu dolaşıyormuş gibi oluyorum.

Geveze Kalem dedi ki...

Yine bilgilendirici ve zevkle okunan bir yazıya imza atmışsın sevgili Ayşegül. Şu yorumu yazmayı bitirince hemen gidip eşime bir daha demlik poşet şahane Lipton earl grey çayını almamamızı öğütleyeceğim.:( Aslında çayın her türü pis bence; hepsinde toz var ve kim bilir ne tozu. Tevekkeli değilmiş annemin çayı demlemeden mutlaka yıkaması. Şimdilerde yaprak çay çıkardı ya Doğadan, en temiz odur herhalde.

Yazını okurken aklıma bir şey geldi; gezileri yalnız mı programlıyorsun? Yani öncesinden araştırıp bir program mı hazırlıyorsun yoksa belli turlara mı dahil oluyorsun? Neden o ülkeye gitmeyi seçiyorsun ve öncesinde ne gibi hazırlıklar yapıyorsun? Belki bunları da bir yazında anlatırsın bizlere bir gün.;-)

Aysegul dedi ki...

Sevgili Nihat Abi,
bu biraz sanal gezi oluyor,Datça'dan çıkmak biraz zordur bilirim ama umarım bir gün Uzakdoğu'yu sizde gezersiniz...

Sevgili Geveze,
Gezilerimi bazen kendim yapıyorum, bazende çok sevdiğim bir tur şirketi ile..
Neden bir ülkeyi seçtiğimin ise galiba birden fazla ccevabı var, hepsi de daha önceden aklıma düşmüş bir olay, bir resim, bir anı, ya da bir obje ile ilgili.
Seyahat öncesi yaptığım okumalar, araştırmalar belki de 3 ay öceden başlıyor ve işin keyfinin büyük bir kısmı da o bölümde. Yavaş yavaş heyecan düzeyi artıyor anlayacağın...

Kek ve Kahve dedi ki...

Sevgili ayşegül, günlerdir tıklayıp göz attığım sayfandaki yazıları okumayı dingin ve keyifli anıma erteledim hep. Bu sabah mutlulukla kahvemi yudumlarken yazıların günüme daha bir anlam kattı.Son üç yazındı okumadıklarım ve inan hepsi birbirinden güzeldi.

Seylan çayı ile ilgili burada aslı astarı var mı bilmediğim bazı şeyler duyuyoruz. Yok içlerine boya katılıyor, yok şöyle tehlikeli v.s.Ancak belki de bu bahsi geçen çaylar senin yazında bahsettiğin seylan çayları değildir.Ancak ben son dönemde kolaylığına tav olduğum demlik poşet çayların içinde bulunduğu poşetin kaynar suda erimemesi ve yırtılmaması nedeni ile sağlıksız olabileceği üzerine kafa yorarken, senden öğrendiğim bu son bilgilerle iyice bir ürperdim.

Aysegul dedi ki...

Sevgili Kek ve Kahve,
demlik poşetler konusunda poşetin zararları aklıma hiç gelmemişti ama karşılıklı fikir alışverişinde bulundukça, artık hiç bir şekil ve şartta poşet kullanmamaya karar verdim..
Sevgiler

yaban dedi ki...

kadınlar fabrika ve tarlalarda,
erkekler nerede?
zavallı tamil kadınları...
bizim tarlada çalışan kadınlarımız gibiler, belki onların kocaları da kahvede okey oynuyordur.
güzel yazı ve resimler, her zamanki gibi :)

Aysegul dedi ki...

Sevgili Yaban,
Fabrikada çalışan erkekler gördüm ama galiba bu iş her yerde aynı.. Kadınlar tarlaya...

UEOzer dedi ki...

Sizi bugün Hürriyet Seyahat ekinde tanıdım. Yazının ilginçliği sizin ilginçliğinizden. Blogunuzu epey gezdim. Çok hoş. Ben daha çok fotoğraf gözüyle bakıyorum. Fotoğraf eğitimi aldınız sanırım. Çoğu sade ve çok güzel. Kompozisyonlarınız harika. Sanki her gezinizden bir sergi çıkar gibi. Bunları sergileyin bence. Bir çok fotoğraf sergisine özellikle gezi fotoğrafları sergilerine gittiğinizde göreceksiniz ki sizinkilerden çok daha güzel değiller.
Sizi tebrik ediyorum ve yaşadığınız hayatı kıskanıyorum:) Sevgiler.

Aysegul dedi ki...

Merhaba ueozer,
Fotoğraflarımı beğendiğine sevindim, sabırlı olduğum zaman çok iyi şeyler çekebiliyorum da, bazende bakıyorum işe yarar hiç bir şey çıkmıyor. Profesyonel fotoğrafçı olan bir arkadaşım bana işin özelliklerinden bayağı bahsetmişti, sanırım ondan bir şeyler kaptım, ama seninde bildiğin gibi birazda makinenin iyi olması lazım bu işlerde. Ben fazla ağırlık yapmasın diye miniminnacık bir kamerayla çekiyorum seyahat resimlerimi.