28 Temmuz 2007 Cumartesi

Jyvaskyla

Sıcaklar bütün hızıyla devam ediyor. Buram buram terlerken ya da klimalı odalar da bir tür hapis hayatı yaşarken, kar da yaptığınız uzun bir yürüyüş sonrası, burnunuz soğuktan donmuşken sıcacık bir eve girişi ya da pencerenin önüne oturup lapa lapa yağan karı seyrederken, sıcak bir çayın keyfini özlemiyor musunuz? Bu kış İstanbul’a kar yağmadığı için, tüm bu keyiflerden de uzak kaldık.

Bu sıcak günlere iyi gideceği düşünülerek 2001 yılı Nisan ayında Finlandiya Lapland’ına yaptığım geziden aklımda ve kameram da kalanları paylaşmak istiyorum.

İlk bankacılığa başladığım günlerde tanıştığım sevgili arkadaşım Şelal, hayatının erkeğini soğuk bir ülkede bulduğuna karar verip oraya yerleşince, bana da yine yol görünmüştü.

Kuzey Kutup dairesine 250 km kadar yaklaşacak olmanın telaşı ile evde ne kadar kalın giyecek varsa çanta’ya doldurduktan sonra Stockholm üzerinden, Şelal ve Juha’nın yaşadığı Jyvaskyla’ya uçtum.

Stockholm’den Jyvaskyla uçağı gecikmeli olarak kalkınca,uçağın Finlandiya’ya ulaşması akşam saat on sıralarını bulmuştu ve bu sayede bir gezgin olarak başıma bir daha geleceğini düşünmediğim oldukca komik bir olay yaşadım. Uçakta benden başka yabancı olmamalı ki bütün Finliler hızlı hızlı çantalarını alıp gittikten sonra, elimde pasaportumla havaalanın da yalnız başıma kala kaldım. Etrafta in cin top oynuyor, pasaport kontrol ve gümrükler kapanmış, etrafta soru sorabileceğim bir Allahın kulu bile yok. Tüm insanların bir anda ortadan yok olduğu Hollywood filmlerine benzer bir durumun içerisindeyim. O kadar vize almaya uğraşmışım, ülkeye kaçak olarak girmek istemiyorum, oraya bakıyorum kapalı, buraya bakıyorum kapalı, her hangi bir insan görsem kim olduğuna aldırmadan pasaportumu ve vizemi ona gösterip huzurlu bir şekilde havaalanından çıkacağım ama açık olan tek kapı çıkış kapısı. Sonunda on dakika kadar boş salonda bir şeyler olmasını bekledikten sonra, yavaş yavaş kapıya yöneldim ve kaçak statüsünde Finlandiya’ya ayak basmak zorunda kaldım.


Jyvaskyla, 1837 yılında Rus Çarı 1. Nicholas tarafından Jyvasjarvi gölü kıyısında kurulmuş 85.000 nüfuslu bir şehir. Helsinki’ye üç saat kadar uzaklıkta ve ülkenin en iyi üniversitelerinden ikisi burada bulunuyor. Öğrenci şehri demek yanlış olmaz. Eğitim kurumlarının kalitesinden dolayı Finlandiya’nın Atina’sı olarak adlandırılıyor. Sunduğu olanaklar nedeni ile Tampere’den sonra Finlilerin yaşamak istedikleri ikinci şehir. Soğuk nedeni ile sokaklarında uzun uzun yürüme şansım olmadı ama, güzel havalarda keyifli zaman geçirilebilecek bir şehir diyebilirim.

Jyavaskyla’da kaldığımız süre içinde Şelal’in pişirdiği bol kalorili harika yemekleri yiyip, bol bol içki içtik. Kışın soğuk ve erken kararan hava yüzünden ev hayatı daha çok tercih ediliyor. Bu arada eğer içki ile aranız iyi değilse, Finlandiya’ya uyum sağlamanız biraz zor olabilir ama harika somon fümelerin yanında da güzel bir şarap olmazsa olmaz.

500 m2 den büyük 187.888 adet gölü olan Finlandiya’da Juha’nın da kendi gölü var diyebilirim. Göl tabi ona ait değil ama, göl kenarındaki tek ev ona ait olduğu için, göl de onun sayılabilir. Göl deki eve gittiğimiz gün, gölün suları halen buz tutmuş durumdaydı. Nisan ayı olduğu için buz yavaş yavaş incelmeye başlamıştı ve altta eriyen buzu görerek, gölün üzerinde yürümek nedense ürküttü beni . Kıyıdan çok fazla ayrılamadım. Buzun kalın olduğu kış aylarında gölün ortasında kocaman ateşler yaktıklarını anlattı Juha. Ormanın içinde buz tutmuş bir göl, karla kaplı ağaçlar ve sessizliğin getirdiği dinginlik o günden aklımda kalanlar.

İlk fotoğraf Jyvaskyla Summer School sitesinden.

1 yorum:

ariadne dedi ki...

I was there in 2007 too!AriadnefromGreece!