1 Kasım 2007 Perşembe

Havana - Hotel Nacional

Pek çok kişi gibi Küba’ya ben de, ‘aman Castro ölmeden gidip göreyim’ diye gittim. Yıl Ekim 2003’tü. Komünizm’in Karayipleşmiş halini görmekti birazda istediğim. İdeolojiyi ithal ettikleri gri, donuk, ruhsuz ülkelerin aksine renkli, yaşayan, nefes alan, müzik yapan, dans eden, yaşadıkları tüm zorluklara karşın gülümseyen son derece sıcak insanları olan bir ülke buldum, ve o ülke bir daha da aklımdan da, kalbimden de hiç çıkmadı.

İstanbul – Havana arası insanı bezdirecek kadar uzun bir yol. Akşam saatlerinde Havana’da kalacağımız Hotel Nacional’e ulaştığımızda uçakta ve havaalanlarında geçen saatlerden fenalık gelmişti. Benim sevgili seyahat arkadaşım Semiha ile hızla odaya yerleştikten sonra, otelin palmiyeler altındaki harika bahçesindeki hasır koltuklara oturup, hemen yanı başımızda çalmakta olan müzik grubunun fıkır fıkır Latin melodilerini dinlerken, sonrasında düzinelercesini içeceğimiz ilk mojitoların tadına bakmaya başladık. Limonata gibi kolay içilen ve nane yapraklarının, şekerle ezilip, üzerine rom, limon suyu ve soda eklenmesi ile yapılan bu içki, yol yorgunluğunun önemli bir kısmını alıp, bizi Karayip havasına soktu hemen.


Bu noktada mavilimon gezginlere önemli bir ipucu vermek ister: Şu ana kadar gittiğim ülkeler arasında iki tanesi var ki, mutlaka seyahat bütçenizde içilecek içkiler diye de bir kalem ayırmalısınız. İçkilerin pahalı olmasından değil bu durum, sadece çok içecek olmanızdan. Biri tahmin ettiğiniz gibi Küba’da mojito bütçesi, diğeri ise Meksika’da margarita bütçesi.

Havana’da kaldığımız Hotel Nacional pek çok turistin mutlaka ziyeret edilmesi gereken yerler listesinde yer alıyor. Bugün de Havana'nın en görkemli binalarından biri olan otel, Küba Hükümeti ve Amerikan bankalarının ortak konsorsiyumu sonucu yapılmış ve otel kapılarını ilk kez 30 Aralık 1930’da açmış. Devrim öncesinde General Batista ile ilişkilerini ilerleten ve Amerika’da daha çok ünlü gangster Bugsy Siegel’ın akıl hocası olarak ünlenen Meyer Lansky burayı o dönemin en ünlü kumar merkezlerinden biri haline getirmiş. O yılların mafya ve Hollywood ilişkileri malum, dolayısıyla Frank Sinatra, Erol Flynn, Clark Cable gibileri yanlarında dönemin en güzel kadınları ile burada boy gösterirken, Hotel Nacional kısa süre içinde bu çevrelerin ‘mutlaka görünülmesi gereken yerler’ arasındaki yerini almış. Otelin salonlarında, barında, harika bahçelerinde o zamanlar hangi ilişkilerin kurulduğunu, hangi aşkların yaşandığını, Frank Sinatra’nın doğum gününü kutladığı zamanları yada Ava Gardner’in gecenin geç vakitleri etekleri ucuşan bembeyaz bir tuvalet içinde bahçede dolandığını hayal etmek, gecenin serinliğinde elinizde bir bardak mojito ile öylesine kolay ki.


Ancak gece otelin abartısız ancak konforlu odasındaki yatağıma yattığımda, aklımda ne Frank Sinatra vardı, ne de beyaz tuvaleti ile Ava Gardner. Çok yorgundum. Uzunca bir süre Havana’nın sahili yada belki daha net anlatabileceğim bir ifade ile Kordon boyu diyebileceğimiz, Malecon’da neredeyse sabaha kadar oturan insanların seslerine ve ordan gelen müziğe kulak kesilerek, derin bir uykuya daldım. Sabah kalktığımda muhteşem manzarası ile Malecon ve keşfedilmeyi bekleyen yepyeni bir şehir beni beklemekteydi.

Fotoğraflar ben doğru dürüstünü çekemediğim için Hotel Nacional’in web sayfasından ve fotoğraf konusunda her daim güvenilir Wikipedia’dan

5 yorum:

Butterfly dedi ki...

Anılar yazılarken mı tad verıyorlar , yoksa yasanırken mı ben ayırt edemıyorum cogu zaman:) cok hos anlatmıssın da, acaba yasarken mı, yazarken mı keyıflı dıye dusunmeden edemedım sevgılı Aysegül.

Aysegul dedi ki...

Çok hoş bir yorum yapmışsın butterfly, sabah sabah üzerinde bayağı düşündüm. Sonunda her ikisininde olduğuna karar verdim. Yaşananları hatırlamak ve sonrasında yazmak kesinlikle keyif, ama ben kimi zamanlar ne kadar zor olsada yaşadığım her anın tadını çıkarmaya çalışan bir insanım. Hele işin içinde yeni bir ülke yeni bir şehir olunca, tüm algılarım daha bir açık oluyor, işin negatif taraflarına çok da fazla takılmamaya çalışıyorum.

mavimantar dedi ki...

En son fotoğrafa bakerken "aa burası aynı "İzmir Kordon gibi ,yok yok Kordon'dan çok Sahil Bulvarına benziyor" diye düşünürken ,sende oradan kordonboyu diye bahsetmişsin(yoksa ben mi yanlış anladım)
Benim merak ettiğim bir şey var.Bence,genelde her ülkenin , özelde her şehrin kendine özgü bir kokusu var.Kübadan bahsedildiğinde (kaldıkı ben yurt dışına bir kez çıkmış biriyim) oranın hep ,puro,alkol ve tropik çiçek kokusu karışımı ,rahatsız etmeyen hatta hoşa gidecek ,hafiften iç bayan bir kokusu varmış gibi geliyor.Örneğin Ağrı'yı okurken hep bir kar kokusu duydum, Küba'yı okurkende bahsettiğim kokuyu...Ne dersin Ayşegül?

Aysegul dedi ki...

Hayır yanlış anlamamışsın, Kordon boyu derken benim de aklımda olan İzmir'in Kordonuydu zaten. Kokuya gelince sen sorana kadar hiç düşünmemiştim, ben kokuları gittiğim yerlerle bağdaştırmayı severim ama nedense Küba'dan kokudan daha çok hep müzik sesleri kalmış aklımda...

Adsız dedi ki...

merhaba aysegül keşke kübalı genç kızların resimlerinide koysaydın ben 1 hafta önce KÜBA'dan geldim bu resimleri çok aramış olmalısın