12 Ağustos 2007 Pazar

Bangkok

Tayland yazılarıma daha önce uzun boyunlu Padong kadınlarını yazarak başlamıştım. Şimdi 2005 yılı Aralık ayında yaptığım gezinin en başına dönerek Bangkok’dan başlamak istiyorum. Sonrasında sizlere harika doğal güzelliklere sahip ama bir o kadar da vıcık vıcık turist dolu sahillerini anlatmayacağım, tam aksi istikamete, Tayland’ın yeni yeni turizme açmaya çalıştığı bir bölgeye, ülkenin kuzeyine doğru gideceğiz.

İstanbul Bangkok arası dokuz saat. THY harika bir hizmet veriyor. Uçakta yemeklerimizi yiyip, güzel de bir uyku çektikten sonra 1939’a kadar Siyam olarak adlandırılan ülkenin başkenti Bangkok’dayız. Tayland Türklere vize uygulamamasına rağmen, ülkeye giriş işlemlerimiz çok rahat oldu. Uzun bir uçuştan sonra hoş bir karşılama. Havaalanı ile kalacağımız Royal Sheraton Orchid Otel arası yaklaşık yarım saat sürdü ama hep okuduğum, ve dinlediğim o dillere destan trafiğe rastlamadık. Belki de, trafik sıkışıklığını hayatının doğal bir uzantısı olarak kabullenen bir İstanbul’lu olarak bana normal gelmiştir diye düşünüyorum.



Otelimiz diğer büyük zincirlerin halkaları gibi Çao Praya nehri kenarında. Nehir Bangkok’u kentin ilk çekirdeğini oluşturan Tanburi bölgesinden ayırıyor. Tanburi, Bangkok’tan önce 15 yıl ülkenin başkenti olarak kullanılmış.

1855’de ki İngiliz Elçisi Sir Browning’in ‘Bangkok’un yolları caddeler değil, nehirler ve kanallardır’ sözüne uyarak, ince uzun, motoru dıştan takma bir tekne ile Çao Praya ve tong olarak adlandırılan kanallarında bir gezintiye çıkıyoruz. Nehir kahverengi ve kirli akıyor, akıntının hemen hemen hiç olmadığı dar kanallarda ise rengi neredeyse siyaha dönüyormuş.



Neredeyse her tür yapı var nehir kenarında: Tapınaklar, kamu binaları, Kral’ın sarayı, harika yapılmış evler, neredeyse yıkılacakmış gibi duran gecekondu benzeri evler, kulübecikler. Pek çok evin yapımında kullanılan ana madde ağaç, suya dayanıklılığından dolayı hepsi tik ağacından yapılıyormuş. Tekne motorunun kulakları sağır eden gürültüsünden midir nedir, gündüz vakti nedense pek sevemedim buraları, ama akşam hava kararmaya doğru, daha büyük ve daha sessiz bir tekneye geçtik, havanın kararması ve ışıkların yanmaya başlaması ile bambaşka manzaralar çıkmaya başladı ortaya. Karanlık burada da, her yerde olduğu gibi tüm çirkinlikleri perdeliyor.



Özellikle otellerin olduğu bölge iyice ışıklandırılmış. Hem oteller, hem de nehirde gidip gelen tekneler şıkır şıkır. Özellikle otelde kaldığımız odadan, şehrin en eski ve en ünlü oteli olan Orient Otel’in iki yaka arasında çalışan, uçan çatıları ışıklandırılmış teknelerini seyretmek çok keyifli. Seyahate beraber çıktığım sevgili arkadaşım Eser’le bol sulu, bol buzlu viskilerimizi koyup, ayaklarımızı uzatıp, yolun ve günün yorgunluğu üzerimizde, aşağıda akıp gitmekte olan tekne trafiğini seyrediyoruz.



Ve tabii Bangkok’a gelir gelmez yemek konusunda da inanılmaz bir şölen başlası. Deniz ürünleri ile yapılmış yemekler çok çeşitli. Büyük mangalların üzerinde pişen balıkları, jumbo karidesleri, kalamarları görünce, gezi boyunca sadece deniz ürünleri yemeğe karar veriyorum. Hele çeşitli baharatlar, otlar ve köklerle yapılmış bir deniz ürünleri çorbası var ki, yemede yanında yat derler ya öyle bir şey işte. Bir gittiğim ülkeye bir daha gitmek çok tercihlerim arasında değildir ama sırf o çorbayı içmek için tekrar gidebilirim.

2 yorum:

sunthing dedi ki...

Son cümleye kesinlikle katılıyorum! Tom yum çorbasından bahsediyorsunuz, hem seafoodlu olanı hem de Tom yum goong(karidesli olanı)muhteşem...Yapıyorum burada ama aynı tadı vermiyor işte yine de :)

Aysegul dedi ki...

Adı o'muymuş çorbanın. Öğrendiğim çok iyi oldu, Tayland'a gidenlere mutlaka için diye anlatmaya çalışıyordum ama şimdi adıyla sanıyla daha kolay olacak.