11 Mayıs 2007 Cuma

Mardin - Şahmaran

Nisan ayında yaptığımız gezi sırasında en kısa kaldığımız, en az dolaşabildiğimiz buna karşın en çok sevdiğimiz yerlerden biri Mardin oldu. Mardin’e vardığımızda hava kapalıydı. Şehrin önünde yeşil bir deniz gibi uzandığı söylenen Mezopotamya ovası bile bulutların altındaydı. Şehrin beş kilometre dışındaki Deyrülzefaran Manastırına gidip döndükten sonra ise yağmur iyiden iyiye yağmaya başlamıştı ve biz bir kaç saat sonra şehirden ayrılana kadar da tepemizden hiç ayrılmadı.

Şehrin ortasından geçen caddeyi boydan boya bir kez gittikten sonra, sokak aralarına daldık. Mardin’in harika taş evleri, daracık sokakları, aşınmış merdivenleri yağmur altında yıkanıyordu. 23 Nisan günü olmasına rağmen, yağmur büyükleri de, çocukları da evlere kaçırmıştı. Bomboş sokaklarda, yağmur dan sırılsıklam olmamıza rağmen, heryerin bize kalmış olmasının keyfi ile uzun uzun yürüdük.

Bir süre sonra artık yeter bu kadar yağmur dediğimizde kaçıp geldiğimiz yer ise Mardin’in eski çarşıları oldu. Peynirlerin, zeytinlerin tadına baka baka giderken birden karşımıza Şahmaran çıktı. Bakırcıların tepsilere işlediği bu yarı insan, yarı yılan kadının, cam altına boyanmış en güzel resimlerine ilk kez burada rastladım. Neden bu kadar aşina olduğumu bilemediğim bu kadının, efsanesini de yarım yamalak bildiğimi farkettim. Şahmaran ustası Tacettin Toparı o gün şehirde olmadığı için dükkanı onun yerine açan oğlu Burak bize hem gezi sırasındaki ilk mırra mızı tattırdı, hemde Şahmaran ın hikayesini anlattı. Yağmurlu bir günde mırra eşliğinde bir efsane, var mı bundan iyisi...

Yoksul bir ailenin oğlu olan Camsab bir gün ormanda bir kuyu dolusu bal bulmuş. Balı çıkarmak üzere kuyuya inen Camsab'ı, bütün balı yukarı çeken arkadaşları aç gözlülükleri yüzünden kuyuda bırakmış. Yalnız başına feryat eden Camsab tam da ümidini kesmişken topraktan iğne deliği büyüklüğünde ışık sızdığını farketmiş. Işığın geldiği deliği büyüten Camsab, ömründe görmediği kadar güzel bir bahçeye girmiş. Bu bahçede dünyada eşi benzeri olmayan çiçekler, ortasında bir havuz ve çevresinde oturaklar ile bir yığın yılan bulunuyormuş. Havuzun başındaki taht üzerinde insan başlı, süt beyaz vücutlu bir yılan Camsab'a kendi diliyle hitap etmiş; 'Hoşgeldin insanoğlu, çevrendekilerden korkma sen bizim misafirimizsin'


Şahmaran Camsab'a türlü türlü yiyecekler ikram edip kendi ülkesine nasıl ve neden geldiğini sormuş. Camsab hikayesini uzun uzun anlatmış... Camsab'ı dinleyen Şahmaran başını sallayıp 'İnsanoğlu nankördür, hilekardır. Küçücük menfaatleri karşısında muazzam zararlarına razı olur' demiş. Şahmaran'ın güvenini kazanan Camsab uzun yıllar bu bahçede yaşamış. Yıllar sonra bir gün Şahmaran'a yaklaşan Camsab, ailesini çok özlediğini söyleyip 'Nolur beni aileme kavuştur' diye yalvarmış. Bunun üzerine Şahmaran kendisini salıvereceğini, ancak yerini kimseye söylemeyeceğine ve asla hamama girmeyeceğine dair söz vermesini istemiş. Çünkü Şahmaran'la karşılaşan her kim olursa hamama gittiğinde vücudu pullarla kaplanırmış.



Şahmaran'a söz verip ailesine kavuşan Camsab uzun yıllar verdiği sözde durarak Şahmaran'ın yerini kimseye söylememiş ve hiç hamama gitmemiş. Derken bir gün Camsab'ın yaşadığı ülkenin hükümdarı Keyhüsrev hastalanmış. Vezir, hastalığın çaresinin Şahmaran'ın etini yemek olduğunu söylemiş ve herkesin hamama getirilmesini istemiş. Önceleri direnen sonra zorla hamama gotürülen Camsab'ın vücudu hamama girince pullarla kaplanmış. Sonunda da yapılan işkenceye dayanamayarak canını kurtarmak için kuyuyu göstermiş. Hemen kuyunun başına gidilmiş ve Şahmaran dışarı çıkarılmış. Camsab'ı gören Şahmaran 'İşte Camsab nihayet kanıma girdin. Ben insanoğluna itimat edilmeyeceğini biliyordum. Fakat ne çare ki yine aldandım' demiş. Ölüme giderken de Camsab'a 'Beni toprak çanakta kaynatıp ilk suyumu sana içirecekler sakın içme zehirlidir. İkinci suyumu iç gövdemi de hükümdara yedir' demiş Şahmaran'ın söylediklerini harfiyen yerine getiren Camsab ilk suyu vezire içirip ikincisini kendisi içmiş. Etini de hükümdara yedirmiş. Vezir ölmüş hükümdar da kısa sürede iyileşip Camsab'ı veziri yapmış.


Efsaneye göre Şahmaran'ın öldürüldüğünü yılanlar bilmemekte. Şahmaran'ın öldürüldüğünü öğrenen yılanların şehri basacağı rivayet edilir

Türk Edebiyatında Şahmaran hikayesine ilk kez 15. Yüzyılda 2. Murad devri şairlerinden Abdi Musa nın 1429’da tamamlanan Camasbname adlı mesnevisinde rastlanır. Arap kökenli olduğu düşünülen bu hikaye zamanla sözlü geleneğe geçerek bir halk masalına dönüşmüştür. Anadolu’da uğur getirmesi için kadınlar tarafından odaların duvarlarına asılan Şahmaran, doğurganlık, bereket ve bilgeliği sembolize etmiştir.

Şu anda Tacettin Usta nın resmi İstanbul’ daki evde, bir gün babası kadar iyi bir usta olacağı kesin olan Burak’ ın Şahmaranı ise yakında Datça daki evde, duvarları renklendirecek. Bereket getirdiğine inanırsınız inanmazsınız bilmem ama, resmi astıktan sonra, uzun zamandır beklediğim bir paranın yola çıktığının haberi geldi.

7 yorum:

Müntaz dedi ki...

Camın tersinden yapılan camaltı resimleri günümüzde unutulmaya yüz tutmuş bir sanat. 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın başlarında Anadolu’da çok yaygın olan bu sanat 18. yüzyılda camın Anadolu’ya girmesiyle başlamış. İçlerinden gelen sanat ruhunu önceleri tahtalara, nakışlara ve halılara geçiren Anadolu halkı, zamanla cama da işlemeye başlamış. O zamanlar camaltlarına en çok çizilen figür ise başı yılan, gövdesi yılan biçiminde olduğuna inanılan efsanevi şahmeranlarmış çünkü Anadolu’daki toprak evleri yılanlardan şahmeranların koruduğuna inanılırmış. Ayrıca şahmeranların evlere sağlık, mutluluk ve bereket getirdiği söylenirmiş. Bu efsaneler kulaktan kulağa yayıldıkça ve insanlar daha çok inandıkça camaltına çizilen şahmeranlar kapı üstlerine, eşiklerine, duvar ve ayna üzerlerine asılmış yıllarca. Evi korusun diye...
Ancak o yıllarda evlenecek kızların çeyizlerine mutlaka konulan camaltı resimleri, camın kırılgan olması ve kolay muhafaza edilememesi nedeniyle günümüze maalesef pek aktarılamamış. Bakırcılık gibi babadan oğula aktarılan bir zanaat olan camaltlarını yapan ustaların sayısı da giderek azalınca, camaltı şu günlerde nadir bulunur hale geldi.

Aysegul dedi ki...

Gerçekten çok hoş bir sanat dalı değil mi cam altı Mümtaz bey, son dönemde gittiğim kimi sergilerde bazı sanatçıların cam altı çalıştıklarını görüyorum ama eski ustaların naif liği bambaşka bir özellik getiriyor bence. Yenilerde ki eksiklik o.. Şahmaran figürüde bir o kadar enteresan, yılan gibi sevilmeyen bir hayvanın güzel bir kadın bedeni ile birleştirilip bu kadar sevilen bir figür haline gelmesi ve bereketine inanılması..
Size güzel bir gün diliyorrum

Adsız dedi ki...

iki gün önce Mardin de Burak la tanıştım.

Adsız dedi ki...

ben burak

Adsız dedi ki...

slm ben burak toparlı abi hakkaten ayşegül ablada gzl demiş ama ben bakırada işlemeye başladım

Ayşegül dedi ki...

Ellerine sağlık Burak, en kısa zamanda umarım bakır işlerinide görürüm...

Adsız dedi ki...

ablacım her zaman için beklerim